• BIST 109.166
  • Altın 153,787
  • Dolar 3,8247
  • Euro 4,5082
  • İstanbul 11 °C
  • Ankara 4 °C
  • İzmir 9 °C
  • Adana 10 °C
  • Antalya 12 °C

1945 sonrası Türk edebiyatı için bir çerçeve; Antikomünist histeri ve ‘edebi çıkışlarımız’

1945 sonrası Türk edebiyatı için bir çerçeve; Antikomünist histeri ve ‘edebi çıkışlarımız’
Araştırmacı-yazar Dr. Cangül Örnek, “Türkiye’nin Soğuk Savaş Düşünce Hayatı” başlıklı kitabında, Türkçedeki fikir hayatını harmanlıyor ve dolayısıyla Türk edebiyat tarihinin yeni bir gözle irdelenmesi için mükemmel bir çerçeve metin sunmuş oluyor.

Bugün Türkiye çökerken, edebiyatındaki belirtilerin ve çürütücü genlerin kökenlerini sadece edebiyatın veya diğer sanat pratiklerinin içinden çıkaramayacağımız, bulamayacağımız anlaşılıyor. Toprağı bol olsun, Carl von Clausewitz’ten mülhem bir iddiayla sınırlayalım tezimizi: Sanat, siyasetin farklı araçlarla devamıdır ve her durumda, egemenlerin, düşmana kendi iradelerini kabul ettirme çabasını içerir. “Sanat politolojisi”, böyle.

Osman Çutsay

Sanat pratikleri, eşitsiz ve bileşik gelişme yasasının, belki hemen değil, ama ısrarla bakılırsa en güzel yansıdığı perdelerden biri. Şaşırarak da olsa, görüyoruz: Türk çürümesinin birinci derecede sorumlularından “günümüz Türk edebiyatı”, geçen yüzyılda, ilk en önemli ve bütünsel kurtuluş adımlarını, eğer “Büyük Nâzım”ın kendisine kadarki ve kendisinden sonraki şiiri adeta unutturan büyük şiddeti bir an için göz ardı edilirse, 1950’lerde attı. Peki, başta şiir olmak üzere Türkçe edebiyatın özgün renkleriyle bir nebze de olsa kanatlandığı ve sonraki “muhteşem” on yılı hazırladığı bu 1950’lerde nasıl bir entelektüel iklim egemendi?

Soru zor, yanıtı daha da zor. Öyle bir iklim olup olmadığı bile tartışmalı zaten. Geleneksel solumuzda, İkinci Yeni türü bir dönemi “burjuva” etiketiyle süslemek genel modaydı. Dilimize getirdiği büyük ferahlığı böylece sol adına görmezlikten gelebiliyorduk. Ama, yine devrimci bir solun içinden, buna itiraz etmek ve İkinci Yeni’nin hem büyük bir ırmağın ürünü hem de önemli bir gösterge olduğunu, ilericiliğimizle de, ona bilerek bilmeyerek hizmet veren bir temas içerdiğini söylemek zorundayız.

Bu konuda sosyalistlerimizin çok ayrıntılı çalışmalar yayımladığı ve mevcutların da yeterince tartışıldığı iddia edilemez. Kavgasız Türk edebiyat bataklığından daha fazlasını beklemek de zaten abesle iştigal olur. Bu tartışma eksikliğini, biraz da ses duvarını aşan bir hızla gelişen “muhteşem 60’lar” ve onun devamı 70’li yılların yükseliş travması yaratmış olabilir. Belki Ataol Behramoğlu-İsmet Özel imzalarını en öne koyarak tanımlamaya çalışacağımız “1960’ların komünist şiir atılımı” (M. Bülent Kılıç), kaderimizi altüst eden bu enerjisini 50’lerdeki erken çıkışa borçludur. Hüseyin Cöntürk’ün, büyük müdahalesini 1950’lerde hazırladığını, Edip-Turgut-Cemal genç üçlüsünün de buradan nemalandığını, yani bu iklimin çocuğu olduğunu bilmeyen yok. Ama soru yine de ortadadır: Nasıl bir iklim vardı ve biz bu iklimi, acaba, o dönemdeki şiirleri, edebi ürünleri yeniden ve yeniden okuyarak doğru tanımlayabilir miyiz?

Boşluk ortada duruyor. Bugün Türkiye çökerken, edebiyatındaki belirtilerin ve çürütücü genlerin kökenlerini sadece edebiyatın veya diğer sanat pratiklerinin içinden çıkaramayacağımız, bulamayacağımız anlaşılıyor. Toprağı bol olsun, Carl von Clausewitz’ten mülhem bir iddiayla sınırlayalım tezimizi: Sanat, siyasetin farklı araçlarla devamıdır ve her durumda, egemenlerin, düşmana kendi iradelerini kabul ettirme çabasını içerir. “Sanat politolojisi”, böyle.

Ne demek mi istiyoruz?

Önce şunu: Edebi bir çöküşün kaçınılmazlığını, diyelim gen kodlarını çıkarmak istiyorsak, edebiyatın dışından bazı şeylere, ekonomiden siyasete kadar uzanan değişik alanlardan dışsal yardımlara ihtiyacımız var. Bu yardımlardan birini, genç bir akademisyen, kısa bir süre önce Türkiye’deki düşünce hayatının gen haritasını çıkarma hırsıyla ve bir başka alana göndermelerle yapmış görünüyor. Şimdiye kadar atılan adımlardan çok farklı bir yere doğru yürümemizi sağlayacak bir kitapla karşı karşıyayız. Mükemmel bir entelektüel çerçeve, daha önceki on yıllarda hazırlanmış çerçevelerin bilgisi ve kısmen de -gereğinden fazla kibar, hadi diyelim “akademik”- inkârından doğan, bugüne kadarki en doğru tablo önümüzde kitap halinde duruyor. Kendisinden önceki devlerin sırtına çıkıp geriye ve ileriye bakabildiği ya da daha önceki beyinlerin hepsini kendi beyninin hizmetine almayı başarabildiği için bu sonuca ulaşmış olmalıdır.

Araştırmacı-yazar Dr. Cangül Örnek, kısa sayılabilecek bir süre önce yayımladığı “Türkiye’nin Soğuk Savaş Düşünce Hayatı” başlıklı kitabında, Türkçedeki fikir hayatını harmanlıyor ve dolayısıyla Türk edebiyat tarihinin yeni bir gözle irdelenmesi için mükemmel bir çerçeve metin sunmuş oluyor. Gerçi yazarımızın böyle bir iddiası ve talebi olduğunu ilk adımda söyleyemeyiz. Ama ortadaki metin, Türk edebiyatına yönelik birçok meseleyi yeniden harmanlamak için elimizde yeterince veri biriktiğini gösteriyor. Bu kitabı, çöken ve toplumumuzu da çökerten Türk edebiyatı üzerine düşünürken aklımızın arka odalarında kullanıma hazır bekletmek zorundayız.

Düşünce tarihinde genetik sorunu

Daha başka yerlerde ve belki daha geniş bir tartışma açmak üzere, burada bazı başlıklar üzerinden Türk edebiyatının altyapısına veya gen değişim haritasına yönelik kimi görüşlerimizi özetleyebiliriz.  Dr. Örnek’e göre Türkiye’deki düşünce tarihi, cumhuriyetin kuruluş kodlarına da sinen iki meseleyle belirleniyor. Aydınlanmacı ve ileri bir kurgu olduğu inkâr edilemeyecek olan “1923 Projesi”nde, maalesef, sınıf mücadelesi reddedilmekteydi ve cumhuriyeti ileriye taşıyacak sol siyaset üzerinde de akıl almaz bir baskı kurulmuştu. Örneğin Türkiye, antisovyetik tutum açısından, Batılı güçlerden çok önce işe başlamıştı. Bunun edebiyatımız üzerinde nasıl bir etki yarattığını sadece Nâzım’ın hayatına ve onun öğrencilerinin kaderine bakarak da saptayabiliriz. Bu darlık, Türk edebiyatının serpilmesini engellememiştir diyebilir miyiz? Yani Türkiye’deki Sovyetler Birliği ve komünizm düşmanlığının “yerli“ karakteri hepimizi şaşırtırken, bunun edebiyatımıza hiç yansımadığını, onu kesinlikle etkilemediğini nasıl ileri sürebiliriz? Kuşkusuz bir itiraz vardı ve o itiraz da zaten Garip ve İkinci Yeni gibi “burjuva akımları” bile içermekteydi. 1980 yılındaki askeri darbe kolay bir zafer kazandı, bir tepki görmedi. Türkçe edebiyat, ne “cirmi” ne de “cürmü” kadar bir yer yakabilmiştir.  Cirmi, yani kapladığı hacim küçüktü, cürmü ise galiba neredeyse yoktu.

Dr. Örnek, kitabı boyunca, mükemmel bir akıl yürütme ve örnekler eşliğinde, ABD ile Soğuk savaş işgalinin, sonuç almak için Türkiye’de neredeyse pek çaba göstermediğini işliyor. Türkiye’nin Federal Almanya ile birlikte en acımasız iki Soğuk Savaş cephe ülkesi veya tetikçisi olduğunu, bu kitap sayesinde bir kez daha tartışabiliyoruz. Belki Mustafa Kemal’in kendisi değil, ama ondan sonra bu cumhuriyetin dibini dinamitleyen tüm “Kemalist” kadrolar ve onların sözde karşıtı “İslamcı siyaset”, ABD’ye her anlamda teşneydi. Sovyetler Birliği’ne ise tüm kapılar kapatılmıştı. İrrasyonel bir delirium içinde toplumun sorunsuz güdülebileceği sanılıyordu:

“Çok partili sisteme kendiliğinden geçen, liberal iktisat politikalarını büyük bir kararlılıkla uygulamaya geçiren Türkiye’nin modernleşmeciler gözünde bir başka artısı, ülkedeki güçlü antikomünizmdi. Antisovyetik tutumlarını her vesileyle dışa vuran siyaset sınıfı, komünistlere karşı yürütülen 1951 tevkifatı, sendikalar ve sol siyasi partilere gösterilen tahammülsüzlük, savaş sonrası dönemde sergilenen amansız antikomünizmin birkaç örneğiydi. Bu örnekler Türkiye’nin Batı karşıtı, hatta Sovyetlere meyleden atmosferin dışında kaldığını gösteriyordu.” (Cangül Örnek, Türkiye’nin Soğuk Savaş Düşünce Hayatı, s: 168.)

Antikomünist Türkiye’nin, reel sosyalizmin yıkılmasından, yani 1989’dan sonra varlığını sürdürmesi sadece tuhaf bir tesadüftü ve Türk edebiyatının düzeysizliği, içindeki sosyalist fırtınanın çocuğu sayılması gereken istisnalar bir yana bırakılırsa, bununla da yakından bağlantılı olmalıdır.

Böylesine belirlenmiş bir fikir dünyasından, aykırı, derinlikli bir itiraz, dolayısıyla katkı üretebilecek bir edebiyat doğması kolay olur muydu?

Örnek çok: Psikolojinin semptomatik gelişimi, daha doğrusu Amerikan psikolojisinin Türkiye’ye giriş macerası, birçok diğer alana da yansımamış olamaz.  Dr. Örnek, bir tür ithalat-ihracat modeli çerçevesinde, Batı ile onun antikomünizmini almak ve hatta yeniden üretmek anlamında pek verimli bir tarla olduğumuzdan söz ediyor: “Kuşkusuz sosyal bilim çalışmaları arasındaki evrensel etkileşimin ötesine geçen bir tür 'ithalat-ihracat' modeli, her sosyal bilim disiplininde birtakım sakıncalar doğurur.” (Cangül Örnek, a.g.e., s: 210.)   

Cangül Örnek, Türk fikir dünyasının ve siyasetinin bir büyük farklılık taşımadığını çok dikkatli bir dille belirtirken, gerçekten haklıdır, peki Türk edebiyatının bundan bağımsız olduğunu kim söyleyebilir? Gerçi “Bağımsız Türkiye” diye bağıran sosyalistler ve bu doğrultuda edebiyat yapan bir kesim yok değildi. Batı demokrasisinin veya emperyalist demokrasinin iğvasına kapılmadıkları sürece önemli müstahkem kaleler de kurabildiler. Ama etkileri kısıtlı oldu. Bugün Türkiye bitmiş bir ülke ve cumhuriyet konumunda (“failed state”) ise, geçmişindeki bu ağır yükün de büyük payı vardır. Kuşkusuz bazen tek bir istisna bile akışın yönünü tersine çevirebilir. Bunu hatırlatacak kadar güçlü arayışlara görkemli 60’larda hiç rastlamamış değilizdir. Eğer Nâzım’ı bir an için konu dışı bırakırsak, 1960’larda onun çizgisine sadık, bağımsızlık tutkunu sosyalistlerin edebiyata müdahalesinde genel çizginin sarsıldığını yine de düşünmek zorundayız. Ona dönmek için değil, çünkü aman aman bir zenginlik yok geçmişimizde, ama itirazın çok daha yaratıcı sonuçlar verebileceğini düşünerek... Kemalizmin arınmasını ve sosyalizme ulanmasını isteyen 60’ların ve 70’lerin genç edebiyat insanları, uzun süre böyle bir ithalat acentalığını reddetmeye çalıştılar. Bellerini kıran, “Belge’li Birikim gericiliği” oldu: Liberal sürü, Murat Belge üzerinden sola bulaşmıştı, yani solun içine kaçmış ve çürütmeyi başarmıştı: Bugünkü “AKP Türkiyesi”nin ve edebiyatının gerçek sahipleriydiler. 

Kemalizm ile İslamizm ortaklığı?

Türkiye ve üzerinde iyi düşünülmemiş bir kemalizm ile İslamcı akımların bazı ortaklıkları acımasızdır.  Dr. Örnek, bu paralelliklere, Türkiye aydınlanmasının tarihsel haklılığına sahip çıkarak, ama çok dikkatli bir dille de bugünkü yıkımı hazırlayan cumhuriyetin kuruluş kodlarındaki çürüklüklere (piyasacılığın ürünü genetik hatalarına) dikkat çekerken, işaret ediyor. Kendimizi aldatmayalım: Türk siyaset sınıfı da bugünün İslamcıları ve onların dedeleri de sömürgeciliğe karşı falan değillerdi. Bağımsızlıkçı da değillerdi. Bu tutumun somut örneklerini siyaset sınıfı ve uzantılarında göremiyoruz. Herkes, kemalistler, İslamcılar, liberaller, Rus düşmanlığında ve SSCB’yi vurma konusunda, Batı’nın ileri karakolu olma hırsı içinde birbiriyle yarışıyordu. Kendilerini vuruyorlardı.

Böyle bir ortamda asıl ihtiyacını duyduğumuz bir “karşı edebiyat” yaratmak ne kadar mümkün olabilirdi?  Ya cumhuriyeti çöküşten kurtarmak? Dr. Örnek, 1950’leri çizerken bir cerrah acımasızlığı ve haklılığı içindedir: “Soğuk Savaş antikomünizmini ve Anglosakson liberalizminin senteziyle belirlenen yeni ideolojik atmosfer, Türkiye düşünce dünyasında derin izler bıraktı.” (a.g.e., s: 256.)

1950’lerin unutulmaz “Forum” dergisini işlediği bölümde de, bu etkili yayını şu sözlerle betimliyor: (Forum) “Batı tipi liberalizmle uyumlulaşmış bir Kemalizm arayışındaydı (...) böyle bir melezleşmeyi Türkiye’de komünizmin alternatifi olacağı için de savunmaktaydı.” (a.g.e., s: 284.)

Kitabın girişindeki saptama, son derece akıl açıcıdır: “Böylece, Doğu’nun Batı’ya benzememesini mutlaklaştıran klasik oryantalizmin yerini, Batı’nın norm ve model kabul edildiği, değşimin Batı’ya benzemek olarak uygulandığı oranda olumlandığı Soğuk Savaş oryantalizmi almaya başladı.” (a.g.e., s:27.)

M. Bülent Kılıç’ın “Saklı Rönesans” kitabındaki vurguyla, 1960’ların genç ve komünist edebiyat çıkışı bu iklimde doğdu, serpildi. B. Sadık Albayrak, 2015’teki iki kitabında, “Cinayet Olan Edebiyat” ve “Düşkıranlar”da,  geçmişimizdeki gerçekçi hazineye dikkat çekerken, ister istemez bu iklimi de nitelemiş oluyor. Gerçekten bu diyalektik etkileşimi yeniden çözümlemek zorundayız.

50’lerin edebiyatına yeniden bakılmalı

“Türkiye’nin Soğuk Savaş Düşünce Hayatı” gerçek bir hazine; hele hele M. Bülent Kılıç ve B. Sadık Albayrak’ın sözü geçen kitaplarıyla eşzamanlı okunursa: Hem zengin ve yerini bulmuş bir kaynak taraması içeriyor, hem bulunan kaynakların yeni ve birikmiş bilgi/bilinç eşliğinde yeni sorularla zenginleştirilmesini örnekliyor, hem de daha yeni kaynakların peşine düşüp onları bu yeni göz ve bilgiyle yeniden değerlendirme iştahımızı kışkırtıyor. Asıl önemlisi, siyaseti de içeren düşünce dünyamızdaki tuhaf eşitsiz gelişmeyi belirginleştiriyor: Türkçe edebiyatın en zengin ilk on yılı, 1945 sonrasında, antikomünist ve antisovyetik bir histerinin içinde filizleniyor. 1950’lerden söz ediyoruz. Sistem, kendi edebiyatını ve muhalefetini de doğuruyor. İkinci en zengin on yılın ise 1960’lar olduğu, fakat 50’lerdeki büyük edebi yükseliş karşısında daha mütevazı bir resim verdiği söylenebilir. Yalçın Küçük’ün aklımıza kazıdığı tanımla “görkemli 60’lar”, 50’lerdeki iklim iyice kırılıp yeni ve daha ılıman bir iklimin, bu kez sosyalizmin çeşitli renkleri eşliğinde 70’lere uzandığı bir zamanın adı oldu. Ama bir kurtuluş reçetesi içerdiğini hiç söyleyemeyiz. Dr. Örnek’in kitabı, tüm kolaycı etiketleri yürürlükten kaldırabilecek bir enerjiye sahip. “98’liler görev başında demek ki” diye düşünme hakkımız doğuyor: Büyük çürümenin içindeki umut kıvılcımlarından biri, diyelim.

Cumhuriyet aydınının Osmanlı ile bir süreklilik içinde olduğunu kaydeden Örnek, bu kitabıyla, bizim tartışma konularımıza da tam orta yerinden müdahale etmiş oluyor. Çürümüş Türkçe edebiyatın ve çöken Türkiye Cumhuriyeti’nin kaderini, kuruluş hataları, genetik bozuklukları, antikomünist histerinin bu aydınlanmacı girişimi nasıl için için çürüttüğünü daha kolay görüyoruz. Kitabın serptiği ışıklardan ve dikkat çektiği gölgelerden hareketle, gerçekten yeni bir edebiyat tarihi yazmak ve çöken bu cumhuriyetin temelleri üzerinde yeni, sol bir cumhuriyet denemek zorundayız. Buradan bir başka edebiyat çıkmaması düşünülemez. Denemezsek, sonumuzun nasıl olacağını, 1990’lardaki Yugoslavya coğrafyasından Arap coğrafyasına, ondan da beteri bugünün Doğu ve Orta Avrupa coğrafyasına bakarak kestirebiliriz.

can-002.jpg

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    İlgili Haberler
    Diğer Haberler
    123456
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)