• BIST 106.239
  • Altın 160,342
  • Dolar 3,8713
  • Euro 4,5671
  • İstanbul 12 °C
  • Ankara 3 °C
  • İzmir 12 °C
  • Adana 14 °C
  • Antalya 12 °C

AKP ile Atatürkçülük saati

Deniz YILDIRIM

Dün 10 Kasım’dı. Atatürk’ün ölümünün 79. yıldönümü. Saygı ve rahmetle anıyorum. Yıldan yıla artan sevgi, özlem ve minnet duygusunun farkındasınızdır. Tarihsel olarak hayatın akışını arasız devrimlerle hızlandıran büyük devrimci için her yıl hayat bir dakikalığına duruyor. Diyalektik yasası bu, tarihin ironisi. Fakat her yıl o bir dakika dışında kalan 525 bin 959 dakikada hayatı hızlandırıyor muyuz? Yasanın eksik bıraktığımız yanı da bu.

Dün bir de yeni tartışmamız oldu. AKP yetkilileri, Cumhuriyet Devrimi Saray egemenliğine karşı gerçekleşmemiş gibi Saray’da yaptıkları anma konuşmalarıyla “Atatürkçülük yapılacaksa onu da en iyi biz yaparız” taktiğine geldi. 

Bu durumda AKP Kemalist mi oldu? 

Gerçekçi bir tartışma; özellikle de Türkiye’yi Satürn’den, Neptün’den ya da Mars’tan takip ediyorsanız. Olgusal olarak görevi Cumhuriyet Devrimi nitelemesinde özetlenen toplam dönüşümleri geriye döndürmek olan bir iktidarın Kemalist olamayacağını herkes biliyor. AKP Kemalist değil elbette; fakat AKP Cumhuriyet’i yeniden keşif anlamında kitleleri Kemalistleştiren bir parti. Etki, tepkiyi kuvvetlendiriyor. Kötüye gidiş, özlemi yükseltiyor. Öyleyse bizi ilgilendiren, 5 yıl önce Atatürk’e hakaretin siyasal rekabet konusu olduğu ortamdan bugün tam tersi taktiğe niye gelmek zorunda olduklarını tartışmak. Bu taktiği zamanlaması ve olanaklarıyla kavramak.
AKP neden Atatürk’e sarılmak zorunda kaldı, bu taktiğin anlamı ne, buna bakalım.

AKP Bu Taktiğe Niye Mecbur?

İlk uyarı: Siyasal İslam iktidar olmak, iktidarda kalmak ve stratejisini gerçekleştirmek için her türlü taktik manevrayı, esnekliği sergilemeye müsaittir. Bu yüzden 15 yılda her şey oldular. Liberal oldular, demokrat oldular, AB’ci oldular, Ilımlı İslamcı oldular, Natocu oldular, sosyal demokrat ve yeri gelince solcu oldular. Kimi zaman Avrasyacı, bir ara Yeni Osmanlıcı da olduklarını gördük. Şimdi de Atatürk bayrağını taşımaktan söz ediyorlar.
Görebildiğim kadarıyla bu durumu açıklayanların hakim tezi, 2019 seçimlerinde AKP’nin Atatürkçü oylara ihtiyacı olduğunu belirtmekten ibaret. Bu tez kısmen doğru ama yetmiyor. Bir dönem Atatürkçülük ile oy kaybedeceğini düşünen bir parti, şimdi Atatürkçü olmazsa oy kaybedeceğini düşünüyor. Şartlardaki değişme, AKP’yi savuruyor. Bu siyasal iklimdeki değişmeyle ilgili. 

Evet doğru, AKP elindeki yüzde 40’lara gerileyen kitleyi tutmak istiyor. Yoksa dışarıdan yeni oy alamayacağını biliyor. Öyleyse savunma hattını kuvvetlendirmek için böyle manevralara daha çok ihtiyacı olacak. Siyasal İslamcı AKP’nin bu ideolojiye dayalı doğal tabanı kendilerinin bile itiraf ettiği üzere yüzde 25’i geçmez. Yüzde 20-25’in üstündeki ekonomik seçmen kitlesinin de hoşnutsuzlukları artıyor ve bu hoşnutsuzları politik olarak kendisine çekecek alternatiflerin varlığından da endişeli. Fakat bu kısım, tablonun sadece bir bölümü.
Diğer yandan uluslararası ve bölgesel sıkışmalara ve dış politik yansımalara bakalım. Mesela Suud’da başlayan operasyonlara ve veliaht Prens’in “Ilımlı İslam’a geçiyoruz” açıklamalarına verdikleri aşırı tepkiye. İlginç değil mi? Bir dönem “Ilımlı İslam modeli” olarak ABD tarafından Ortadoğu’ya sunulan parti, yani AKP, bugün Suud’a niye bu kadar tepkili? Tepki Ilımlı İslamcı olmalarına mı, yoksa artık Ilımlı İslamcı olarak kendilerinin ABD tarafından sunulmamasına mı? Elbette ikincisine.

Çünkü Suud’un ABD desteğiyle yukarıdan ve sınırlı bir değişim hamlesi başlatmasının bölgesel rol değişiklikleri bakımından ne anlama geldiğini biliyorlar. Ayrıcalıklı ortaklar değişiyor. Peki bu durum AKP’nin dış politikasına nasıl yansıyor? Örneğin bugün AKP dış politikasına yön veren ana çizgi, Siyasal İslamcılık mıdır? 
Gördüğümüz kadarıyla Siyasal İslamcılık dış politikada teslim olmuş durumda. Bir yandan Batı’da yalnızlaştırılmış ve sıkıştırılan, diğer yanda yeni ittifaklara mecbur kalan AKP, daha ziyade İran, Rusya ve Çin hattıyla ilişkilenmeye; bu hattaki ülkelere yaklaşmaya çalışıyor. AKP’nin dış politikada Siyasal İslamcı çizgiden kopuşunu son Sırbistan ziyaretine bakarak anlamak bile mümkün. 

Bu kopuş, Siyasal İslam’ın uluslararası alanda yenilgisinin, dış politika doktrininin iflasının sonucu. 
Ve içeriye bakarsak şunu görüyoruz: Siyasal İslam’ın memleketin temel meselelerine çözüm olma imkanı kalmadı. Bütün reçeteleriyle çöken, yapay bir refah tablosunu daha fazla borçlanma ve kredi musluğuyla ve OHAL sopasıyla sürdürmeye çalışan bir iktidarla karşı karşıyayız. Reçeteleri çözülen Siyasal İslamcılık için en büyük avantajsa karşısında ulusal-halkçı bir yeni tarihsel blok örgütleyecek gerçek bir rakipten yoksunluk. Fakat diğer yandan, alternatif siyasal yükselişlerin de kapısı aralandı. Bu kapıdan bakınca AKP ne görüyor, orayı ele almak gerek.
Türkiye’de Siyasal İslam, Cumhuriyet’in giderek oligarşik bir karakter kazandığı ve halka sırtını döndüğü koşullarda, kitlelerin memnuniyetsizliklerini “laiklik karşıtlığı” üstünden politikleştirme stratejisiyle büyüdü. Yani ekonomik-sosyal olarak kaybedenlere kendine göre tutarlı bir politik reçete sundu. Sorunların kaynağında Cumhuriyet ve laiklik vardı bu bakışa göre. Hoşnutsuzlukları bu eksende politikleştirdi. Cumhuriyet çözüldükçe, Siyasal İslam büyüdü ve iktidar oldu. Rejimi de yeniden Saray merkezli olarak değiştirdi. 

Bugün memleketin bütün sorunlarının Cumhuriyet ve laiklik kaynaklı olduğunu söyleyerek iktidar zeminini genişleten Siyasal İslamcılık bu temel dayanaklarını yitiriyor. “Nesil yaratacağız” diye eğitimi ne hale getirdiklerine bir bakın. Bugün halkın en memnun olmadığı alanlardan birisi eğitim. Yani o maya da çözülecek. 
Ve dayanaklarını yitiren Siyasal İslamcılık karşısında şimdi en geniş zemin “Cumhuriyetçi minimum” adını verdiğim alana kayıyor. Yani hoşnutsuzlukları artan kitleler için Siyasal İslamcı iktidara karşı sosyal-ekonomik hoşnutsuzlukları yenilenmiş bir Cumhuriyetçilik temelinde politikleştirme ortamı doğuyor. Yeni Cumhuriyetçi mutabakat için şartlar olgunlaşıyor. Atatürk Cumhuriyeti’nin gerisine düşmeyecek, ilerisini düşleyecek bir mutabakat mümkün.
Bu alanı nesnel olarak AKP yarattı. Birincisi, Siyasal İslam’ı bir iktidar projesi olarak yıpratarak, çare olmadığını pratik olarak göstererek. Daha da sürecek. İkincisi, Cumhuriyet ve Atatürk karşıtı her hamlesiyle yıldan yıla Cumhuriyetçi-Atatürkçü kitleleri genişleterek. Soğuk resmi törenlerin yerini alan halkın cumhuriyet kutlamalarını; dün Anıtkabir’de “resmi erkan gitse de biz girsek” diye heyecanla bekleyen yüzbinleri, ülke genelinde Atatürk etrafında bir dakikalığına hayatı durduranları düşünün. Öyleyse AKP Kemalist değil, ama AKP Cumhuriyet’i yeniden keşif anlamında Kemalistleştiren bir parti. 

Ve dışarıda dayanaklarını yitiren AKP için içeride de bu sıkışma karşısında savunma haline geçmesi (kuvvet toplayana kadar) sözkonusu. Bu durum, yükselen Cumhuriyetçi dalgayı etkisizleştirmek kadar bu dalgaya bir süre için kapılmak anlamına da geliyor. 
 

Bize Düşen

Bu durumda bize düşen tutum ne olmalı?“AKP Atatürkçü olamaz” türü açıklamalarla uğraşmak yerine, AKP’nin iç ve dış sıkışmalarından yararlanarak Cumhuriyetçi hegemonya mücadelesini yükseltmek ve AKP’yi daha fazla o mindere çağırmak gerekiyor. Beşiktaş’ta, Şişli’de, İzmir’de Atatürk’ü mü hatırladı; biz de halkçılık etrafında AKP’nin güçlendiği ve hoşnutsuzlukların arttığı yerlerde yeniden Cumhuriyetçiliği güçlendirelim. Baskı mı oldu; kitlelere gösterelim. AKP o seslendiği kitleleri ikna edemez; Atatürk kitlesini bu kadar hafife almayın. Ama biz, sosyal-ekonomik hoşnutsuzlukları artan geniş kitleleri bugün yenilenmiş bir Cumhuriyet programı ve siyaseti etrafında politikleştirecek imkanlara hiç olmadığı kadar sahibiz. 

Her hegemonya mücadelesi, kavramlar ve fikirler üzerinde de bir mücadeledir. Bugün AKP’ye “Atatürkçü mü oldun?” diye sormak yerine; “tamam, şeker fabrikalarını özelleştirmekten vazgeçecek misin, memleketin kitabı olmayan binlerce okuluna çağdaş uygarlık yolunda kütüphaneler kuracak mısın?” diye soralım. “Cumhuriyet Saray’dan değil Meclis’ten yönetimdir; Meclis’ten yönetmeye var mısın?” diyelim. Elbette özelleştirecek, elbette kütüphane değil kindarlık götürecek, elbette Meclis’i bitirecek. Bunu biliyoruz; ama içerik mücadelesinde kuvvetlenmek, göstererek ve minderi kurarak olur. İçeride ve dışarıda Siyasal İslam’ın çözülme işaretlerini; karşısında yükselen dalgayı AKP görüyor, bir biz göremiyoruz. Göremedikçe karşısına cesaretle “yeni”yi çıkarmaktan kaçıyor, sloganlara sıkışıyoruz.
Ve bunu yaparken özgüvenli olalım. Halkı kazanırken “Cumhuriyetçiliğin aslı varken sahtesine gerek yok” fikrini bilince çıkaracak yollar izleyelim. AKP sadece seçim Atatürkçülüğü yapmıyor; alttan alta dinselleştirme hamleleri yaparken yükselen Cumhuriyetçi dalgayı da içeriksizleştirmeye çalışıyor. Ve belli ki daha yapacak da. Öyleyse “çelişkileri keskinleştirelim”.

Ama en önemlisi, genişleyen Cumhuriyetçi tabana her fırsatta çatmak yerine, kendi gerçekliğimizle yüzleşelim. Yükselen bir Cumhuriyetçi dip dalga var ve bu dalgayla frekans tutturamayan, bu dalgayı kurucu siyasal hedeflere katamayan bir sorun hali varsa, kitleleri değil kendi apolitikliğimizi eleştirelim. 

“İyi de zor bu işler”.

Kolay olacağını kim söyledi ki? Ve ne zaman kolaydı ki? İşgal altında, ordusu dağıtılmış, mülki idaresi çökmüş, halkı cepheden cepheye koşan, yorgun ve aç bir ülkenin 100 yıl önceki şartlarından daha mı zor ayrıca?

 

 

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Yazarın Diğer Yazıları
      123456
      Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
      Tel : +90 212 963 1051 (pbx)