• BIST 89.878
  • Altın 145,744
  • Dolar 3,6012
  • Euro 3,9233
  • İstanbul 9 °C
  • Ankara 7 °C
  • İzmir 16 °C
  • Adana 19 °C
  • Antalya 18 °C

15 Temmuz sonrası iç ve dış cephe

Deniz YILDIRIM

15 Temmuz darbe girişiminin üstünden üç haftadan fazla zaman geçti. Bu süreçte özellikle iç ve dış cephede siyasal tablo giderek netleşiyor. Son haftanın gelişmeleri ekseninde bir toparlama yapmakta fayda var. İç cephe ile başlayalım; ardından dış cepheye bakalım ve yine “ne yapmalı, nasıl yapmalı?” ile bitirelim.

İç Cephede Durum

Darbe sonrasında oluşan yeni kuvvet dengesini anlattığım yazıda Saray’ın ve genel olarak Siyasal İslamcılığın ideolojik düzlemde laiklik mevzisine; askeri/siyasal düzlemde de bir süredir koalisyon içinde olduğu Ordu içi gruplara inisiyatif kaybetmeye başladığını yazmıştım. Geride kalan iki haftalık sürede Saray’ın özellikle Kanun Hükmünde Kararname düzeni ve Olağanüstü Hal imkanlarıyla öncelikle iç cephede bu durumu yeniden kendi lehine çevirecek girişimlerde bulunduğuna işaret ettik.

İç cephede bunu sağlamak ve üstünlüğü yeniden ele geçirmek için Saray iki temel taktik izlemekte. Birincisi askeri merkezi dağıtma; ikincisi siyasal merkezi yeniden kendi gündemi etrafında toplama.

a- Askeri Merkezi Dağıtma

Az önce de yazdık; Saray’ın darbe sürecinde ayakta kalmasını sağlayan en önemli etmenlerden birisi, darbeye FETÖcü karakteri nedeniyle katılmayan askeri kanadın varlığı. Bu kanadın özellikle Saray ile içine girdiği ittifakın 15 Temmuz öncesine uzanan bir zemini vardı. Birincisi yeniden başlayan çatışma süreci; ikincisi özellikle Ordu’nun FETÖ tarafından Ergenekon, Balyoz gibi kumpas davalarla parçalanması ve bu nedenle yüzlerce subayın mağdur edilmesi. İttifakı öncelikle bu “ortak düşman”lara karşı birlik belirlemekteydi.

Kendi içinde heterojen olmayan bu askeri kanadın öncelikli stratejik düşman saptamasını FETÖ olarak yaptığı biliniyordu. Ve darbenin FETÖcü karakterini saptadılar, katılmadılar ve engellediler.

Bunun yarattığı iki önemli sonuç oldu. Darbeyi önleyen askeriye yeniden siyasal inisiyatif sahibi oldu. Ama daha da önemlisi; kadrosu olmayan AKP, askeriye içinde yürütülen büyük FETÖ temizliği sonrasında bir dönem düşman gördüğü Balyoz mağduru subayları terfi ettirdi, önemli pozisyonlara getirdi.

Bu ikincisi, özellikle İslamcı kanadın fikir erbabında ve aslında genel olarak iktidar cephesinde bir yandan da tedirginlik yarattı. Bir kuvveti dağıtırken, bunun yerine aynı hiyerarşik örgütlenmeyi bir dönem düşman gördükleri “cumhuriyetçi-laik” kadrolara teslim etmenin de uzun vadede riskleri olduğu yazıldı, ima edildi bu kanatta.

Sonuç; 31 Temmuz’da yayınlanan ve askeri örgütlenmeyi neredeyse paramparça eden KHK oldu. İç cephede özellikle askeri kanada karşı kaybedilen inisiyatifi uzun vadede dengelemek için askeri merkez dağıtıldı; diğer bir ifadeyle kuvvetin askeri kümelenme şekli dağıtılırken sivil kanada NATO, TESEV raporlarına uygun şekilde paylaştırıldı. Böylece 31 Temmuz’la birlikte rejim, yeniden uzun vadeli siyasal tahkimat yoluna gitti; cepheyi FETÖ ile mücadelenin ötesine taşıdı. 27 Mayıs 1960’ın emir-komuta zinciri dışında gerçekleşmesinden sonra askeriyede böyle bir durumun yeniden ortaya çıkmasını önlemek için getirilen merkezileşmiş örgütlenme çözümü; 2016’da yeniden emir-komuta zinciri dışında gerçekleşen bir darbe girişiminin ardından dağıtıldı. Askeriyedeki yeni yapılanma, FETÖ ile mücadelenin ötesinde uzun vadeli bir tasarım yarattı.

b-Siyasal Merkezi Toplama

Saray’ın ikinci önemli hamlesi, kendi etrafında yeniden bir iç cephe örmesi ve bunu siyasal koalisyonlar şeklinde geliştirmesi oldu. Özellikle HDP hariç muhalefet liderlerinin Saray’a çağrılması; bu liderlere açılan davaların ve tüm hakaret davalarının geri çekilmesi gibi hamleler bunun ilk adımlarıydı. Darbe girişimi öncesi oluşan FETÖ ve PKK karşıtı iç koalisyonu dağıtmak istemeyen Saray, bu koalisyona şimdi CHP’yi de katacak bir “milli mutabakat” stratejisi geliştirdi. Başardı da. Buna göre “cephe genişletildi, hedef daraltıldı.”

FETÖ karşısında en geniş cephe siyasetiyle iç koalisyon Saray etrafında sıkılaştırılıyor olsa da, siyasal merkezi yeniden Saray etrafında genişleterek toplama stratejisinin asıl muhatabı dış cephe. Saray 15 Temmuz saldırısının dış destekli olduğunu saptıyor; ki bunda haksız sayılmaz. Üç haftanın ardından özellikle dünya genelinde oluşan tablo Saray merkezli rejimin yalnızlığını aşmak bir yana, derinleştiğini, daha da yalnızlaştırıldığını gösteriyor. Bu durumda Saray stratejisi, dışarıda artan daralmayı, iç cepheyi genişletme ve dışarıya birlik görüntüsü verme yoluyla aşmak olarak belirginleşiyor.

İşte bugünkü Yenikapı mitinginin asıl amacı da bu; iç cephede siyasal bir mutabakatı kendi etrafında toplarken bunu dış cepheye de “içeride yalnız değilim, meşruluğum arttı” mesajıyla yansıtmak istiyor. CHP’nin ısrar kıyamet, defalarca bu mitinge çağrılmasının amacı bu; HDP’nin çağrılmaması ise, 15 Temmuz öncesi oluşan “milli koalisyon”u dağıtmamak ve askeri merkezin dağıtılması sonrasında kafa karışıklığı ve öfke yaşayan koalisyon ortaklarını bir de bu nedenle uzaklaştırmamak arayışı ile ilgili; şimdilik.

Madem Yenikapı iç cepheyi kuvvetlendirmek üstünden dış cepheye verilecek bir mesaj; öyleyse şimdi dış cepheye bakalım.

Dış Cephede Durum

15 Temmuz sonrasında dış cephede durum çok da karmaşık değil; genel olarak Rusya, İran ve Katar dışında darbenin karşısında pozisyon almış ülke yok gibi. Saray, darbe sonrasında dış cephede ilginç ve sistematik bir şekilde yalnızlaştırılıyor. Basit bir örnekle bunu somutlayalım; darbe girişiminin üstünden 3 hafta geçmesine rağmen Erdoğan’ı devlet başkanları nezdinde ziyaret edip desteklerini ileten tek kişi Kazakistan Devlet Başkanı Nazarbayev oldu. Semboliktir ve bir tutum olduğu görülmektedir.

Dış cepheyi analiz ederken de iki boyuta bakabiliriz. Birinci eksen; darbenin arkasında yer alan ve darbe girişimi sonrasında Saray’ı suçlamaya devam eden ülkeler/jeopolitik kutup; ikinci eksen ise daha ortalamacı devletlerin oluşturduğu grup.

Birinci eksen daha önemli; zira ağırlığını Türkiye’nin 60 yıllık stratejik ittifak kuvvetleri, Atlantik merkezli devletler oluşturuyor. Bu cephede başı ABD çekiyor; AB içinde de benzer pozisyonlar geliştirildiği görülüyor. Asıl etkili grup bu birinci eksen; zira darbe girişiminin sadece FETÖ-AKP zıtlığı ile okunamayacağını gösteriyor. Darbe girişiminin bir jeopolitik zemine oturduğu açık ve Atlantik destekli olduğu; yapılan açıklama ve izlenen tutumlardan da çıkarılıyor.

Bunun belki de en önemli kanıtı; hafta içinde New York Times gazetesinin başyazısı olarak çıkan “Türkiye’de Artan Amerikan Karşıtlığı” başlıklı muhtıra gibi yazı. Yazıda; darbe girişimi ve bu girişimin başındaki cuntadan, FETÖ’den daha çok Erdoğan suçlanıyor; ikincisi yine “askeri yetkililer”e dayandırılan bir bilgiye göre Türkiye’nin NATO’dan çıkarılması da masadaki önlemler arasında. Fakat asıl olan son cümle; “Türkiye o zaman güvenliğini nasıl sağlayacak, gelişmesini nasıl garanti edecek?” sorusu. “Yetkililer”e dayandırılan bu başyazıda dış cephede Batı karşıtı pozisyonu tahkim edip başka arayışlara yönelmesi durumunda bedel ödetileceği ima ediliyor. Bu nedenle darbe sonrasında Atlantik merkezlerinin Saray’ı desteklemek bir yana, NATO muhtıraları yayınlamakla meşgul olduğunu söyleyebiliriz. Kartlar kapanmıyor, tersine daha da açılıyor. Krizin derinleşme potansiyeli taşıdığını görüyoruz.

Saray ise Batı’daki bu hali tersine çevirmek bir yana, algıyı pekiştirecek çıkışlar yaparak karşı cepheyi sadece büyütüyor. İtalyan televizyonuna yaptığı “mafya” açıklaması; Dışışleri Bakanı Çavuşoğlu’nun Avusturya’yı “Avrupa ırkçılığının başkenti” ilan eden sözleri; Avrupa içinde de Saray karşıtı cepheyi iyiden iyiye genişletiyor.

Sonuç olarak Atlantik ittifakı 15 Temmuz sonrasında Saray’a yaklaşmak yerine uzaklaşıyor; Saray ise bunu derinleştirmekten başka bir şey yapamıyor.

Ve AKP emperyalizme karşı olduğu için bunlar yaşanmıyor; emperyalizm açısından kullanışlılığı bittiği için yaşanıyor. Kaosun temel nedeni bu. NATO kanlı bir örgüt; Atlantik ittifakından çıkış elbette tartışılmalı. Buna karşın bunu mevcut hallerde Saray Rejimi’nin gerçekleştirmesi de mümkün değil.

Birkaç Nedeni Var

Birincisi, bir stratejisi yok; iç cephede izlenen Türk-İslam Sentezi’ne dayalı siyaset hattı genişletici olsa da, bunun dış siyasette/cephede bir karşılığı yok. Stratejik okuması da, emperyalizm tahlili de sorunlu, hatta yok. Hala meseleyi çekingen bir biçimde “Batı bizi anlamak istemiyor” şeklinde koyuyor; “FETÖ ABD’yi de ele geçirmek istiyor” diyerek ABD’nin de yanlarında dizileceğini hesaplayan bir analiz korkusuyla yaşıyorlar. İç cepheye “üst akıl” mesajı verirken; yani asıl tehdidin ABD olduğunu ima ederken; dış cepheye “FETÖ sizi de ele geçirecek” diyerek asıl tehdit olarak FETÖ’yü kodluyorlar.

İkincisi, adını bile koyamadıkları emperyalizm karşıtlığı retorikten öteye geçmiyor. 60 yıllık NATO-Küçük Amerika projelerinde büyütülüp Türkiye’nin başına geçirilen ve bir dönem bu projelerde eşbaşkanlık yürüten Siyasal İslamcılık, doğduğu merkezlerden kopuş iradesi gösteremez; mümkün değil.

Üçüncüsü; diğer cephelerde de durum umduğu gibi değil. Kazakistan dışında gelen yok; ayda dört kez görüşülen, sürekli İstanbul’a gelen Katar Emiri bile bu “ilk gelen olma” vasfını başkalarına devrediyor. Diğer yandan iktidarın özellikle Suriye’de ortak iş tuttuğu Suudi Arabistan ve BAE’nin darbeyi açıktan desteklediği yazılıyor, çiziliyor. Bunu hem Katar hem de İran açıklıkla belirtiyor.

Dolayısıyla dış cephede Atlantik’le köprüler zayıf; Körfez ittifakı kopuyor; Türki cumhuriyetlerden Kırgızistan bile deyim yerindeyse “ayar veriyor”.

Diyebilirsiniz ki Rusya, İran, Çin hattına; Avrasya stratejisine yaklaşacaklar. İsteyebilirler; ama yukarıda belirttiğimiz gerekçelerle Atlantik karşıtı kampa geçişe cesaret edemezler. Fikri Işık’ın sözlerine bakın: “ordunun yeniden yapılandırılması NATO ruhuna uygun olacak.” Atlantik’ten gelen tehditler karşısında, Rusya-Avrasya kozunu bile NATO içi yeni bir restorasyonda konumlanmak için kullanmak istedikleri aşikar.

Ama yine de deneneceği, 9 Ağustos’taki Putin görüşmesinde stratejik işbirliği konusunda daha fazla girişimde bulunulacağı görülüyor. Ancak bu denli yalnız yakalanmış bir ülke yönetimi karşısında asıl avantajın Putin yönetiminde olduğu da ortada.

Her koşulda; Atlantik cephesinin kartlarını artık açık ettiği ve krizin pek de kolay kolay geçmeyeceği söylenebilir.

Öyleyse?

İçeride bu denli büyük sıkışmalar; dışarıda artan emperyalist baskı karşısında darbenin, emperyalizmin ve dikta projesinin karşısında konumlanmak; her zaman söylediğimiz üzere; buradan laik, halkçı, demokratik ve elbette bağımsız bir cumhuriyet örgütleyerek çıkmak dışında seçeneğimiz yok.

Taksim’de de, Gündoğdu’da da görüldü; kitlelerin, milyonların duruşu kürsüleri aşıyor. Program var, milyonlar var; ülkemizi birleştirecek ve bizi buradan yeni bir kurucu iradeyle çıkaracak çözümleri hayat dayatıyor. Artık tek gereklilik var; siyasal merkezi, çıkışın siyasal örgütlenmesini sağlamak.

Deniz Yıldırım - @denizyildirim79

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Yazarın Diğer Yazıları
      Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.