• BIST 90.383
  • Altın 144,409
  • Dolar 3,6117
  • Euro 3,9021
  • İstanbul 8 °C
  • Ankara 7 °C
  • İzmir 10 °C
  • Adana 12 °C
  • Antalya 10 °C

1 Kasım’ın poli-teknik analizi; AKP neden kazandı?

Merdan YANARDAĞ

Bu ülkenin neredeyse bütün muhalefet partileri, saf demokratları ve siyasal-toplumsal gerçeklikten kopan kimi solcuları, AKP ve liderinin “ezici zaferi” karşısında ne diyeceklerini, ne yapacaklarını şaşırmış durumda.

Geniş bir çevre, bu arada AKP ve Tayyip Erdoğan’ın gazabına uğrayan bazı sermaye kesimlerinin sözcüleri de kutlama yarışına girmiş durumda. Neymiş; sandık sonucuna saygı duyulmalıymış? Hoşlanmasak da, karşı olsak da “milli irade” tecelli etmiş! Tablo belki kötü, ama gerçekmiş! Seçim sonuçlarına saygı göstermek demokrasinin gereğiymiş!

Söz konusu yaklaşım aşağı yukarı böyle.

Öyle ki, bu “saygı duyma” meselesi, bırakın “demokrat” olmayı, neredeyse “uygar” olmanın ölçüsü haline gelmiş durumda.

Hayır efendim! Ben bu seçim sonuçlarına saygı duymuyorum!

Saygı duymadığım gibi onu reddediyorum. Dahası, bu ülkenin bütün aydınlanmacı güçlerini, cumhuriyetçilerini, demokratlarını, yurtseverlerini, solcularını, işçilerini, aydınlarını, emekçilerini ve namuslu yurttaşlarını bu tabloyu değiştirmek için mücadeleye çağırıyorum.

Çünkü ortada adil ve demokratik yarış sonunda kazanılan bir “seçim zaferi” değil, tam anlamıyla siyasal bir rezalet var.

Hile iddiası temelsiz mi?

Öncelikle belirteyim, ben 2007’den itibaren bütün seçimlerde ciddi ölçekte hile yapıldığı görüşündeyim. Bu konuda elimizde ciddi veriler de bulunuyor. Açıkça soruyorum; hiçbir sosyolog, siyaset bilimci, kamuoyu araştırmacısı, politikacı ya da kanaat önderi bana 1 Kasım 2015 günü, yani 7 Haziran’dan sadece 4 ay 3 hafta sonra AKP’nin oylarını nasıl yüzde 9 oranında arttığını açıklayabilir mi?

Evet, ne oldu da yaklaşık 4 milyon seçmen, birkaç ay içinde AKP’ye yöneldi?

Seçimlerde hile yapılacağı Cemaatin sosyal medya fedaisi Fuat Avni tarafından iki aydır ısrarla gündeme getirildi. Bilgisayar ortamında paralel bir simülasyon hazırlandığını ve dar bir ekibin bu işle görevlendirildiğini ileri sürdü. Kimse bu iddianın ciddiye alınmaması gerektiğini söyleyebilir mi?

Elbette benim gündeme getirdiğim “hile” değerlendirmesi; maddi kanıtları ortaya konulana kadar bir iddia düzeyindedir. Ancak kabul edilmelidir ki, güçlü bir iddiadır ve toplumun küçümsenemeyecek bir kesimi buna inanmaktadır. Bu nedenle ciddiyetle soruşturulması gerekir.

Sandık denetiminin büyük ölçüde başarıldığı 7 Haziran seçimlerinde ortaya çıkan iradeyi tanımayan, toplumun önüne zorla yeni bir sandık koyan, seçmen tercihini değiştirmek için ülkeyi kan gölüne çeviren bir iktidarın adil bir seçim yapacağına inanmamız için neden var mı?

Seçim sopayla kazanıldı

Hile yapıldığı yönündeki iddiaları, ne kadar güçlü olursa olsun şimdilik bir kenara bırakalım. Çünkü hile yapılmasa bile AKP’nin aldığı gerçek oy düzeyi de hiç az değildir. Bu partinin yüzde 35 ila 40 arasında bir seçmen kitlesini konsolide ettiği ortadadır.

Bu nedenle tutun ki, AKP 1 Kasım 2015 seçimlerinde gerçekten yüzde 49,4 oy aldı. Yani sandıktan çıkan sonuç açık bir AKP zaferine işaret ediyor. Peki, bizim sandıktan çıkan bu sonuçları sorgusuz sualsiz kabul etmemiz mi gerekiyor?

Hayır, gerekmiyor!

Türkiye demokratik bir ortamda seçimlere gitti de biz mi bunu göremedik? Adil bir yarış oldu da biz mi kaçırdık? Tayyip Erdoğan 7 Haziran sonuçlarını beğenmedi diye yaklaşık 700 kişi birkaç ay içinde öldürülmedi mi?

Bütçesi kamu kaynaklarından karşılanan devletin resmi radyo televizyon kuruluşu TRT, Tayyip Erdoğan’a ekranlarını tam 36 saat açarken, Türkiye’nin ana muhalefet partisi CHP’ye sadece 5 saat ayırmadı mı?

İktidar  partisi ve lideri, bütün toplumu tehdit etmedi mi? Suruç ve Ankara katliamları, şehit cenazeleri, suikastlar üzerinden toplum terörize edilmedi mi?

Bu durumda sandık sonuçlarına saygı duymanız için aymazlık, saflık, korku ve beceriksizlik dışında bir nedeniniz var mı?

Seçmen davranışını ne belirledi?

Kapitalist toplumlarda seçimlerin –son çözümlemede- eşitsizlik ve adaletsizlikleri örten bir şal işlevi gördüğünü, dahası toplumda kendi kendisini yönettiğine ilişkin bir yanılsama yarattığını biliyoruz. Ancak “son çözümlemede” doğru olan bu gerçeği de şimdilik bir yana bırakalım. Çünkü seçimlerin ülkelerin kaderinde hala önem taşıdığı ortada.

Bu nedenle öncelikle Türkiye’de seçmen davranışlarını belirleyen temel etkenin büyük ölçüde değiştiğini saptamamız gerekiyor. Bu ülkede son 60 yıldır izlenen toplumun dinselleştirilmesi; Cumhuriyetin modern, aydınlanmacı ve ilerici değerlerinin tasfiye edilmesi siyaseti sonuçta insanların sosyo-ekonomik konumları ile siyasal tercihleri arasındaki pozitif ilişkiyi kopardı. Yani insanlar sınıfsal konumlarından hareketle akıl ve bilinçleriyle değil, inançlarıyla oy kullanmaya başladılar. Seçmen davranışını belirleyen temel etken din, geleneksel kültür ve etnik duyarlılıklar (milliyetçilik) oldu. Sonuçta yoksullar, kendilerini sömüren ve ezen efendilerine oy vermeye devam etti.

Diğer taraftan bilinmeli ki, seçimi siyasal ve ideolojik düzeyde kavga etmeyi göze alanlar, ortaya güç koyanlar ve seçmininde güven yaratanlar kazandı. Başka bir ifade ile kendi seçmenini siyasal, kültürel ve ideolojik bir eksende birleştirenler; bunun için güç kullanabileceklerini gösterenler yarışı önde bitirdi.

Anımsayın, AKP kampanyasını din, kutsal dava, milletin değerleri gibi temalar etrafında yürüttü. Çünkü mücadele esas olarak laiklik, cumhuriyet, aydınlanmanın kazanımları gibi ideolojik ve kültürel bir alanda cereyan etti. Durum böyle olmasına karşın, CHP ve diğer muhalefet partileri, liberallerin de yanlış yönlendirmesiyle, kampanyalarını büyük ölçüde ekonomik talepler üzerinden yürüttü. CHP ve sol, AKP karşısındaki kitleyi kendi değerleri etrafında birleştiremedi. AKP, bu ekonomik talepleri de büyük ölçüde içerince muhalefeti silahsız bıraktı.

Hitler ve Nazilere de saygı mı duyalım?

İnsanlar büyük ölçüde “güvenlik mi özgürlük mü?” veya “ekmek mi demokrasi mi?” ya da “terör mü istikrar mı” gibi bir ikilemin içine kıstırıldı. Dünyanın her yerinde böyle bir ikileme sokulan insanlar önce  “güvenliği” tercih eder. Ekmek ve demokrasi sonra gelir. Eğer yükselen bir devrimci dalga yoksa ortalama insan davranışı bu yönde olacaktır.

O nedenle sanki adil, kamu kaynaklarının eşit kullanıldığı ve insanların güvenliklerinin sağlandığı demokratik bir ortamda seçime gidilmiş gibi, başta ana muhalefet partisi olmak üzere, neredeyse belli başlı bütün siyasal aktörler 1 Kasım seçim sonuçlarını kabul etti. Türkiye aydını bu sonuçlara boyun eğdi. Adeta bütün eleştirilerini geri çekti. Neymiş; saygı göstermek demokrasinin gereğiymiş!

Öncelikle şu “demokratik saygı” palavrasını bir yana bırakalım! Sahtekarlık ve zorbalığa saygı duyulmaz.

Bilinen ve yaygın bir örnektir; Naziler ve Hitler, 1923’ten 1938’e kadar katıldıkları bütün seçimleri kazandılar. Bir ara seçim dışında katıldıkları her seçimde oylarını yükselttiler. Hitler, 1939’da Polonya’ya saldırınca savaş çıktı diye seçimleri iptal etti.

Peki Nazilerin demokrasiyi ortadan kaldırarak sopayla kazandığı seçimlere saygı mı duymamız gerekiyor? Bizim demokratlara bakılırsa, Nazilerin başarılarını kabul etmemiz ve saygı duymamız lazım, iyi mi!

Avrupa Parlamentosu ve solu durumu gördü

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) ve Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) gözlemcilerinin raporlarında 1 Kasım 2015’de “Adil ve demokratik seçim ilkesine uyulmadığı” açıkça kayda geçirildi. Bu rapora ve uyarıya karşın, 1 Kasım’ın seçimlerinin muhalefet çevrelerince meşru sayılması akıl alır gibi değildir.

Bu durum tam anlamıyla bir teslimiyet ve yılgınlık halidir. Asıl yenilgi budur.

Bizim pek demokrat aydınlarımız ve politikacılarımızın geliştiremediği tepkiyi Fransız solcuları gösterdi. Aralarında Fransız Komünist Partisi'nin de bulunduğu Sol Cephe, Türkiye’de yapılan seçimlerin adil olmadığını ilan etti.

ABC Gazetesi’nin manşetinden tamamını yayınladığımız Fransız Solu’nun bildirisinde şöyle deniliyor:

“Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 1 Kasım’daki seçim zaferi, geçen 7 Haziran’daki yenilgisinden sonra Türk Devlet Başkanının sahneye koyduğu kaos ve terör stratejisinin ve aynı şekilde AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı) gözlemcilerinin bu Pazartesi günü yayınladıkları raporda doğrulandığı gibi, kullanılan vahim bir yasadışılık ve fiziki şiddet ile tehditlerin sonucudur.

“Bu rapor, aralarında Fransız Komünist Partisi temsilcilerinin de bulunduğu çok sayıda uluslararası gözlemcinin kayıtlarıyla doğrulanmıştır. Bu yüzden Türkiye Devlet Başkanının bu milletvekili seçimini hangi koşullarda kazandığını hiç kimse görmezlikten gelemez.

“Türkiye’nin geleceği daha fazla şiddet ve otoritarizme gidildiğini gösterirken, Avrupa Hükümetleri ve özellikle Fransız Hükümeti, İstanbul Borsasının Pazartesi sabahı AKP’nin zaferini kutlarcasına yüksek bir kurla açılması gibi davranamaz.”

Durum bundan ibarettir.

Beşinci Boyut

 

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.