• BIST 108.434
  • Altın 151,492
  • Dolar 3,6547
  • Euro 4,3288
  • İstanbul 19 °C
  • Ankara 17 °C
  • İzmir 23 °C
  • Adana 26 °C
  • Antalya 21 °C

'15 Temmuz bastırıldı ama AKP darbesi devam ediyor'

'15 Temmuz bastırıldı ama AKP darbesi devam ediyor'
Birleşik Haziran Hareketi Yürütme Kurulu Üyesi ve HTKP Genel Başkanı Erkan Baş, gözaltına alınma olayını, polis saldırısını ve 15 Temmuz sürecinin ardından yaşanan gelişmeleri ABC Gazetesi'ne değerlendirdi.

İstanbul'da laiklik bildirisi dağıtırken gözaltına alınan HTKP Genel Başkanı ve Birleşik Haziran Hareketi Yürütme Kurulu Üyesi Erkan Baş, gözaltı olayı, HTKP'nin laiklik mücadelesindeki tavrı ve TKP ismi tartışmaları konusunda Çağdaş Gökbel'in sorularını yanıtladı.

Hepimizin hafızalarına kazınan o fotoğrafla başlamak istiyorum. Fotoğrafta üç polisin sizi zaptetmeye çalıştığı ve birinin de boğazınızı sıktığı görülüyor. Etkisinz hale getirildiğiniz o esnada ve sonrasında neler yaşadınız?

Öncelikle bir konuyu netleştirelim, ne ben ne de birlikte gözaltında kaldığımız arkadaşlarım, kendimizi “mağdur” olarak görmüyoruz. Türkiye, gerici bir iktidarın alçakça saldırılarıyla bir yıkıma doğru sürükleniyor, bu saldırının asıl hedefi de ülkemizin ilerici insanları ve emekçi halkları. Biz siyasal düzlemde onları temsil ettiğimize inanıyoruz ve dolayısıyla bu saldırının gerçek muhataplarıyız. Bunun gereğini yerine getirmeye çalışıyoruz ve sözünü ettiğiniz fotoğraf bunun sonuçlarından sadece birisi…

Ülkemizdeki devrimci mücadele tarihi ve ülkenin içinden geçtiği durum düşünüldüğünde adice bir saldırının sonucu bile olsa topu topu 48 saat gözaltında tutulmanın gereğinden fazla önemsenmemesi gerekir. Binlerce devrimcinin cezaevlerinde olduğu, gencecik kardeşlerimizin eşitlik, özgürlük, barış ve kardeşlik uğruna toprağa düştüğü bir ülkede yaşadıklarımızı sözü edilmeye değmez görüyoruz. Bu söylediklerimizden iktidarın ve onun kolluk kuvvetlerinin herhangi bir devrimciye veya emekçi halkımıza dönük hukuk ve ahlak dışı saldırılarını olağan kabul ettiğimiz düşünülmesin, tüm bu saldırıların hesabını soracağımızdan da kimsenin şüphesi olmasın.

DEVRİMCİ LİDERLİK BİR ADIM ÖNDE OLMAKTAN BAŞKA ŞEY DEĞİLDİR

Bu konuyla ilgili eklemek istediğim bir husus daha var; biz kendimizi her şeyden önce devrimci olarak tanımlıyoruz ve bu nedenle kamuoyunda oluşan tepkinin “bir siyasi parti liderine…” diye başlamasını da doğru bulmadığımı söylemeliyim. Ülkemizde hakim siyaset algısı, maalesef emekçileri-yoksulları siyasetin dışında tutmaya ve siyaseti de sadece cebinde parası olanların veya parası olanlara hizmet etmek isteyenlerin tekelinde tutmaya dayalı. Bunun bir sonucu olarak şekillenen “liderlik” algısını da hiç doğru bulmuyorum.

Biraz evvel söyledim, biz kendimizi en başta devrimci olarak tanımlıyoruz ve üstlendiğimiz herhangi bir görev ve sorumluluk bu kimliğimizin bir uzanımı olmanın ötesinde anlam taşımaz. Bizim liderlik anlayışımız, yoldaşlarımızla mücadele arkadaşlarımızla kavganın her anında yan yana omuz omuza olmak ve buna ek olarak gücümüz-yeteneğimiz ölçüsünde bir adım önde olmaya çabalamaktır.

"Liderler masa başında oturur, yazar-çizer bir de bunları hayata geçiren üyeler-militanlar vardır" gibi bir anlayışı devrimcilerin kabullenmesi mümkün değil. Bunun Türkiye’de bugün hakim olan “liderlik” anlayışıyla uyuşmadığını, hatta üzülerek söylüyorum kısmen sola da bulaştığını, biliyorum. Oysa bizim tarihimiz tam tersi örneklerle doludur. TKP’nin ilk Genel Başkanı Mustafa Suphi yoldaşımız böyledir, TİP Genel Başkanı Behice Hanım (Boran) veya önce gençlik mücadelesinde liderlik yapmış sonra politik örgütlenmelerde önderlik düzeyinde sorumluluk üstlenmiş Mahir Çayan’a, Kaypakkaya’ya, Denizlere baktığımızda hep aynı şeyi görürüz. Sayısız örnek verebilirim ama bir tek şey değişmez, devrimci mücadelede liderlik kavga alanında da bir adım önde olmaktır. Yanlış anlaşılmasın kendimi bu yoldaşlarla eşitlemek gibi bir hadsizlik yapmıyorum, sadece onlardan öğrendiklerimizi hayata geçirmeye çalıştığımızı vurgulamak istedim. Son olarak sözünü ettiğiniz saldırının bir sokak kavgası olmadığını da ekleyeyim.

haziran-erkan-bas-2-735x400.jpg

"LAİKLİK İÇİN EN ÇOK ONA İHTİYAÇ DUYANLAR MÜCADELE ETMELİ"

Biz, iktidarın Türkiye’de laikliği bir bütün olarak ortadan kaldırma girişimine karşı mücadele ediyoruz. İnsanların sadece ceplerinde paraları varsa, özel okullara gönderebileceklerse çocuklarına imam-hatip okulu dışında seçenek bulabildiği, kadınların sokaklarda gerici saldırılara uğradığı, devletin kademelerinde insanların mensup oldukları tarikata göre görev aldığı bir ülke haline getirilmiş durumdayız. Bu durumda laiklik için ona en çok ihtiyaç duyanların, emekçilerin, gençlerin, kadınların, devrimcilerin mücadele etmesi gerektiğini düşünüyoruz ve Türkiye’nin laik bir ülkeye dönüşmesi için halkın bu kavgada militan biçimde yerini alması gerektiğine inanıyoruz. İktidarın şiddetle engellemeye çalıştığı bu mücadeledir.

16 TEMMUZ DARBESİ

Darbe girişimi sonrası ülkede olağanüstü hal (OHAL) ilan edildi. Olağanüstü hal uygulamasının uzatılacağı kesinleşti, bununla birlikte asker içerisinde yeni bir kalkışmanın olabileceği iddia ediliyor. Bu gelişmeleri de değerlendirdiğinizde bizleri nasıl bir gelecek beklediğini düşünüyorsunuz?

15 Temmuz darbe girişiminin ülke tarihinin yaşadığı en rezil, en adice hamlelerden birisi olduğundan hiç şüphemiz yok. Gerek HTKP gerekse HAZİRAN Hareketi bu girişimin hemen ardından kesin bir dille bu darbenin karşısında olduğunu açıkça ilan etti ve tavrını tartışmasız biçimde ortaya koydu. Aynı saatlerde Tayyip Erdoğan’ın bu girişimi “Allah’ın bir lütfu” olarak değerlendiren açıklamasını hatırlayalım, bu sözlerle hayata geçirilmeye başlanan planı da pekala “16 Temmuz Darbesi” olarak adlandırabiliriz.

Cemaatin darbe girişimi bastırıldı, ancak bu siyasal krizi fırsata çevirmeye çalışan AKP-Erdoğan darbesi Türkiye'yi çok daha karanlık bir döneme soktu. Bir anlamda AKP darbeyi tamamlamıyor mu?

Özetle bugüne bakarken 15 Temmuz Darbe girişimi yenilmiş fakat 16 Temmuz’un ilk saatlerinde devreye giren AKP/Saray merkezli bir darbe ile Türkiye çok daha karanlık bir sürece sokulmuştur. Her şeyden önce bunu net olarak ortaya koymamız gerekiyor. Türkiye’de yalnızca güncel siyasal gelişmeleri-olayları takip ederek, yakın gelecekte ülkenin nereye gideceğine dair kimi net fikirler ileri sürmek için kahin olmak gerekir. Örneğin bir kaç gün üst üste günlük gazeteleri üstün körü okuduğumuzda, AKP/Saray rejiminin tek kale maç yaptığını ve istediği her şeyi başarabilecek bir konjonktür yakaladığını söyleyebilir, buna dair onlarca örnek verebiliriz. Bu belli bir gerçekliğe denk düşüyor fakat sadece böyle bir tablo çizer ve burada bırakırsak, solun yapabileceği tek şey “bu kötü günlerin geçmesini beklemek, önümüzü biraz daha net görebileceğimiz bir dönem gelene kadar geri çekilmek” olarak görülebilir.

Bize göre bu devrimci bir yaklaşım değil. Doğrusu, “ne yaparsak istediğimiz, emekçilerin, yoksul halkın refah içinde mutlu yaşayabileceği bir ülkeyi kurabilir, oraya doğru yürüyüşümüzde kalıcı mevziler kazanabiliriz?’’ sorusunu sormak ve gereğini yerine getirmektir. Şu anda güçleri ne olursa olsun, bugün iktidarı elinde tutan işbirlikçilerin, gericilerin, para babalarının iktidarını yıkmadan gerçek bir kurtuluş yolu bulabileceğimize inanmıyoruz.

Bu ülkede alınteriyle, onuruyla ve namusuyla yaşayan milyonların, eşit-özgür, barış içinde ve kardeşçe yaşayacağı laik ve tam bağımsız bir ülke kurmanın tek bir yolu var. Din-dil-ırk farkı gözetmeksizin tüm emekçiler, ülkenin gidişatından rahatsız olan herkes, AKP/Saray iktidarına karşı kendi öz gücü, öz örgütlenmeleri aracılığıyla birlikte mücadele edecek. Bunu başarabildiğimiz ölçüde Türkiye’nin geleceği aydınlıktır.

Avukatların, Eğitim-Sen üyesi öğretmenlerin, kısacası muhalif kimliğe sahip insanların FETÖ soruşturması bahanesiyle tutuklanmasını ve baskı altına alınmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

AKP ilk iktidara geldiğinden beri, bu partinin misyonunu Türkiye’yi emperyalizme daha bağımlı, patronların daha rahat ve daha çok kazanabildiği bir ülke haline getirmek olduğunu söylüyorduk. Bunun bir gereği olarak da Türkiye dinin egemenliğinin kuvvetlendiği, laikliğin adının bile anılamayacağı, emekçilerin her geçen gün daha çok ezildiği, halkların birbirini düşman olarak gördüğü bir ülkeye dönüştürülmeliydi. Türkiye gibi bir ülkede tüm bunları hayata geçirmek için baskı ve şiddeti bir enstrüman olarak devreye sokmak bir zorunluluktu. AKP zaten 14 yıldır bu yolda yürüyordu, şimdi koşuyor… Biraz daha geniş bir perspektifle baktığımızda yakın dönemin büyük sarsıntılara gebe olduğunu, Saray merkezli süren operasyonların AKP eliyle 15 yıldır devam eden gerici kuşatmanın nihai zaferi için her tür çılgınlığı yapabileceğini görebiliyoruz.

Türkiye büyük bir kırılmaya doğru gidiyor ve AKP bu kırılma noktasına elindeki tüm güç ve imkanları sahaya sürerek giriyor. Önemli olan şu; başka türlü yönetemeyeceklerini onlar da görmüş durumdalar, ancak böyle de  yönetemeyeceklerini göstermek bizim boynumuzun borcu.

Türkiye’deki siyasal gelişmeleri dikkate aldığınızda Haziran Hareketinin var olan muhalefet boşluğunu doldurabileceğini düşünüyor musunuz?

İsterseniz şöyle yaklaşalım, Türkiye koyu bir karanlığa halkımızın sık kullandığı biçimiyle söylersek, “cehennemin dibine” doğru sürükleniyor. Bu tabloda mevcut düzen partilerinin köklü bir karşı koyuşu örgütlemek bir yana kritik anlarda AKP/Saray iktidarına can simidi olduğunu görüyoruz. Diğer taraftan bu tablo, emekçi halk açısından Türkiye’yi yaşanmaz bir ülke haline getiriyor. Özetle ifade ettiğimiz ve pek çok insanın katılacağı bu değerlendirmelerin ortaya çıkardığı temel bir görev var: Türkiye’nin emekçi insanları, ilerici güçleri artık kendi bağımsız siyasal çizgilerini ortaya koyan ve bu eksende örgütlenen bir halk hareketine, ekmek gibi su gibi ihtiyaç duyuyor.

Haziran Hareketi, bilindiği gibi Türkiye devrimci hareketinin tarihsel birikiminin, Gezi/Haziran Direnişi’nin dersleriyle harmanlanması iddiasıyla yola çıkan bir hareket. 2013 Haziran’ının biraz öncesine gittiğimizde Türkiye’nin benzer bir gerilimi yaşadığı hatırlanacaktır. O günlerde de AKP iktidarına karşı halkta bir öfkenin biriktiği ve mevcut muhalefet partilerinin ise “uzlaşma” arayışında olduğu bir tablo vardı. Nihayetinde Gezi Parkı’na dönük hukuk dışı müdahale ile bu öfke patladı ve bir halk ayaklanmasına dönüştü.

O muhteşem ayaklanmanın en önemli sorunu, toplumsal muhalefetin çok parçalı ve koordinasyonsuz oluşuydu. Bugün Birleşik HAZİRAN Hareketi ile yapmaya çalıştığımız en önemli şey, o dönemin bu büyük eksiğini kapatmak. Hakim siyaset algısı bizi sandıktan sandığa ve onların sınırladığı bir eksende siyasete katmak, bunun dışında siyasal gündemin mümkün olduğunca dışında tutmak istiyor. Bizim il, ilçe hatta kimi yerlerde mahalle düzeyinde örgütlenmesi için çaba harcadığımız meclislerimiz ise tam tersini amaçlıyor.

Bizim hayatımızı doğrudan etkileyen siyasal gelişmelere dair anında yanıt üretmeye çalışıyoruz. Toplumun tarikat ve cemaatler eliyle teslim alınmaya çalışıldığı, yalnızlığa ve çaresizliğe sürüklendiği bir ortamda emekçiler arası dayanışmayı büyütmeyi ve ortak aklı oluşturup, örgütlü bir güç olarak Türkiye’nin gidişatına müdahale etmeyi amaçlıyoruz. Özetle söylersem, geldiğimiz aşamada halkın kendi örgütlenmelerini yaratmak ve bunları güçlendirmek dışında bir seçenek kalmadı, HAZİRAN bunun için önemli.

"İSİM TARTIŞMASINDAN RAHATSIZIZ"

Geçen günlerde muhalif haber sitelerinde TKP çağrı heyeti adına bir açıklama yayınlandı ve Kasım ayı içerisinde kongre yapılacağı duyuruldu. HTKP’nin bu konudaki tavrını bizimle paylaşır mısınız?

HTKP, siyasi ve örgütsel varlığını TKP içinde yaşanan tartışma sürecinin sonunda bulmuş olmakla birlikte, salt bu referansla açıklanamayacak çok daha bütünlüklü bir devrimci bir ileri çıkıştır. Partimiz, tüm geçmişi ile TKP tarihinin temsilcisi olduğu kadar Türkiye’nin bugün yaşadığı karanlığa bir an önce nokta koymak için örgütlenmiş devrimcilerin partisidir. Bunları birbirini tamamlayan noktalar olarak görüyoruz.

Bunu vurgulama nedenim şu, Türkiye’nin içinden geçtiği bu olağanüstü dönemde partimizin adının “isim tartışması” ile gündeme gelmesinden son derece rahatsızız. “Memleket yangın yerine dönmüş bunlar kim daha komünist yarışı yapıyor” dedirtecek bir sürecin devrim ve sosyalizm mücadelesine en küçük bir katkısı olmaz. Bizim öncelikli görevimiz bir an önce bu karanlığa son vermek üzere Türkiye işçi sınıfının örgütlü bir güç olarak siyasal alana etkili bir müdahalesini örgütlemektir. Bize göre isim tartışmasını bitirecek olan da budur.

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      İlgili Haberler
      Diğer Haberler
      Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
      Tel : +90 212 963 1051 (pbx)