• BIST 106.736
  • Altın 141,095
  • Dolar 3,5210
  • Euro 4,0955
  • İstanbul 24 °C
  • Ankara 20 °C
  • İzmir 24 °C
  • Adana 28 °C
  • Antalya 28 °C

15 Temmuz ve Yeni Güç Dengesi

Deniz YILDIRIM

Türkiye 15 Temmuz’u 16 Temmuz’a bağlayan gece büyük bir badire atlattı. Meclis bombalandı; devlet içi çatlaklar açık savaşa dönüştü, sivil yurttaşlar katledildi ve korku-terör iklimi halkı esir aldı. Bir büyük tehlikeydi, darbe girişimini de aşan bir iç savaş provasıydı, atlatılmalıydı ve atlatıldı. Ancak devlet krizi daha da derinleşti; iç çatlaklar daha da görünürleşti.

Bir hafta geçti; yoğun bir “olaylar” analizi ile karşı karşıyayız. Bu da normal elbette; her an yenilenen detaylar, bitmeyen “son dakika” haberleri arasında, moda deyimle “büyük resmi görmek” zorlaştı.

Biz yine de deneyelim. Denemek zorundayız.

Hem bundan sonrasına dair politik mücadele hattını doğru kurabilmek hem de olguları doğru saptayabilmek için.

Geride kalan bir haftada analizlerin hakim siyasal kutuplaşmayı giderek “darbe – demokrasi” zıtlığına oturtması da bunun zorunlu olduğuna işaret. Hem resme biraz uzaktan bakarak parçaları birleştirmeli hem de tarihsel zemine oturtmalıyız. Aksi durumda Türkiye siyasetini her anlamda tezleri, tarih okuması çökmüş liberal gözlükle ele alma hatasından kurtulamayız.

Önce şunu soralım: yaşadığımız zıtlık ya da 15 Temmuz’a götüren kutuplaşmanın zemini “darbe ile demokrasi” arasındaki zıtlık mı gerçekten?

Değil. Açalım. Türkiye 15 Temmuz’a giderken devlet içinde otoriter-diktatöryal eğilimlerin iki ana küme etrafında toplandığı görülüyordu. Bunlardan birincisi Saray’ın özellikle de yaptırım/zorlama gücüne sahip olan zor aygıtlarını kendi etrafında birleştirerek inşa etmeye çalıştığı tek adamcılık rejimi; diğeri ise devletten, özellikle de zor aygıtlarından tasfiye edilmeye başlanan F tipi yapının ordu içindeki darbeci-kamikaze hamleleriydi. Tablo artık daha net: 15 Temmuz’a giden süreçte ana çatlak zor aygıtları içinde ve arasındaydı; bu çatlağın bir yanı askeri diktatörlük, diğer yanı ise sivil görünümlü bir tek adam diktatörlüğü formüllerine doğru hamle yapmaktaydı.

Gelelim bunu tarihselleştirme zorunluluğuna. Hatırlatalım, “olaylar duru gökte şimşek çakmaz” formülüyle ele alınmalı. Bir geri planı var.

AKP ile Cemaat Çatlağı

AKP ile Cemaat/F tipi yapı arasındaki ittifak nasıl kuruldu, ne zaman dağıldı ve dağılan ittifak nasıl bir çatlağa dönüştü?

Geleneksel olarak Milli Görüş çizgisiyle Gülencilik arasında her zaman bir çatışma vardı. Bu çatışma, Nakşilik ile Nurculuk çatışmasının da ötesinde, siyasal bir karakterdeydi. Ancak AKP döneminde, özellikle de AKP’nin yerleşmeye, iktidar olmaya çalıştığı ilk yıllarda bu ayrışma yerini taktik bir ittifaka bırakmıştı.

Sonuçta Cemaat devlet içindeki, özellikle de zor aygıtları içindeki tarihsel ağırlığına yaslanarak, emperyalist sistemin de izin ve denetiminde AKP’nin yerleşmesinin, devletleşmesinin önünde engel olan devlet içi bir tasfiye operasyonu yürüttü. Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk ve benzer kumpas davaları bu temelde bir büyük tasfiye sürecinin parçalarıydı. AKP’nin önünü açtı.

Davalarla eski rejim tasfiye edilirken Cemaat bunun karşılığını özellikle 12 Eylül 2010 referandumu sonrasında devlet içinde, özellikle de yüksek yargıdaki konumunu pekiştirerek aldı. Ancak tasfiye tamamlandığında, bu kez eski ortaklar arasında bir büyük kavga başgöstermeye, taktik ittifak çatlamaya başladı.

Çatlağın nedeni şuydu: AKP Cemaat’e “tamam, sen görevini yaptın; artık zor aygıtlarının kontrolü bende olacak, sen sivil alanda örgütlen” derken; Cemaat de AKP’ye “senin bu şekilde devletleşmeni ben sağladım, ben olmasam iktidardan devrilmiştin; bu nedenle zor aygıtları üzerindeki hakimiyetimi arttıracağım” yanıtı verdi.

7 Şubat Baskını

Zor aygıtları üzerindeki bu hakimiyet mücadelesinin adı konmamış bir çatışmaya dönüşmesinin ilk aşaması, 7 Şubat 2012’de yaşanan “MİT Krizi”ydi. Yani Cemaat’e bağlı polislerin MİT’e operasyon yapması ve Hakan Fidan’ı gözaltına almaya çalışması olayı. Böylece ittifak açıkça dağıldı ve zor aygıtları üzerindeki hakimiyet mücadelesi bir başka çatışmalı seviyeye çıktı.[1]Ve Cemaat’in zor aygıtları içine, MİT’e hamlesine AKP’nin sivil alanda Cemaat’in can damarı olan dershaneleri kapatarak yanıt vermesiyle birlikte kriz derinleşerek görünürleşti.

Şimdi, 15 Temmuz öncesinde özellikle zor aygıtları merkezli gelişmelere bakalım. Cemaat en güçlü olduğu yerden, Emniyet’ten özellikle 17-25 Aralık sonrasında adım adım tasfiye edildi. Asıl ağırlık merkezinin yargıda ve Ordu’da kaldığı belirtiliyordu. 15 Temmuz öncesinde iki kritik gelişme vardı. Yargıda tasfiyelerin önünü açacak bir yasa değişikliğinin gerçekleşmiş olması ve yine yaklaşan YAŞ ile birlikte orduda büyük bir tasfiyeye girişileceğinin haberinin alınması.

Darbe girişimi içinde kimlerin olduğu tartışmasının ötesinde, ana kumanda merkezinin Cemaat yapılanması olduğunu düşünürsek; çatışmanın 15 Temmuz seviyesine çıkmasının temel nedenini görmüş oluyoruz. 7 Şubat’tan bu yana Siyasal İslamcılık ile F tipi İslamcılık arasında süren ve toplumu hangisinin denetleyeceği, hangi zor gücüyle donanarak baskılayacağı mücadelesinin 15 Temmuz’da bir tür açık devlet krizine ve iç savaş görünümüne evrilmesinde ana karakter zor aygıtları üzerinde ve aracılığıyla tahakküm meselesidir. 15 Temmuz’da bu mücadele açık bir devlet içi savaşa dönüştü. Devlet krizi hiç olmadığı kadar derinleşti. Darbe hamlesi; sadece AKP’yi değil tüm toplumu ve muhalefet güçlerini de hedef alacak şekilde F tipi yapının kamikaze dalışına dönüştü. Sivillerin katledilmesi, Meclis’in bombalanması bu kaybetme çılgınlığının şiddetli dışavurumuydu.

Bunu doğru saptadığımızda, zor aygıtları üzerindeki tahakküm mücadelesinden kaynağını alan; askeri-darbeci diktatörlükle sivil diktatörlük formülleri, Siyasal İslamcılık ile F tipi İslamcılık arasındaki mücadeleyi “darbe – demokrasi” zıtlığına oturtmanın yanlışlığı da görülür. Zorun kimde olacağı, kimin etrafında kümeleneceği tartışmasında asıl zıtlık devlet içindeki iki diktatörlük biçimi (bir tarafı darbeci-askeri; diğer tarafı sivil görünümlü) ile halk arasındadır; devlet içinde giderek belirginleşen diktatörlük biçimleriyle halk içinde güçlenecek demokrasi ve cumhuriyet seçenekleri arasındadır.

Aktörler Düzlemi

Gelelim 15 Temmuz sonrasında aktörlere ve değişen güç dengelerine.

Devlet içinde 15 Temmuz’un kaderini belirleyen ve 15 Temmuz’da kaderi belirlenen üç aktör saptayabiliriz: F tipi İslamcılar, Siyasal İslamcılar ve cumhuriyetçi-laik milliyetçi kadrolar.

15 Temmuz’un kaybedeni, iç aktörler bakımından F tipi İslamcılık’tır. Onunla bağlantılı olan askeri darbeciliktir; tasfiyesi hızlanmıştır.

İç aktörler bakımından Saray Rejimi’nin, Siyasal İslamcılar’ın kırılganlığı da görülmüştür. Varsayılanın aksine, Saray Rejimi düşünüldüğünden de zayıftır. Kuvvetlerin tümünü kendi etrafında toplama hamleleri; darbe girişimini Cumhurbaşkanı’nın eniştesinden, Başbakan’ın da “eşinden, dostundan” öğrenmesi ile sonuçlanmıştır, “sır küpü” olarak görülen kurum ve kişiler bile bu en zor anda Saray’ın yanında yer almamış ya da alamamıştır. Diğer bir ifadeyle, her şeyi kontrol etmek isteyenlerin hiçbir şeyi kontrol edemedikleri görülmüştür. Ancak ara not: düşünüldüğünden zayıf olması, onun daha da saldırganlaşmayacağı anlamına gelmez.

Son OHAL kararı ve bu sabah yayınlanan ilk kanun hükmünde kararname de bunun, yani darbeyle mücadelenin sivil diktanın tüm muhalifleri ezme hamlesine doğru mazeret yapılabileceğinin kanıtı. Ancak burada ifade ettiğimiz, bu saldırganlığın ya da baskıcılığın rejimin krizini çözmek bir yana, derinleştireceği gerçeğidir.

Üçüncü aktör; devlet içinde ana stratejik yığınağını F Tipi İslamcılık karşısında yapan; ağırlıkla Ergenekon, Balyoz gibi operasyonlarla tasfiye edilen damardır. Bu damarın darbeye katılmaması, aksine Erdoğan’ın güvenli bir şekilde İstanbul’a inmesini sağlaması ile birlikte askeri darbe püskürtülmüş görünüyor. Bu açıdan hem F tipi İslamcılık’ın tasfiyesi hem de darbenin önlenmesi sürecinde Saray Rejimi’nin zayıflığının sergilenerek iktidarın kurtarılması ile birlikte stratejik düzlemde ve uzun vadede asıl galip bu damardır. Daha önce Saray’ın İlk Koalisyon Hükümeti yazımda ifade ettiğim taktik koalisyonda ağırlık/güç merkezinin Saray’dan bu kanada kaymaya başladığını saptayabiliriz. Olgular bu yöndedir.

Evet Saray OHAL ilan etti; evet bunu bir dikta fırsatına çevirmek istiyor. Buna karşın her dikta hamlesi; zor aygıtları içinde ve toplum üzerinde her sıkılaştırma girişimi Saray’ı daha da kırılgan ve zayıf hale getiriyor.

Ortada bir büyük devlet krizi var ve bunu devlet içindeki farklı otoriterlik formülleriyle aşmak mümkün görünmüyor.

Çare; darbe ve dikta; Siyasal İslamcılık ve F tipi İslamcılık karşısında devleti yeni, laik, yurttaşlığı esas alan demokratik bir cumhuriyet biçiminde örgütlemek; bunun dışındaki her seçenek; çöküşü hızlandırıyor. “Ne darbe ne dikta, laik demokratik cumhuriyet” formülünü ete kemiğe büründürecek seçenek için fırsat penceresi açıktır.

Bu çareleri ve imkanlarını ise bir sonraki yazıda tartışacağız.

Deniz Yıldırım - @denizyildirim79

[1] Bu süreçteki çatlağı merak edenler şu yazıma bakabilirler: “Haziran’dan 24 Şubat’a: Ne Oluyor?”, http://sendika10.org/2014/02/hazirandan-24-subata-ne-oluyor-deniz-yildirim/

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Yazarın Diğer Yazıları
      Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
      Tel : +90 212 963 1051 (pbx)