• BIST 107.212
  • Altın 151,535
  • Dolar 3,6828
  • Euro 4,3280
  • İstanbul 25 °C
  • Ankara 18 °C
  • İzmir 25 °C
  • Adana 31 °C
  • Antalya 29 °C

AKademik saldırı

Deniz YILDIRIM

Deniz Yıldırım  @denizyildirim79

Neredeyse 10 gündür Akademisyenler Bildirisi üzerinden Saray Rejimi’nin yürüttüğü kampanyayı izliyor, dinliyoruz. Hakaret, hedef gösterme, mafyanın “kan banyosu” tehditleri, sabaha karşı pilot bölge seçildiği açık olan iki ilde gözaltı operasyonları. Sürüyor. Biz de nedenlerin izini sürelim. “Ne Yapmalı?” boyutuyla da bitirelim.

Bir bildiriyi, imza metnini beğenmez, eksik, yanlış, hatalı bulabilirsiniz. Eleştirebilir, çürütebilir; sözü sözle, düşünceyi düşünceyle karşılayabilirsiniz.

Böyle olmadı; olamaz da. Zira Saray Rejimi ideolojik önderliği yitireli çok oldu. Hegemonya sadece denetlenen taban üzerindeki ikna kuvvetiyle değil; karşıtlar üzerindeki pasifleştirici etkiyle de ölçülür. Oysa “darbelerle, statükoyla mücadele” yalanı etrafında ördüğü “liberal” anlatı çöktüğünden ve en çok da Gezi’den beri; AKP’nin karşıtlar üzerinde ideolojik etkisi silindi; bu üstünlüğü yitirdi. Dolayısıyla “düşünceyi düşünceyle karşılama” liberalizmi; fazlaca iyimser. AKP’nin aydını yok; karşıtlarına karşı elde kalan tek seçenek biraz Alev Alatlı, biraz Tuğçe Kazaz; ama çokça Silivri, fazlaca sopa. Medyada yaşananlar bunun aynası.

Bu bir neden; karşıtlarını fikir alanında karşılayabilecek; geriletebilecek araçlardan yoksun olma; bu alandaki üstünlüğü yitirmiş olma. Fakat sabah akşam organize bir şekilde yürütülen, birçok kişinin “bu kadarını beklemiyorduk” şaşkınlığıyla ele aldığı saldırıyı tek başına açıklamaya yeter mi? Yetmez.

Görünen Neden, Gizlenen Neden

Her olayda bir görünen neden, bir de gizlenen neden var. Görünen neden; gösterilen, sunulan nedendir. Gerçekliği yansıtıyor mu; buna bakalım. Gösterilen neden “millilik”; yani imzacı akademisyenlerin “milli ittifak”a aykırı tutum alması. Yani bütün bu kızgınlık, öfke için gösterilen neden “milli olmama”. Bunu geçelim. 50’li yıllarda NATO’ya girmek, Coni’ye yaranmak için Kore’ye Mehmetçik’i yollayan; Amerikan çıkarları için Mehmetçik’i feda edip sonlara doğru sıkışınca Vatan Cephesi kurmaya çalışan bir sağ-pragmatik gelenekten söz ediyoruz. Dolmabahçe’de 6. Filo’yu protesto eden gençliğe saldıran; Amerikan askerinin sopası olmayı gelenek gören; Irak işgali öncesinde “Amerikan askerinin sağlığına duacıyız” mektupları döşenen bir anlayış.

Daha birkaç yıl önce “her türlü milliyetçiliği ayaklar altına aldık” ifadeleri gazete arşivlerinde duruyor. Çökmüş Suriye siyasetinde ülkeyi maceraya sürüklemek için Mehmetçik’in nöbet tuttuğu türbeye “attırız üç beş füze” diyenlerin “sır küpü” sözleriyle el üstünde tutulduğu da kayıtlarda.

Bildiri’de geçen ifadelerin belki daha fazlasını, başkanlık hesabı bozulana ve Suriye planları tutmayana kadar AKP cenahında kim varsa onların söylediğini de biliyoruz. Öyleyse bu “milli-milli olmayanlar” zıtlığına yerleştirilen saldırı kampanyasını bu eksenden okumak; sadece gösterilenle ilgilenme hatasını da beraberinde getiriyor.

Gelelim gerçek nedenlere. Biliyoruz: 7 Haziran’a kadar Kürde Kur’an gösterme siyaseti tutmadı; 7 Haziran’dan beri Türk’e bayrak gösterme; bayrak ve “millilik” etrafında yeni ittifak-koalisyonlar kurma siyaseti izliyor AKP. Ve bunun tuttuğunu 1 Kasım’da gördü. Şimdi karşıtlarının her hatasından, eksiğinden ya da hamlesinden bu alanları temizlemek, tasfiyeyi bu alanlara doğru genişletmek ve yeni mevziler elde etmek için fırsat yaratıyor. Bir yandan süreklileşmiş bir “iç düşman” hedefleştirmesi üzerinden bu alanları tasfiyeye hazırlanırken; diğer yandan yeni ittifaklarını sıkılaştırmaya; başkanlık siyaseti yolunda kemikleştirmeye çalışıyor. Gizlenen gerçek bu iç içe geçen ikili karakterde gizli. İttifaklarını kemikleştirmek; milliyetçi-faşist cephe siyaseti etrafında en geniş kuvveti toplamak, toplanan bu kuvveti adım adım “iç düşman”a karşı “başkanlık diktası”na taşımak ve bu arada buradan alınan kuvvetle karşıtları tasfiye, sindirme, korkutma ve sözü anlamsızlaştırma siyasetini kamuda iyice yerleştirmek. 7 Haziran’dan sonraki her hamlelerinde bu ikili karakter mevcut; şimdi de sürüyor.

Bildiri’nin eksiğini, hatasını ayrıca tartışırız. Ancak asıl olan şu: akademiye dönük saldırıda bildirinin içeriği meselesi çoktan aşılmıştır. Uzun süredir akademiye karşı medyadakine benzer bir tasfiye harekatı planlayan AKP, arkasındaki kitleleri bu tasfiyeye katacak bir malzeme, mazeret bulduğu anda yükleniyor ve yüklenmeyi sürdürecek. Öyleyse bu meseleyi; mesela daha geçen ay ODTÜ’ye karşı “mescit” tartışması üzerinden yürütülen kampanyayla da ilişkili görmek; üniversitelere, bilime karşı saldırı dalgasının içinde konumlandırmak; sürekliliği içinde ele almak daha doğrudur. Bunu yapmak; bir yandan üniversitelerin meseleyi başka bir düzlemde tartışmasına yol açacak; diğer yandan daha geniş toplumsal kesimlerle irtibatlanabilecek bir muhalif yan yana geliş çizgisini de öne çıkarabilecek. Evet, üniversitelere saldırının bir içeriği vardır; fakat bu içerik, “sunulan”ın ötesindeki bütünlüğü ve devamlılığı içinde kavrandığında, bilime, aydınlanmaya, özgür düşünceye karşıtlıktır.

Ve bu noktada bu geniş zemini görmeden yapılacak en büyük hata; kendisini “devlet-millet” ekseniyle özdeşleştiren bir siyasetin muhaliflerini yerleştirmek istediği pozisyona sıkışmak; siyaseti tam da Saray’ın istediği zıtlığı sürdürecek şekilde “AKP-Kürt Hareketi” kamplaşmasına hapsetmek olur ve olacaktır. İhtiyacımız bir yanda sokaktaki çocuğunun cenazesini alamayan ananın; diğer yandan naylonla çevrilmiş, sıvasız evinde “doyamadım kuzuma” diyerek feryat eden asker, polis şehit annesinin sesine ses olmak; şiddete karşı “söz”ü, “siyaset”i, yeni bir kurucu siyaseti en geniş zeminde örebilmektir.

Öyleyse, “Ne Yapmalı?”

Açık olan gerçek şu: AKP medyada, düşünce-fikir ve ideolojik yeniden üretimin özel alanında baskılarla, operasyonlarla sağladığı tasfiyeyi ve korkuyu kamu alanında kalanlara doğru genişletmeye hazırlanıyor. Öğretmene; akademisyene, sağlık emekçisine; özetle gidişe itiraz eden, muhalif sesinden, sözünden sakınmayan ve AKP’nin istediği ideolojik-siyasal yeniden üretime direnen kamu emekçilerine doğru. Saldırıların gerçek nedeni budur; bu bütünlük ve devamlılık içinde kavranmalıdır.

Erdoğan’ın “bunların sesi fazla çıkıyor” sözü bu anlamda her şeyin özeti. “Paralelle mücadele” gerekçesi altında kamu emekçilerinin güvencesini ortadan kaldırmaya hazırlandıklarını, bu yıl 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’nu değiştirmeyi planladıklarını ilan ettiler. Ardından üniversiteler açısından ODTÜ’ye dönük saldırı ve şimdi bir tasfiye harekatı niteliği kazanan Bildiri sonrası yaşananlar. Hem zamansal olarak üniversitelere dönük saldırıları, bilime-aydınlanmaya karşı atakları bir bütünlük ve süreklilik içinde kavramak; hem de kamuda diğer alanlarda 657 değişikliğiyle yürütülecek tasfiye dalgasına karşı üniversiteye sıkışmayan, kamu emekçilerinin ve genel olarak emek hareketinin diğer örgütlü güçleriyle birleşip bir dikta-gericilik karşıtı, bilim-aydınlanma-özgürlük ve iş güvencesi zeminine doğru genişlemek AKP’nin dayattığı sıkışmadan kurtulan ve saldırıları püskürtecek bir hat için zorunlu ve hayati. “Ne Yapmalı?”nın yanıtı şimdilik bu.

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)