• BIST 97.533
  • Altın 145,745
  • Dolar 3,5801
  • Euro 4,0019
  • İstanbul 16 °C
  • Ankara 10 °C
  • İzmir 15 °C
  • Adana 15 °C
  • Antalya 17 °C

AKP'yi iktidarda tutan 'suni denge'!

Merdan YANARDAĞ

Darbe sürecinin diyalektiği işliyor. Siyasal İslamcı iktidar, bir yandan ülkeyi Olağanüstü Hal (OHAL) olmadan yönetemez hale gelirken, diğer yandan da 15 Temmuz (2016) darbe girişiminin yol açtığı siyasal krizi fırsata çevirerek tarihsel hedeflerine ulaşmaya çalışıyor. Erdoğan-AKP yönetimi, bir yandan kendi tarihinin en zayıf döneminden geçerken, öte yandan krizi aşma ve iktidarını yeniden inşa etmenin yöntemi olarak dinci-faşist bir dikta rejimi kurmaya yöneliyor. Başka bir anlatımla, iktidar, siyasal ve tarihsel hedeflerini paylaştığı darbeyi bastırmaya değil, aldığı bütün sert önlemlere karşın, gerçekte onu tamamlamak istiyor. 

Bu anlamda Türkiye yeni bir İslamcı-faşist darbe tehdidiyle, üstelik toplumsal desteğe sahip gerici faşist bir kalkışmayla karşı karşıyadır. Tayyip Erdoğan’ın, “Yeni Türkiye’yi inşa etmeye başlıyoruz” şeklindeki sözlerinin anlamı budur. Bu sözler, yaklaşık 70 yıla yayılan, inişleri ve çıkışları olan, uzun ve sancılı bir seyir izleyen karşı devrim sürecini sonuçlandırma hamlesidir. 

İslamcı faşizmin bütün diğer darbe ya da diktatörlüklerden temel bir farkı bulunmaktadır. Bu fark, belli bir toplumsal temele, görece geniş sayılabilecek bir kitle desteğine sahip olmasıdır. Toplumun çok geniş bir kesiminin ortak kabullerini, dini inançlarını etkin bir ideolojik araç olarak kullanmasıdır. Bu yanıyla İspanyol faşizmine, falanjist harekete benzemektedir. 

Çünkü o uzun ve sancılı karşı devrim sürecinde Cumhuriyet atılımı kesintiye uğramış, toplumun önemli bir kesiminin dokusu  değiştirilmiştir. 

Ancak, bir tarafta aydınlanma yatağından kopan bir toplum kesimi bulunurken, diğer tarafta da yaklaşık 150 yıllık tarihsel bir derinliğe ve toplumsal desteğe sahip olan ilerici birikim vardır. Siyasal, toplumsal, ideolojik ve kültürel çatışmanın ekseni buradan geçmektedir.

SEÇMEN DAVRANIŞI VE İDEOLOJİK MÜCADEME

AKP gibi siyasal İslamcı bir partinin ülkeye nasıl el koyduğunu anlamak için seçmen davranışlarını belirleyen temel etkenin değişimine bakmakta büyük yarar var diye düşünüyorum. Bu ülkede son 70 yıldır izlenen dinselleştirme; Cumhuriyetin modern, aydınlanmacı ve ilerici değerlerinin adım adım tasfiye edilmesi, insanların sınıfsal konumları ile siyasal tercihleri arasındaki pozitif ilişkiyi kopardı. 

Yani insanlar sosyal konumlarından hareketle akıl ve bilinçleriyle değil, inançlarıyla oy kullanır hale getirildi. Sırf dindar diye kendi cellatlarına oy veren bir seçmen kitlesi oluşturuldu. Siyasal tercihi belirleyen temel etken din, geleneksel kültür ve etnik duyarlılıklar oldu. Sonuçta yoksullar, kendilerini ezen efendilerinin arkasından gitmeye ve onlara oy vermeye başladı. Bir tür gönüllü kulluk yaratıldı.

Örneğin AKP son üç seçim kampanyasını ekonomik-sınıfsal talepler etrafında değil, daha çok kültürel değerler ve ideolojik kavga zemininde yürüttü. Çünkü ortada esas olarak bir rejim tartışması vardı ve siyasete rejimi değiştirme iddiasıyla giren AKP, seçim kampanyasını da din, kutsal dava, milletin değerleri gibi temalar etrafında yürüttü. Saldırılarını laiklik, cumhuriyet, aydınlanmanın kazanımları gibi ideolojik ve kültürel bir alanda geliştirdi. 

Muhalefet bu olguyu göremedi ve deyim uygunsa “fakirlik edebiyatı” üzerinden geliştirilen ve ekonomik taleplerle sınırlandırılan bir seçim kampanyası yürüttü. Ne cumhuriyet ne de laiklik etkin bir şekilde savunulmadı. Toplumun AKP’ye oy vermeyen yüzde 50’yi aşkın kesiminin aydınlanma değerleri etrafında birleştirilmesi için ciddi denilebilecek bir girişimde bulunulmadı.

Sonuç ortadadır.

Buna karşılık AKP, darbe girişiminin yarattığı kaos ortamından da yararlanarak sokağı terörize etmeyi sürdürdü. İktidar imkanlarını kullanarak örgütlediği yasadışı milisler aracılığıyla muhalif toplum kesimlerini tehdit etmeye başladı. Bu tehdit karşısında sürekli geri çekilen, pasifist tutum takınan ve sadece “barış” çağrısı yapan bir anlayış, topluma güven veremezdi. Tersine bu durumun korkunun yayılmasını ve toplumsallaşmasını kolaylaştırarak bir özgüven yıkımına yol açması kaçınılmazdı. Nitekim, açtı da! 

Bu nedenle döneme ve şartlara uygun bir örgütlenme ve siyasal program önem taşıyor. Elbette böyle bir örgütlenme ve hareketin felsefi arka planı daha da büyük önem kazanıyor. Bu bakımdan, liberalizm ve milliyetçilikle lekelenen bir sol, öncelikle zihin temizliği yapmalı, tarihsel referanslarına dönmelidir. Örneğin, demokrat olma ya da demokratlığını kanıtlama saçmalığından hızla vaz geçerek yeniden devrimci olmanın yolunu bulmalıdır.

Öncelikle yapılması gereken şey, “yenilmişlik” duygusunu kırmak ve Jose Mujica’nın Türkiye’deki kısa gözlem süresinde bile saptadığı ve “umut krizi” diye ifade ettiği toplumsal ruh halini aşmaktır.*

CESARETİ TOPLUMSALLAŞTIRMAK

Mahir Çayan’dan alacağımız bir kavramla (Kesintisiz Devrim-2) ifade edersek eğer, ülkede bir tür “suni denge” durumu oluştu. AKP’nin toplumda yarattığı korku ve umutsuzluk iklimi, muhalefet güçlerinin bu siyasal atmosferi değiştirme konusundaki beceriksizliği ile birleşince, kendisini olduğundan daha güçlü gösterdiği bir tablo yarattı. 

Suni denge, aynı zamanda, halkın kurulu düzene karşı isyana dönüşme potansiyelini de içinde taşıyan tepkiyi siyasal zor yöntemiyle bastırarak korkuyu toplumsallaştırmaktır. Daha da önemlisi, ideolojik kuşatma (ülke somutunda dincilik) yoluyla halkın bilincinin teslim alınarak pasifize edildiği  bir dengesizlik durumudur.

Liberallerin de paha biçilmez desteğiyle oluşturulan bu korku atmosferini ve ideolojik bilinç kuşatmasını kıran, cesareti toplumsallaştırarak “suni dengeyi” sarsan çıkış Gezi/Haziran isyanıdır. Haziran direnişi, AKP arkasındaki zaten kararsız olan iktidar ittifakını sarsan ve çözülme sürecini başlatan bir işlev gördü.

Daha önce de birçok kez altını çizdiğim gibi, AKP’yi iktidara getiren bütün iç ve dış dinamikler 2013’ten itibaren hızla değişti. Bugün gerileyen, pozisyon kaybeden, 15 temmuz darbesiyle ağır yaralanan ve fakat kendisini olduğundan daha güçlü gösteren, iktidarı ancak OHAL ilan ederek ve polisiye tedbirlerle elinde tutan bir parti var karşımızda. Nesnel durum budur.

Ayrıca unutulmamalı ki, 15 Temmuz darbesinden sonra ortaya çıkan en önemli olgulardan biri de, Erdoğan-AKP iktidarının sanılanın aksine çok güçsüz olduğunun bir kez daha ve açık şekilde görülmesidir. AKP iktidarın, dünyada ve Türkiye’de tam anlamıyla yalnızlaştığı, sermaye sınıfının ortak çıkarlarını temsil eden bir örgüt olmaktan çıkarak dar bir klik partisi haline dönüştüğünün somut olarak anlaşılmasıdır. AKP’nin neredeyse cami cemaati dışında gerçek bir güce dayanmadığının anlaşılmasıdır.

Bilinmelidir ki, 21. yüzyıl dünyasında sadece cami ya da kilise cemaatine dayanan iktidarın ayakta kalması imkansızdır. Bu durum, 2016 Türkiye’sinde AKP için çok daha fazla geçerli bir siyaset sosyolojisi yasasıdır.  

AKP artık toplumsal bir rıza da üretemiyor. Kendi iktidarı için halktan, belli periyodlarla tazelenmesi gereken ideolojik bir onay alamıyor. Bu nedenle AKP, belli bir kitle desteğine sahip olsa da toplumsal rıza üretiminden çok, sopayla, tehditle, polis gücüyle ve korkuyu toplumsallaştırarak ayakta duruyor. 

Dolayısıyla bugün yapılması gereken şey, geçen Pazar günü Şişli Kent Kültür Merkezi’nde düzenlenen Haziran Hareketi’nin laiklik etkinliğinde yaptığım konuşmamda da belirttiğim gibi, AKP iktidarını olduğundan daha güçlü gösteren “suni denge” durumunu kıracak bir mücadele çizgisi geliştirmektir. Bu amaca uygun araçlar geliştirmek, örneğin medya kuşatmasını kırmaktır. AKP’nin yıkılabileceğini göstermektir. 

Ancak bu yolla toplumun muhalif kesimlerin özgüveni yeniden büyütülebilir. Yapılacak iş, AKP’nin elindeki sopayı almaktır. Dönemin maddesine ve ruhuna uygun bir örgütlenme ve mücadele çizgisi geliştirmektir. İyiliği ve cesareti örgütleyip toplumsallaştırmaktır. Tarihin çağrısı budur. Ya bu çağrıya uyacağız ya da tarihin cezasına razı olacağız.

* Geçen yıl İstanbul Kitap Fuarı’nda (Mustafa Balbay ile birlikte) görüştüğüm, Uruguay’ın eski devlet başkanı, devrimci Jose Mujica’ya, “Türkiye’deki en önemli gözleminiz nedir?” diye sorduk. Mujica bize, “Toplumda bir umut krizi var” diye yanıt verdi. Sosyalist Mujica’nın sözleri kısa, açık ve sarsıcıydı. Latin Amerika’nın efsane devrimci örgütü (dünyada şehir gerillacılığının öncüsü kabul edilir) 1968 ve 70’lerin bütün bir devrimci gençlik kuşağını etkileyen Tupamarolar’ın liderlerinden biri olan Mujica, bu sözleriyle “suni denge” durumuna, dolayısıyla mevcut iktidarın güç kaynağına işaret ediyordu. 

Not: Bu hafta yazımı, programımın yoğunluğu nedeniyle bir gün geciktirdim. Okurlarımızdan özür dilerim.

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : +90 212 963 1051 (pbx)