• BIST 108.934
  • Altın 154,635
  • Dolar 3,8280
  • Euro 4,5256
  • İstanbul 14 °C
  • Ankara 0 °C
  • İzmir 9 °C
  • Adana 11 °C
  • Antalya 11 °C

12 Mart; Bugünün Türkiye'sini yaratan ilk faşist darbe

12 Mart; Bugünün Türkiye'sini yaratan ilk faşist darbe
Bugün, Türkiye'nin NATO'ya girişinden sonra başlayan gericileşme ve aydınlanma çizgisinden kopuş sürecinin en önemli etabı olan 12 Mart 1971 askeri darbesinin 46'ıncı yıl dönümü.

Cumhuriyet devrimine demokratik bir boyut kazandıran ve tarihimizin en özgürlükçü anayasasını yapan 27 Mayıs 1960 hareketinin yarattığı ilerici sonuçları ortadan kaldırmak, solun yükselişini önlemek, devlet kadrolarından sol-yurtsever-kamucu kemalistleri tasfiye etmek ve Türkiye'yi NATO ve ABD'nin mutlak kontrolüne almak için yapılan 12 Mart darbesi, tam anlamıyla faşist karakterli bir müdahaleydi. 

Darbe'den sonra, sola karşı büyük bir sindirme ve tasfiye hareketi başlatıldı. Binlerce aydın tutuklandı, işlerinden atıldı. Mahir Çayan, Deniz Gezmiş, Hüseyin Cevahir, Ulaş Bardakçı, Yusuf Arslan, Hüseyin İnan, Sinan Cemgil gibi sosyalist solun ve devrimci gençlik hareketinin önderleri ya Kızıldere ve Nurhak Dağlarında öldürüldü ya da idam sehpalarına gönderildi. Onbinlerce üniversiteli genç, solcu aydın ve siyasetçi tutuklandı. Ancak 12 Mart darbesi bütün kıyıcılığı ve bakılarına karşın başarılı olamadı. 

images-002.jpg

Sol,  büyük direnişin sağladığı prestijin de etkisiyle sol 12 Mart darbesinden sonra daha da büyük  bir güç haline geldi ve 1970'li yıllar Türkiye tarihinde sosyalist ve devrimci solun en büyük güç olduğu bir dönem olarak tarihe geçti. Bu nedenle 12 Mart darbesinin eksik bıraktığını 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesi tamamladı. Bütün gericilerin desteklediği bu iki darbe Türkiye'de siyasal islamcıların önünü açtı ve bugünün Türkiye'sinin yaratılmasında en önemli belirleyici etken oldu.

(Okuduğunuz değerlendirmenin aşağıdaki bölümünü, "Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi' nin ilgili bölümünü esas alıp, kimi ekler ve küçük düzenlemeler yaparak oluşturduk.)

DARBEYE GİDEN ÇATIŞMALI YOL
"12 Mart 1971'de üç kuvvet komutanı ve Genel Kurmay Başkanı'nın imzasıyla TRT haber bültenlerinden okunan hükümete yönelik muhtıra ile Ordu, "Silahlı Kuvvetler İç Hizmet Talimatı"na dayanarak Süleyman Demirel'in Adalet Partisi (AP) hükümetini düşürdü.

fft99_mf3086299.jpeg

Parlamento kapatılmamış, siyasal partilerin çalışması engellenmemiş ve hiçbir yönetici tutuklanmamış ve hükümet idaresine fiilen el konulmamış olmakla birlikte bu apaçık bir darbe idi. Ordu kendi iradesini seçilmiş meclislerinin iradesine dayatmış ve silahlı kuvvetlerin yürütmesi "egemenliğin kayıtsız şartsız ait" olduğu söylenen milletvekillerinin ellerinden alınmıştı. Silahların kontrolü meclis ve hükümetin elinden çıkmıştı ve "silahlar kimdeyse iktidarın da onda" olduğu ilkesi bir kere daha doğrulanmıştı.

"12 Mart Muhtırası" adı verilen müdahalenin meşruiyet gerekçelerinin sıralandığı belgenin "reformlar ve inkılap kanunları"ndan söz eden programatik imaları, birçok çevrede yıllardır sözü edilen hasretle beklenen ve gerçekleştirilmesi uğruna sosyalist hareketin içindeki birçok çevre de dahil kimi "ilerici" ve "devrimci" grupların pek çok çaba gösterdikleri "radikal/sol darbe"nin sonunda gerçekleştirildiği izlenimini veriyordu. Ama Muhtıra'dan çok kısa bir süre sonra silahlı kuvvetlerden aralarında Tümgeneral Celil Gürkan, Hava Tuğamiral Aydın Kirişoğlu ve Deniz Tuğamiral Vedii Bilget'in de bulunduğu, sol eğilimli ve sol kemalist bir grup üst rütbeli subayın tasfiye edilmeleri, tüm "radikal sol" çevrelerde hayal kırıklığına yol açtı.

12-mart-ara-rejim.jpeg

9 MART'TA NE OLDU?

Yön dergisiyle simgelenen entelektüel ve siyasal hareketin lideri Doğan Avcıoğlu'nun Devrim dergisi "Doğru Teşhis, Yanlış Tedavi" belirlemesinde bulunurken siyasal iktidarın parlamento ile paylaşılmaya devam edilmesini eleştirmeye başladı. Tereddütler yerini çok geçmeden karamsarlığa bıraktı. Erim Hükümeti açıklanıp programını ilan ettiğinde ve Vehbi Koç'un ağzından tekelci burjuvazinin tam onayını aldığında, herkes ve bu arada devrilen Demirel'in AP'si bile herhangi bir "radikalizm"in iktidara tırmanmakta olmadığından artık emindi. Düzen bir kere daha çatışan tarafların üzerine doğru tırmanarak yürütme gücünün egemenliğiyle kendisini kurtarmıştı. Sıra düzeni tehdit eden güçlerin hizaya getirilmesindeydi.

Gerçekte Süleyman Demirel'in bir ordu müdahalesiyle devrilmesi aylardır bekleniyordu. Ancak hükümetten yana olduğu bilinen Genel Kurmay Başkanı Memduh Tağmaç'ın müdahalenin başında bulunacağı umulmuyordu. Silahlı kuvvetlerde hayli yaygın bir zemine sahip olan "radikaller"in bir kere girişim başlayınca önderliği ele geçireceği sürekli olarak varsayılmıştı. Radikallerin (Avcıoğlu gurubu gibi sol çevrelerin ve sol kemalistlerin) sürekli aşağıdan yukarı doğru baskısıyla sonunda 8 Mart'ı 9 Mart'a bağlayan geceyarısı silahlı kuvvetlerin büyük bir bölümü harekete geçmek üzere alarma geçirildi. Darbe için hazırlanmış planlar uyarınca birlikler seferber edildi. Sıra kuvvet komutanlarının harekat emrini vermesindeydi.

SOL KEMALİSTLERİN VE RADİKALLERİN TASFİYESİ

Ancak bu emir hiçbir zaman gelmedi. Çünkü "sol radikallerin" bütün bağımsız örgütlerinin bilgisini ve yönetimini kendilerine bağladıkları ve hepsi de "radikal" olarak bilinen Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur ve Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler ile Deniz Kuvvetleri Komutanı Kemal Kayacan, darbe "radikaller"in programına uygun olarak yürürlüğe konduğunda karşılarında güçlü bir direniş cephesi oluşacağını görmüşlerdi. Silahlı Kuvvetlerin bu darbe süreci içinde bölünmesinin giderek darbede inisiyatifin kendi ellerinden de çıkartacağını ve alt kademedekilerin hazırlıklarını buna göre de yaptıklarını öğrenen Batur ve Gürler, ordunun Amerikancı ve tutucu kanadının ortalama eğilimlerini dile getirdiği bilinen Genel Kurmay Başkam Memduh Tağmaç ile anlaştılar. Buna göre, ordu yumuşak bir müdahale ile "radikaller"in nefretinin simgesi haline gelmiş olan Demirel ve AP hükümetini alaşağı edecek, buna karşılık Batur ve Gürler de alt kademedeki "sol radikaller"i tasfiye edeceklerdi.

Böylelikle hem silahlı kuvvetlerde bölünme tehlikesi ve bunu izleyebilecek bir "iç savaş" tehlikesi atlatılmış oluyordu, hem de büyük burjuvazinin otorite bunalımını aşmak için bir olağanüstü rejim üzerinde burjuvazinin bütün fraksiyonları uzlaşmış oluyorlardı.

12 Mart Müdahalesi silahlı kuvvetlerdeki bu iki gücün çatışmalı dengesinin pratik anlatımıydı. Süleyman Demirel hükümetinin devrilmesinin ardından "Nasır" olabileceklerinden (Mısır'da yönetime halkın desteklediği bir askeri müdahale ile el koyan ve Kral Furak'u devirerek cumhuriyet ilan eden halkcı-devrimci lider Cumal Abdul Nasır) kuşkulanılan generaller ordudan atılınca, aslında üstünlük bir anda Amerikancı ve muhafazakar kanadın eline geçmiş oldu. Demirel ve AP darbeyi desteklemeye başladı. Darbeyi islamcılar dahil Türkiye sağının tamamı sahiplendi.

12-mart-cuntasi.jpg

Çünkü bu noktadan sonra Batur ve Gürler artık isteseler de 12 Mart Muhtırası'nın parlamento ve burjuvazi karşısındaki blöfü olan ve gerçekte "radikaller"i frenlemekten başka bir amacı olmayan, reformlar yapılmazsa "idareyi doğrudan doğruya üzerine alma" tehdidini gerçekleştiremezlerdi. Bunu birlikte yapabilecekleri hiyerarşiden bağımsız bir örgüt yoktu artık. Onu kendi elleriyle parçalamış ve tasfiye etmiş, önderlerini Tağmaç ve Türün'ün önüne atmışlardı.

1965'ten başlayarak adım adım kurdukları bağımsız örgütlerini paşalarına teslim eden "radikaller"in, kendi planlarını karşı tarafa açıkladığını düşündükleri Korgeneral Atıf Erçıkan'ın evini bombaladıktan sonra yakalanan Dev-Genç Genel Sekreteri Ruhi Koç ve 69 devrimci deniz subayı hareketinin önderi emekli deniz yüzbaşı Sarp Kuray "radikaller"in hayal kırıklıklarını ve öfkelerini ifade ediyorlardı.

REFORMCU HÜKÜMET KANDIRMACASI

Yukarıda, silahlı kuvvetler komuta kademesinde varılan anlaşma aşağıda, parlamentoda da yansımasını buldu ve AP, CHP ve öteki partiler başbakanlığa atanan CHP milletvekili Nihat Erim hükümetine bakan vereceklerini ve programını onaylayacaklarını bildirdiler. Hükümete parlamento dışından Yön ve yine Doğan Avcıoğlu çizgisindeki Sosyalist Kültür Derneği çevresinden OECD ve Dünya Bankası'nın gözde teknisyenlerinden Atilla Karaosmanoğlu, NATO Genel Sekreter Birinci Yardımcısı Osman Olcay, OYAK Yönetim Kurulu Üyesi Özer Derbil, 27 Mayısçı Sadi Koçaş, "ilerici" öğretim görevlilerinden AÜ Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Türkan Akyol ve başka teknisyenler de girdiler. Böylece ordunun zoru altında burjuvazinin bütün eğilimleri, teknokrasi ve bürokrasi bir hükümet çevresinde birleşmiş, temsili bir "milli birlik ve beraberlik" siyasal çevrelere hakim olmuş gibi görünüyordu.

dogan_avcioglu.jpg

Ancak Doğan Avcıoğlu darbenin gerçek niteliğini çok erken görmüş ve arkadaşlarına 12 Mart'ın Natocu ve Amerikancı karakterini açıklamıştı. 

Ancak yeni kurulan hükümetin gerçek niteliğini henüz göremeyenler de vardı. Çoğu sonradan darbeciler tarafından tutuklanacak, hatta öldürülecek bazı isimler başlangıçta "reformcu" görüntülü bu hükümete çekinceli de olsa destek verdi. Örneğin Türkiye İşçi Partisi'nin (TİP) Genel Başkanlarından ve o dönemde Meclis'te Milletvekili olan Mehmet Ali Aybar Erim hükümetine güven oyu verdi. Dönemin büyük gücü olan efsanevi gençlik örgütü Dev-Genç de yayınladığı ilk bildiri ile 12 Mart'ı, beklenen "sol/radikal darbe" sanarak destekleyen bir bildiri yayınladı. 

Ancak Mahir Çayan gibi solun liderlerinin uyarısı üzerine, TİP, Dev-Genç ve Sosyal Demokrat Dernekler Federasyonu (SDDF) "tekelci kapitalistlerin", "bürokratik faşizmin" hükümetine hiçbir şekilde destek olmayacaklarını ilan ettiler. Dönemin CHP Genel Sekreteri Bülent Ecevit, Türkiye'de Yunanistan usulü bir askeri diktatörlük (1967 darbesiyle kurulan Albaylar Cuntası gibi)  kurulmuş olduğunu söyleyerek, 12 Mart darbesine tepki gösterdi ve görevinden istifa etti.

"Radikaller" bozgun havası içinde geri çekilmeye ve darbeye kadar onayladıkları "gerillacılık" faaliyetlerinden vazgeçilmesi çağrıları yayınlamaya başladılar. Düzen kendisini yeniden tesis ederken NATO'nun güneydoğu kanadında ortaya çıkmış olan belirsizlikler ABD'nin istekleri doğrultusunda giderilmeye ve büyük burjuvazinin "komünizmle mücadele" programı, paramiliter çetelerin elinden alınarak doğrudan doğruya devletin gizli aygıtlarına devredildi. Tam da bu aşamada "Kontrgerilla" sahneye çıkmak üzereydi. Ancak bunun için öncelikle görünüşte hala yürürlükte olan parlamentonun yürütme yetkilerinin askıya alınması, öte yandan Anayasa'da ezilen sınıfların özgürlük mücadelesi alanını yasallaştıran hükümlerin ortadan kaldırılması gerekiyordu. Burjuvazinin siyasal gündeminde Anayasa'nın değiştirilmesi ve sıkıyönetim ilanı vardı.

SIKIYÖNETİME DOĞRU

12 Mart'tan sıkıyönetimin ilan edildiği 26 Nisan 1971'e kadar geçen süre içinde toplumsal mücadeleler de, silahlı eylemler de, faşist hareketin saldırıları da durulmadı. 20 Mart 1971'de Batman'da üç bin köylü kent meydanında bir araya gelerek "açız" diye haykırdılar. Jandarmanın zor kullanmasına karşın dağılmayarak sopa ve taşlarla karşılık verdiler. 21 Mart'ta Konya'da Eğitim Enstitüsünde kendilerine o dönemde "komando" adını veren faşist ve ülkücü bir gruplar devrimci öğrencilere saldırarak altısını bıçakla yaraladılar. 24 Mart'ta İstanbul'da bin tekstil işçisi Enboy fabrikasında direnişe geçtikten sonra haklarını savunmayan Teksif merkezi ve şubelerini işgal ettiler.

25 Mart'ta Samsun'un Alaçam ilçesinde tütün üreticilerinin Tekel'in tütün satmasını engelleyerek gerçekleştirdikleri direnişte dört öğretmen ve dört üretici tutuklandı. İstanbul'da Vezneciler'de faşistlerin üniversiteyi işgal girişimini önleyen devrimci öğrencilerle faşistler arasında çıkan çatışmadan sonra DGSA'yı basan polislerle de silahlı çatışma çıktı ve bir öğrenci iki polis yaralandı. 29 Mart'ta Ankara'da Kurtuluş Lisesi önündeki çatışmada faşistler üç devrimci öğrenciyi kurşunladılar. İstanbul'da Işık mühendislik ve Mimarlık Akademisini işgal ederek uzun saçlı erkek öğrencilerin saçlarını kesmeye başladılar. 31 Mart'ta İTÜ olaylar çıkacağı gerekçesiyle kapatıldı, 1 Nisan'da Robert Kolej kapatıldı.

3 Nisan'da işçileri 80 gündür grevde olan Grundig elektronik fabrikasının sahibi evine konulan dinamitle yaralandı. 3 Nisan'da OtoMarsan fabrikalarının sahibi Mete Has ile Adanalı toprak sahibi Talip Aksoy kaçırıldılar ve 400 bin TL fidye karşılığında 5 Nisan'da serbest bırakıldılar. 10 Nisan'da İstanbul'da Balıkesir Öğrenci Yurdu'na faşist "komandolar" tarafından açılan ateşle Niyazi Tekin ağır yaralandı ve öğrenci Hasan Erkişi kaçırıldı. Niyazi Tekin 21 Nisan'da hastanede öldü. 16 Nisan'da Dr. Rahmi Duman'ın oğlu Hakan Duman fidye karşılığı kaçırıldı. 18 Nisan'da fidye ödenerek Hakan Duman serbest bırakıldı. 20 Nisan'da İstanbul Devlet Mimarlık ve mühendislik Akademisi (DMMA) faşistlerin saldırısı üzerine kapatıldı. 26 Nisan'da Ankara, İstanbul, İzmir, Adana, Hatay ve Diyarbakır'da Sıkıyönetim ilan edildi.

bir-askeri-muhtira-12-mart-1971-37445.jpg

12 Mart rejimi Dev-Genç, ÜOB, TÖS, DDKO ve irili ufaklı birçok derneği kapatmaya başladı. Rejim aktif saldırısına başlıyordu. 

(Devam eden bölümü, tamamlayıcı özelliği nedeniyle gazeteci yazar Hikmet Çiçek'in Odatv'de yayımlanan yazısının geniş bir bölümünü alarak, küçük düzenlemelerle oluşturduk.)

TÜRKİYE GERİCİLİĞİNİN ÖNÜNÜ AÇTI

Neredeyse yarım yüzyıl geçmiş. Yaşananlar tarihe, “12 Mart askeri müdahalesi” olarak geçti. Aslında söz konusu olan tek bir darbe değil. Darbe içi darbeler, iç çatışmalar, ihanetler, tasfiyeler, ajan faaliyetleri ile dolu geçen birkaç yıllık bir süreç. Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Gürler’in Cumhurbaşkanlığı’na aday olup da seçilemeyişine kadar, hatta ondan sonra da süren bir iktidar kavgası.

12 Mart 1971 müdahalesinden önce yaşanan sürecin en kritik tarihi 9 Mart’tı. 12 Mart, bir bakıma 9 Mart’ta yapılması planlanan darbeye karşı yapıldı ve Kemalist subayları hedef aldı.

9 Martçılar, Türk Silahlı Kuvvetleri içinde İttihat ve Terakki’den beri süregelen Jakoben geleneğin temsilcileriydiler. 9 Martçılar 1970’li yılların başından itibaren, bazı sol grup ve örgütlerle ilişkiye geçtiler. Bu gruplarla darbenin sivil örgütleri olarak toplantılar yapıldı, faaliyet yürütüldü.

DARBENİN TARİHİ 9 MART

9 Martçıların ideolojik kaynağını Yön-Devrim çizgisi belirliyordu. Doğan Avcıoğlu’nun“Türkiye’nin Düzeni” ve “Devrim Üzerine” kitapları TSK kantinlerinde deyim yerindeyse“peynir ekmek gibi” satıldığı günlerdi.

27 Mayıs’ı tekrar edecek sol bir darbe beklentisi vardı ve bu, bazı devrimci örgütleri geniş ölçüde etkiliyordu. Öyle ki, 12 Mart darbesi tamamen “sol” hava içinde geldi. Süleyman Demirel’e muhtıra vermiş, Adalet Partisi’ni iktidardan uzaklaştırmış, bir takım reformlar yapacağını söyleyen “11’ler”i kabineye almış olan 12 Martçıların gerçek yüzü hemen anlaşılamadı. Deyim yerindeyse 9 Martçılarla 12 Martçılar birbirine karıştırıldı!

4531d2022e17f7c5855c44477f7e867d.jpg

Darbe tarihi 9 Mart’tı. Darbeciler bütün hazırlıklarını yapmışlardı. Çıkarılacak Anayasa bile hazırlanmıştı. “Devrim”in Bakanlar Kurulu bile belirlenmiş, bazı gençlik liderleri, kendilerini olası kabinenin üyesi olarak görür olmuşlardı. Oysa bırakın bakan olmak, Devrim Konseyi’nde sivil bile olmayacaktı!

9 Mart’ta kartlar ortaya döküldü. Unutulan Ordu içindeki diğer klikti. Onlar da hazırlıklıydı. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç, 3 Mart Çarşamba günü, iki bin civarında subayı toplamış ve şöyle sesleniyordu:

“Sosyal uyanış, ekonomik gelişmenin önüne geçti. Türkiye hiçbir zaman sokağa bırakılamaz. Durum vahim değildir. Her şeyi biliyoruz, hazırız ve ne yapılacaksa biz yapacağız.”

VE YAPTILAR!

TSK içinde Kemalist subaylara karşı büyük bir kıyım yapıldı. Emekli Hakim Albay Emin Değer’in dikkat çektiği gibi Amerikalıların ünlü Dickson Raporu, ilk kez 12 Mart döneminde hayata geçirildi. Ve bu son olmayacaktı. Ordu içinde Kemalistlere karşı ikinci büyük kıyım 12 Eylül döneminde bir kez daha tekrarlanacaktı. Yakın tarihte yaşadığımız Ergenekon, Balyoz ve benzeri kumpas davalarda gene hedeflerden biri Ordu içindeki son ve belki de sağ kemalistler olacaktı. 

“KONTRGERİLLA”

12 Mart sürecinde siyasi literatürümüze yeni bir kavram girdi: Kontrgerilla!

Kontrgerilla (ya da Gladyo) teorisyenleri, emperyalizme bağımlı iktidarların otoritesinin sarsılması halinde, geniş halk kitlelerine “reform” vaadinde bulunulmasını öneriyorlar. Bu da psikolojik savaşın bir yöntemi. 40 yıl önce Amerikancı müdahaleyi gerçekleştiren 12 Mart generalleri de muhtıralarına, “sosyal ve ekonomik sorunların çözülmesini” ve “reformlara bir an önce girişilmesini” yazmışlardı. Türkiye halkı, “reform” sözcüğünün en çok kullanıldığı bu dönemde en ağır baskıya uğradı.

Gladyo’nun ya da bizdeki yaygın adıyla “Kontrgerilla”nın Türkiye’de açıkça ortaya çıktığı dönem 12 Mart dönemidir. Kontrgerilla teorisyenlerinin önerileri ve yöntemleri ilk defa bu dönemde geniş ölçüde uygulandı. Bu faaliyetler bizzat dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç tarafından yönetildi ve yönlendirildi.

12 Mart döneminde Türkiye’de ilk kez Kontrgerila iktidarı tamamen ele geçirdi. 12 Mart döneminin özellikleri Gladyo belgelerinde yazıldığı gibidir. Halka karşı terör, tertip ve kışkırtmalar “teoriye” uygun bir biçimde uygulanmıştır.

'KOORDİNASYON BÜROSU'

26 Nisan 1971’de sıkıyönetim ilan edildikten sonra Genelkurmay Başkanlığı’nda bir Koordinasyon Bürosu kuruldu. Bu büronun görevi çeşitli illerdeki sıkıyönetim uygulamaları arasında eşgüdümü sağlamaktı.

Koordinasyon Komitesi’nin başına Korgeneral Namık Kemal Ersun getirildi. Namık Kemal Ersun, 1972 Ağustos’unda orgeneral olarak 2. Ordu Komutanlığı’na getirildi, aynı zamanda Ankara Sıkıyönetim Komutanı oldu.

Koordinatör, doğrudan doğruya Tağmaç’a bağlıydı. Orgeneral Tağmaç, bu değişiklikten sonra bütün illerdeki sıkıyönetim faaliyetinin yönetimini eline aldı. Bütün sıkıyönetim bölgelerinde “Genelkurmay’a doğrudan bağlı Kontrgerilla” bu dönemde resmen faaliyete geçirildi.

12 Mart döneminde Sıkıyönetim Koordinasyon Komitesi, Özel Harp Dairesi’nin, sıkıyönetim komutanlıklarının, MİT’in ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nün faaliyetlerini en üst düzeyde birleştiren bir kurum görevini gördü. Bütün Türkiye’deki “kontrgerilla faaliyetinin” Genelkurmay’daki merkezini “Koordinasyon Komitesi” oluşturdu.

İŞKENCELİ SORGULAR

Orgeneral Tağmaç, bu görevlerini yönetirken Cumhurbaşkanı Sunay’la işbirliği yaptı. Bu eylemler sırasında Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Cihat Alpan’dı.

Sıkıyönetimin ilk aylarında MİT, polis ve ordu işbirliği sağlanmakla birlikte hala polis önde görülüyordu. Sanıklar emniyet müdürlüklerinde gözaltına alınıyor ve polis tarafından sorguya çekiliyordu. Zaman geçtikçe bazı askeri binalar ve MİT’e ait yerler de işkence için kullanılmaya başlandı, sorgulara MİT elemanları katılmaya başladı.

Öte yandan halkı ve gençliği bölmek için muhtıradan önce çeşitli tertip ve kışkırtmalara girişildi. Kontrgerilla, tertip ve kışkırtmalarında özellikle gençlik hareketine sızdırdığı ajanlarını kullandı. Maceracı gençlerin çok sevdiği bazı “silahşör”lerin ajan oldukları daha sonra ortaya çıktı. Bunlardan açığa çıkarılanlar Erdal Gökyüzü, Muzaffer Köklü ve Eyüp Temeltaş’tır. Hukuk Fakültesi öğrencisi Gökyüzü, daha sonradan Muğla Emniyet Müdürü olacaktı.

Dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç, Türk Silahlı Kuvvetleri içinde Amerikan yanlısı bir darbe için kendi taraftarlarını bu dönemde örgütlemeye başladılar. Darbenin hazırlanmasında Özel Harp Dairesi ve MİT’in önemli rolü oldu.

Özel Harp Dairesi Başkanı Tümgeneral Cihat Akyol, MİT Müsteşarı ise Fuat Doğu idi.

Tümgeneral Akyol, “kontrgerilla” konusunda ABD’de eğitim görmüş bir subaydı. ÖHD öncesinde MİT’te görev yapmıştı. Müsteşar Doğu ise Tümgeneral Akyol ile yakın ilişkiler içindeydi. NAZİ generali Gehlen hayranıydı. İkisi de Cumhurbaşkanı Sunay ile yakın ilişki içindeydiler.

Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, ülkücü komandoların saldırılarını onları “milliyetçi çocuklar” olarak ilan ederek adeta teşvik ediyordu.

“DEV-KURT” PLANI

Gene Sunay, ABD’nin 3. Dünya ülkelerinde egemenliğini korumak için dayattığı bir “kurtarma planı”nın hazırlanmasını da istedi. Dev-Kurt Planı (Devleti Kurtarma Planı) adı verilen bu plan, ABD’nin 1967 yılında Yunanistan’da sahneye koyduğu, faşist darbenin adı olan “PromethusPlanı”nın bir benzeriydi. Plan, ABD yanlısı bir yönetimin egemenliğinin tehlikeye düştüğü koşullarda alınacak önlemleri içeriyordu.

Sunay-Tağmaç kliğinin 12 Mart’tan önceki hazırlıkları özellikle İstanbul’da göze çarpıyordu. Komuta karargahı İstanbul’da olan 1. Ordu içinde Amerikan yanlısı cunta örgütlenirken, MİT İstanbul Bölge Başkanı Necip Yusufoğlu da olası bir darbe sonrasında gözaltına alınacak yurtseverlerin listesini hazırlıyordu. MİT İstanbul Bölge Başkanlığı, darbe sonrası gözaltına alınacak kişilerin sorgu yerlerini ve sorguyu (daha doğrusu işkenceyi) yapacak ekibi bile hazırlamıştı. MİT İstanbul Bölge Başkanlığı, CIA elemanları tarafından da takviye edilmişti.

15-16 Haziran büyük işci eyleminden sonra İstanbul’da ilan edilen sıkıyönetim, 12 Mart darbesinden sonra yapılacak olanların bir provası niteliğindeydi. Sıkıyönetim merkezi, 12 Mart’tan sonraki “kontrgerilla karargahı”nın çekirdeğini meydana getirdi.

Aynı dönemde Ankara’da Merkez Komutanlığı ve 28. Tümen de darbecilerin kontrolü altına girdi.

 12 Mart dönemini ikiye ayırmak mümkündür. 1971 yılı sonlarına kadar süren birinci dönemde Sunay-Tağmaç kliğiyle Gürler-Batur ekibinin işbirliği ile AP iktidardan uzaklaştırıldı. Bu dönemde kurulan Nihat Erim hükümeti, esas olarak Sunay-Tağmaç kliği tarafından denetlenmekle birlikte içlerinde Gürler-Batur ekibine yakın “reformcu” 11 bakan da yer aldı.

1972 yılı başlarında 11’ler tasfiye edildi, dengeler değişti ve Türkiye tarihininin en karanlık günleri yaşanmaya başlandı.

fft99_mf3091852.jpg

“FIRTINA” OPERASYONLARI

Kontrgerilla, 1972 yılı başlarında İstanbul’da görülmemiş bir baskı faaliyetine girişti. Ordu içinden ve halktan yüzlerce kişi gözaltına alındı, tutuklandı. Baskınlar, operasyonlar, tertip ve sabotajlar birbirini izledi.

“Fırtına” adı verilen operasyonları, Marmara yolcu vapuru ile Eminönü arabalı vapuruna yapılan sabotajlar izledi. Bugün, her iki gemiye de yapılan sabotajların bir Kontrgerilla provokasyonu olduğu biliniyor.

* * *

Bgününün Türkiye'sini hazırlayan, kendi devrimine ve cumhuriyetine ihanet ederek ülkeyi adım adım gericilere teslim eden sağcı kemalistler ve cumhuriyet burjuvazisinin ilk büyük günahı; Türkiye'yi AKP gibi geri, rüküş ve islamcı bir harekete teslim eden sürecin en önemli kilometre taşı, hiç kuşkusuz 12 Mart 1971 askeri darbesiydi.

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    İlgili Haberler
    Diğer Haberler
    123456
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)