• BIST 106.825
  • Altın 146,023
  • Dolar 3,5179
  • Euro 4,1308
  • İstanbul 23 °C
  • Ankara 16 °C
  • İzmir 25 °C
  • Adana 24 °C
  • Antalya 21 °C

Acının rengi olarak 'kırmızı'

Acının rengi olarak 'kırmızı'
Polat Özlüoğlu'nun gerçeği edebiyat katına taşıyan öykülerinde, kırmızı aşkın değil, savaşın, genç ölümlerin, isyanın ve acının rengi… Özlüoğlu’nun “Günlerden Kırmızı” adlı öykü kitabı, Nota Bene Yayınları’ndan çıktı.

Özgün Ergen

Kişisel başarı ve mutluluk öykülerinin, eğlencelik olanın durmadan dayatıldığı, vitrinlerin yapay ışığına kapılmaktan insanların giderek körleştiği bir çağda, bazı karşılaşmalar önemlidir.  Bu bir kitapsa üstelik,  bu kitap piyasa edebiyatının “al, oku ve tüket” döngüsünün uzağında, farkındalığı ve tüketilemez olanı imliyorsa çok daha önemli.

Günlerden Kırmızı’yı okuduğumda, her iyi kitap, edebiyattan yana biraz daha umutlu olmayı sağlıyor, dedim kendime. Sait Faik, Sabahattin Ali, sonra Bilge Karasu hep bunu yaptılar. İyi bir kitabı okuduğunuzda,  dünya olduğundan daha iyi bir yer olmaz, ama bir kitap dünyanın daha çok farkında olmanızı sağlayabilir.

Polat Özlüoğlu’nun öykülerinde gördüğüm ve bence kitabın asıl özelliği, yazarın gerçekliği algılama biçimi, farkındalığı, öykülerinde zamanla kurulan kökensel ilişki ve bu çağda sıklıkla silip yok edilmek istenene direnmesi oldu.

Bu kitapta bugünlerde piyasa yazarlarının yapıtlarında sıklıkla yer bulan boşluklara yer yoktur:  Unutmak, uyum sağlamak, büyük çarkların içinde eriyip tükenmek, devasa boşluklar yoktur. Edebiyatı dil oyununa indirgeyen bir bakışa bu kitapta rastlamazsınız.  Öyküler, belleğe seslenir. Hem kişisel hem de coğrafyanın belleğine. Acılar kolektif bir seslenişe, bir çığlığa dönüşür. Hepimizin çığlığı olur. Cezaevlerindeki işkenceler, Soma işçileri, Gezi, çocukken evlendirilmiş olanlar, Dersim, Maraş, Cumartesi Anneleri…  Farklı zamanlarda gerçekleşmiş olaylarda ortak olan her birinin aynı “mekanın,” “coğrafyanın” acıları. Sanat, öncelikle “empatik” bir ilişki kurmaksa, bu öykülerin yaptığı da budur. Fakat toplumun yalnız bir yansıması olarak değil, yaşanmış olana, insani olana, çok şaşırtıcı, herkesin bakmadığı ya da bakamadığı bir noktadan bakarak.

Kitabın daha ilk öyküsü, “Sen Yoktun Daha”da böylesi bir algıyı görürüz.

“Bak gözlerimi açtım. Kirli duvarlar üstüme üstüme eğilmiş, sarı lamba kendini çoktan asmış tavana, kapı ikiye ayrılmış üzüntüden, gölgeler yok artık, hepsi parmaklıklara tutunmuş, pencerelerin ağzı yüzü kaymış, yerde değilim ben, beyaz bir çarşaf mı bu? Ama ben kirliyim. Ellerim kıpırdamıyor, ayaklarım buz, bedenim taş. Kalbim atıyor mu? Duymuyorum. Belki de sağırım. Kalksam, ayaklansam, yürüsem biraz. Neden bembeyaz her yer, neden yatıyorum burada? Aç değilim, hiç değilim. Susuzum sadece. Uykum var biraz, uyusam, uyansam, uyusam, uyansam, uyusam, uyusam. Kaybolsam. Kimse görmese, bilmese beni. Unutsa, unutsam adımı, kendimi, her şeyi, unutabilsem. Zaman izin verir mi unutmama? Unutsam, uyansam…” (s.13)

İşkencelerin, politik işkencelerin, birey üzerine etkisinden çok söz edildi şimdiye dek. Peki ya işkencenin, işkence görenin “algısına” yaptıkları, “beden”imizde “bilincimizde” olanlar? Beden unutmaz. Yazar bu noktada öyle bilinçli sözler kullanır ki defalarca elektrikle, kablolarla, türlü şekilde işkenceler gören kadına bu sözleri söyletir: “Uyusam, unutsam.”

Bu sözler, biz okura bir uyarıdır. Bu sözlerin okuyucuya yansıması şudur: “Bunlar yaşandı. Ama sen sakın bunları unutma olur mu? Hep hatırla. Silme belleğinden, hafızandan.”

Yazarın gerçeklik algısı, bu kitaptaki öykülere “kırmızı” rengini verir. Ama gerçeklik, basit bir yansıtma değildir. Yazar, gerçekliği tutup getirmez. Gerçeklikle arasında böyle bir “mesafe” yoktur çünkü. Aynı şekilde, yaşanan çağ ile yazar arasında da bir mesafe yoktur. Yaşadığı çağın bir tanığı değildir bu yüzden yazar, böyle olabilmesi için yaşadığı çağla arasında bir mesafe olması gerekirdi. Yazar, gerçekliğin içinden geçmektedir ve gerçeklik artık onun içindedir. Şiirsellik ve gerçeklik arasındaki bağ, şiirselliğe de gerçekliğe de daha yakından bakmayı sağlar. Çocuk yaşta evlendirilen Mükâfat’ın öyküsü, Cumartesi günleri annesiyle abisini arayan ve hep abisinin hayaletiyle büyümüş, kapı eşiklerinde ilgisiz, sevgisiz bırakılmış bir küçük kardeş, Maraş’ta evlerinin kapısına çarpı işareti konduğu için bütün sayıları “toplayıp çıkaran” ama asla “çarpamayan…” Bir yönüyle Egon Schiele’in, Bacon’ın tablolarını çağrıştırıyor öyküler; şiddet, bedenin deformasyonu, parçalanmanın tıpkı Schiele’in, Bacon’ın tablosu gibi canlandığını görüyoruz.

Uyku ve uyanıklık, ileriye ve tersine akan saatler, hep bir karşıtlık çemberi içerisinde buluşuyor. Uyku uyanıklığa, tersine akan saatler, tersine akan saatler, ilerlemeye bir çağrı oluyor. Acının öznesi, bu öykülerde “unutmak” için “uyumak” istemektedir. Oysa okur için tam tersi geçerlidir. Madenci Ahmet’in aklından geçenler, yazara bunu söyletir. Aşk ve dostluk, kıyımların, kötülüğün olduğu bir dünyanın umudu olur. Umut hep olacaktır.

“Saatler birbirine dolandı. Akrep yelkovanı yedi. Sonra uzaklardan sesler gelmeye başladı. Ömer’in dudaklarında harfler, kelimeler, cümleler, Ahmet’ten emanet dizeler pusuya yattı. Avuçlarında sımsıkı tuttuğu bir çift el vardı. Yumdu gözlerini. Uyandığında aklında o dize, yanı başında Zarife vardı ama Ahmet’i arandı gözleri, elleri, dudakları. Beyhude…

Tersine kurulmuş saatler gibiyim

Her daim seni vuruyor yüreğim.” (s.62)

Kitaba adını da veren kırmızı renk, somut, gerçek ve keskin olana işaret eder. İki arada bir derede olma halini, kararsızlığı barındırmaz kırmızı. Kırmızıda her şey yoğundur. Kırmızı ısrardır. Mesela siyah da böyle bir renktir.  Geçişli değildir. Tavır içerir. Güne kırmızı rengini veren, yaşanılanın keskinliği ve somutluğudur aslında.

Bu kitaptaki öyküleri irili ufaklı oklara benzetiyorum. Bazen kısa, bazen uzun mesafeye atılan ama daima hedefe odaklanan oklar… Ok keskinliği, somutluğu, kesinliği imliyor. Polat Özlüoğlu’nun öykülerinde keskinliğini giderek artıran oklar, kitap ilerledikçe bir labirente dönüşüyor.  Labirente dalıyoruz...  Labirent karanlık, korkutucu, acılı… Peki ya labirentten çıkış var mıdır?

Polat Özlüoğlu’nun kitabı, labirentin ardını, ötesini de gösterir. Kitabın bir önemli özelliği de budur. Acılar nasıl yaşanıyorsa, kötülük nasıl kol geziyorsa dünyamızda, nasıl zavallıysak, bu bataklıktan öyle çıkmalıyız der. Zaman kötüden yanadır ama eskimeyen, zamana direnen bir şeyler hâlâ vardır. Bu, insanın tükenmeme umududur.

Kitapta saatler, hem zamanı gösterir hem de zamanın ötesine akar bu yüzden. Zamanın içinde ve ötesindedir. Şimdiyi, geçmişi, hatta şimdinin içinde geçmişi anlatmasıyla zamanın “içinde”, çağı herkesin hemen kavrayamadığı, kavrayamayacağı bir yönüyle anlatmasıyla ise “ötesinde”dir.  

Polat Özlüoğlu’nun öykülerini okuduğumda gerçekliğe, yaşanılana çok yönlü bakmanın mümkün olduğunu görüyorum. Bence, iyi bir edebiyatın sağladığıdır bu.

h-003.jpg

Polat Özlüoğlu, Günlerden Kırmızı, Notabene Yayınları, Ankara, 2015.

 

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    İlgili Haberler
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)