• BIST 103.200
  • Altın 197,070
  • Dolar 4,7083
  • Euro 5,4926
  • İstanbul 19 °C
  • Ankara 22 °C
  • İzmir 25 °C
  • Adana 28 °C
  • Antalya 27 °C

AKP'nin Yavuz Sultan ısrarı masum değil

AKP'nin Yavuz Sultan ısrarı masum değil
Yavuz Sultan Selim tartışmalarında mesele tek başına “isyan” ya da “savaş” meselesi değildir. Ve aslında bu durumun en büyük tanığı ve bizatihi failleri de dönemin din adamlarıdır.

Aydın TONGA

İstanbul’da Üçüncü köprünün açılması ile birlikte Yavuz Sultan Selim üzerindeki tartışmalar yeniden alevlendi. Zira, Aleviler başta olmak üzere pek çok duyarlı kesim, anılan Padişah döneminde yaşanan kimi travmatik hadiseleri hatırlatarak, bu ismin toplumsal barışa hizmet etmeyeceğini bir kez daha ifade ettiler. Buna karşılık başta iktidar çevreleri olmak üzere muhafazakar camiada, Yavuz Sultan Selim adını ateşli sözlerle müdafaa etti. O kadar ki Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek “ Yavuz Sultan Selim benim atamdır. Ankara'da yeni kurulacak mahallenin adını Yavuz Sultan Selim mahallesi koyacağız. Gücü yeten hırt engellesin" diye sosyal medya hesabından açıklama yaptı. Yine Beyaz Tv, Yavuz Sultan Selim’in ölüm yıldönümü gerekçesiyle, logosunun yanına bahsi geçen padişahın fotoğrafını da ekledi. 

Tartışmanın hassasiyeti, muhatapların takındığı siyasi dili göz önünde bulundurursak daha uzun bir süre de devam edeceğe benziyor. Bununla birlikte söz konusu tartışma başlığında tarihsel olarak var olan kimi olgu ve hakikatler var ki, tam da bu anlayış üzerinden meseleye yaklaşılırsa, hem muhataplar derdini daha iyi ifade edecek hem de tartışma daha sağlıklı bir zeminde yol alacaktır diye düşünüyoruz. 

Öncelikle şunu ifade edelim ki, demokrasi çoğunluğun değil azınlığın; katılımın, mutabakatın sesi ve iradesidir. Bu anlamda toplumsal meselelerde olabildiği kadar uzlaşmanın, birlikteliğin aranması bir taviz değil, insanlığın ulaştığı değerler silsilesinin bir sonucu, demokrasinin zorunlu bir yansıması olacaktır. Bu noktadan devam edersek şunu ifade etmemiz gerekir ki, bütün itirazlara ve tepkilere rağmen, üçüncü köprüye Yavuz Sultan Selim adının verilmesi, andığımız değerlerin hiçe sayılması ve totaliter bir anlayışın kabul edilmesi anlamına gelmektedir. Bu anlamda, söz konusu köprünün adı “zorun” egemenliğinde verilmiştir ve dolayısıyla bu köprünün gönüllerde yer bulması, zihinlerde kabul görmesi de olanaklı olmayacaktır. Onun için bu köprü daha baştan “bağlayıcılığını” kaybetmiş bir köprü olarak doğmuştur dersek mübalağa etmiş olmayız sanırım. Oysa ki “Barış” “Anadolu” “Yunus Emre” gibi daha pek çok isimle gönüller hoş edilebilir, en azından diller üzerinden bir bağ kurularak, sözlerdeki küfler silinebilirdi.

Gelelim hadisenin bir diğer boyutuna. Yavuz Sultan Selim ismine olan itirazlara. Çok açık bir biçimde görüldüğü üzere bu isme yönelik itirazlar, anılan Padişah’ın kendi döneminde “Alevi/Kızılbaş”lara yönelik olarak uyguladığı politikalardan kaynaklanmaktadır. Rakamları farklılık göstermekle birlikte hemen hemen bütün tarihçilerin ortaklaştığı husus şudur ki, Yavuz döneminde binlerce Alevi katledilmiştir. Hal bu iken ve tarih yaprakları tüm canlılığı ile ortada dururken, ülkenin en büyük köprüsünün adını yine bu isimle “şereflendirmek” elbette haklı itirazları karşısında bulacaktır.

Öte yandan Yavuz Sultan Selim, taraftarlarınca kimi başka yönleriyle sahip çıkılacak, övünülecek bir isim olabilir; lakin söz konusu kişi geçmişte “kanlı olaylarla” anılıyorsa ve bu olayları yaşayanların mirasçıları bugün milyonlarla ifade ediliyorsa, en azından “Yavuz” adına icra edilen eylemlerde daha dikkatli olunur, bu hassasiyete göre hareket edilir değil mi? Beklenen ve olması gereken budur çünkü. Oysa bugün karşı karşıya kaldığımız manzara bırakın hassasiyet göstermeyi nerdeyse o kanlı günlere sahip çıkacak bir dilde cereyan ediyor.

Bu noktada “Yavuz taraftarları”, kanlı günlerin acı bilançosunu Safevilerle yaşanan savaşa bağlamakta, “Kızılbaşların da” Anadolu’da çıkan Şah İsmail yanlısı isyanlara destek verdiği gerekçesi ile öldürüldüğünü ifade etmekte. En azından büyük bir çoğunluğu için Yavuz savunması böyle. Öncelikle şunu ifade edelim ki, yaşanan o menfur hadiseler hiçte öyle “adli vakalara” hapsedilecek bir içerikte değildir. Zira dünden bugüne egemen İslam anlayışı “Kızılbaş/Alevileri” hep inanç dairesinin makbul olmayan grubu olarak tanımlamış ve Osmanlı döneminde de bu anlayış yer yer ortaya çıkmıştır. İşte Yavuz döneminde vuku bulan “kıyımların” arkasında da bu zihniyet yatmaktadır. Öyle ki dönemin Müftü ve Şeyhülislamları’da yayınladığı fetvalarla bu durumu açıkça ortaya koymuşlardır. Dahası bugün bile Alevilerin inanç yerleri ibadethane olarak kabul edilmemekte, Alevi çocuklara  zorunlu “Sünni” din dersi okutulmakta; Diyanet İşleri Başkanlığı’da tüm toplumu “Sünni” inanç grubu olarak  görmeye devam etmektedir.  

İfade ettiğimiz gibi Yavuz Sultan Selim tartışmalarında mesele tek başına “isyan” ya da “savaş” meselesi değildir. Ve aslında bu durumun en büyük tanığı ve bizatihi failleri de dönemin din adamlarıdır.

Bakın zamanın ulemalarından Müftü Hamza Kızılbaşlarla/Alevilerle ilgili şu fetvayı yayınlayabilmiştir: “Ey Müslümanlar! Bilin ve haberdar olun ki, reisleri Erdebil oğlu İsmail olan Kızılbaş topluluğu, Peygamberimizin şeriatını, sünnetini, İslam dinini, din ilmini, iyiyi ve doğruyu açıklayan Kur’an’ı küçük gördüler. Yüce Tanrı’nın yasakladığı günahlara helal göz ile baktılar. Kutsal Kur’an’ı öteki din kitaplarını aşağıladılar ve onları ateşe atarak yaktılar. Hatta kendi mel’un reislerini Tanrı yerine koyup ona secde ettiler ve sövdüler. Peygamberimizin karısı Ayşe anamıza iftira ettiler ve sövdüler. Onların burada sözü edilen ve bunlara benzeyen öteki kötü sözleri ve hakaretleri benim ve öteki İslam dininin âlimleri tarafından açıkça bilinmektedir. Bu nedenlerden ötürü şeriat hükmünün ve kitaplarımızın verdiği haklarla, bu topluluğun kâfirler ve dinsizler topluluğu olduğuna dair fetva verdik. Onlara sempati gösteren, batıl dinlerini kabul eden ve yardımcı olanlar da kâfir ve dinsizdirler. Bu kimselerin topluluğunu dağıtmak bütün Müslümanların görevidir. Bu arada Müslümanlardan ölen kutsal şehitlerin yeri yüce cennettir. O kâfirlerden ölenler ise, hakir olup cehennemin dibinde yer tutacaklardır. Bu topluluğun durumu kâfirlerin halinden daha kötüdür. Bu topluluğun kestiği veya gerek şahinle, gerek ok ile gerekse köpek ile avladığı hayvanlar murdardır. Onların gerek kendi aralarında, gerekse başka topluluklarla yaptıkları evlenmeleri geçerli değildir. Bunlara miras bırakılmaz. Sadece İslam’ın Sultanının, onlara ait kasaba varsa, o kasabanın bütün insanlarını öldürüp, mallarını / miraslarını, evlatlarını alma hakkı vardır. Ancak bu mallar İslam gazileri arasında paylaşılmalıdır. Bu toplanmadan sonra onların tövbe ve pişmanlıklarına inanmamalı ve hepsini öldürmelidir. Hatta bu şehirlerde onlardan olduğu bilinen veya onlarla birlik olduğu tespit edilen kimseler öldürülmelidir. Bu tür topluluk hem kâfir ve imansız hem de kötülük yapan kimselerdir. Bu iki sebepten onların öldürülmesi vaciptir. Dine yardım edenlere Allah yardım eder. Müslümana kötülük yapanlara Allah’ta kötülük eder.”

İşte bu fetvaların ışığında Kızılbaş kıyımı gerçekleştirildi; bütün bir inanç grubu bu fetvalarla “düşmanlaştırılıp” yok edilmek istendi. Hatırlatmak fayda var ki, o dönemin padişahı da, o seferlerin komutanı da Yavuz Sultan Selim’di.

Üstelik bu fetvalar öyle münferit, istisnai olarak var olan hükümlerde değildir. Örneğin aktaracağımız şu fetvayı dönemin en büyük din adamı yani Şeyhülislamı İbn Kemal vermiştir. İbretle okuyalım: “Esirgeyen, bağışlayan ve kendisinin zikri; tüm kıtaları ve denizleri kuşatarak kıyamete kadar tüm zamanlara yayıldığından dolayı açıklanma ihtiyacı dahi olmayan Allah’ın adıyla. Yüce, Büyük, Güçlü ve Kerim olan Allah’a hamd, dosdoğru dine tabi olanlara o doğru yolu gösteren Muhammed’e salatü selam olsun. Şah İsmail’in, rezil ordusunun, Alevi ve Şii taraftarlarının kâfirliği her tarafa yayılmıştır. Müslüman beldelerde ve müminlerin diyarında, bir Şia taifesinin Sünni beldelerin çoğunu yenerek, batıl mezheplerini izhar ettikleri ve Ebu Bekir, Ömer ve Osman’a (Allah hepsinden razı olsun) açıkça sövdükleri yolundaki haberler ve bu yönde işaretler gelmektedir. Bu grup, doğru yolu gösteren Hulefa-i Raşidin imamların halifeliğini inkâr ettiği gibi şeriatı ve ona inananları küçük görmekte ve müçtehit mezhep imamlarının yolunun, kendi reislerinin ve Şah İsmail olarak isimlendirdikleri kişinin yoluna göre zorluklarla dolu olduğunu vehmetmektedirler. Yine o grup, Şah şarabı helal saymışsa o helaldir. Kısacası onların işledikleri küfür işlerden bizlere tevatürlerle nakledilenler saymakla bitmez. Onların kâfirlikleri, irtidatları konusunda hiç bir şüphemiz yoktur. Onların ülkesi darü’l-harp’dir. Gerek erkekleri gerekse kadınları ile evlenmek ittifakla batıldır. Onlardan doğan çocuklardan her biri veled-i zina›dır. Onlardan birinin kestiği şey yenmez. Onlara özgü olan kızıl takkeleri herhangi bir zaruret olmadan giyenin küfründen korkulur. Bunlar çoğunlukla küfür ve inkârın açık alametlerindendir. Onlar hakkındaki hüküm, mürtedlere uygulanan hükümlerdir. Harp diyarı olan ülkelerin de yenilgiye uğramaları halinde malları, kadınları ve çocukları Müslümanlara helaldir. Erkeklerinin katli vaciptir. Ancak eğer Müslüman olurlarsa, tüm diğer Müslümanlar gibi özgür olurlar. Aksi halde zındıklığını açıkça ortaya koyan kişinin derhal öldürülmesi vaciptir. Şayet bir kişi İslam diyarını tek ederek onların batıl dinini seçer ve onların yanına yerleşirse, kadı onun ölümüne hükmeder ve malını varisleri arasında paylaştırarak, karısını başka bir erkekle evlendirir. Ayni şekilde onlara karşı cihat, onlarla savaşmaya gücü yeten tüm ehli İslam üzerine farz-ı ayn’dır.”

Okurken bile insanın yüzünü kızartan bu ifadelerin arkasında Yavuz Sultan Selim’e en yakın isimlerden biri olan Şeyhülislam İbn Kemal vardır. Dolayısıyla o kanlı kalemi tutan da tek başına İbn Kemal değildir! Dahası bu sözler, savaşın meşruiyeti, dökülecek kanların helalliği ve Kızılbaşları öldürecek olanların şehitliğini güvence altına almak için yazılmıştır.!

Şimdi biz köprü tartışmalarında Yavuz ismine itiraz edenlere tek bir soru sormak istiyoruz. Bu fetvalarda “Kızılbaş” ifadesi yerine sizin mensup olduğunuz “aidiyetler” geçmiş olsa bugün siz hala, o dönemin isimlerini ülkenin en büyük yerlerinde görmek ister miydiniz?  

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      İlgili Haberler
      Diğer Haberler
    • Bir Toplumsal Fenomen Olarak; Müslüm Gürses03 Mart 2018 Cumartesi 16:54
    • Gariban…27 Şubat 2018 Salı 12:50
    • Gerçekten Yaşamak!25 Şubat 2018 Pazar 08:40
    • Hangi inanış 6 yaşındaki çocuğun evlenmesini mübah kabul eder?24 Şubat 2018 Cumartesi 11:07
    • Erdoğan mitomani mi?24 Şubat 2018 Cumartesi 08:18
    • CHP Kurultayı’nın ardından (IV)21 Şubat 2018 Çarşamba 17:53
    • Hadi Be Fox Tv…19 Şubat 2018 Pazartesi 16:50
    • CHP Kurultayı'nın ardından (II)18 Şubat 2018 Pazar 13:54
    • AKP'li İslamcıların vazgeçilmez adresi: İsrail ve Amerikan Muhipleri Cemiyeti18 Şubat 2018 Pazar 13:44
    • CHP Kurultayı'nın ardından (I)17 Şubat 2018 Cumartesi 13:19
    • 1234567
      Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
      Tel : +90 212 963 1051 (pbx)