• BIST 106.926
  • Altın 151,429
  • Dolar 3,6718
  • Euro 4,3287
  • İstanbul 19 °C
  • Ankara 10 °C
  • İzmir 17 °C
  • Adana 17 °C
  • Antalya 18 °C

Ankara’dan sonra

Deniz YILDIRIM

Cuma günü ABC’deki ilk yazıda bugünün temel sorusunun, eldeki tüm bilgi ve delillere rağmen “Ankara Katliamı’nı niye engellemediler?” sorusu olduğunu belirtmiştik.

Evet, asıl soru budur. Güncel siyasal gelişmeleri, rejimin yönünü, Türkiye’de muhalefetin alacağı şekli ve olası yan yana gelişleri açıktan etkileyecek olan şey, bu soruya verilecek yanıttır. Bugün bir soru daha ekleyeceğiz. Bombalar “neye karşı?”ydı.

Önce pozisyonlara bakalım:

Birinci pozisyon AKP’nin pozisyonudur; “ihmal varsa, yanlış varsa gereken yapılır” ifadesinin altına saklanan; buna karşın 3 hafta geçmesine rağmen “terörle mücadele” konsepti etrafında toparlanmış güvenlikçi, MHP’den, BBP’den, Devlet içi Güvenlik Aygıtı’ndan katılımlarla tahkim edilmiş Saray Hükümeti’nin başta İçişleri ve Adalet Bakanı olmak üzere hiçbir üyesini görevden almamakta direten bir pozisyon; Soma’da, Ermenek’te, Suruç’ta nasılsa, Ankara’dan sonra da aynı şekilde davranmayı sürdüren bir “yedirmeyiz” anlayışı. Ve bununla bağlantılı olarak “kim yaptı?” sorusu etrafında iş sulandırma, gerçeği görünmezleştirme arayışı.

Dikkat edelim. Hükümet’in başında olduğu ifade edilen zat-ı muhterem; “burası bir hukuk devleti, canlı bombaların listesi elimizde, ama patlatmadan tutuklayamayız” sözleriyle özetlenebilecek bir mesaj verdi halka. Suruç’ta 33 gencin katlinden sonra paramparça olmuş canlı bombayı adalete teslim ettiklerini söyleyen kişi de kendisi sonuçta. Haklıdır.

Ancak meselenin “gaf” açıklamasına sıkıştırılması yanlış. Ankara Katliamı’ndan sonra tahkim edilmiş Saray Hükümeti’nin yetkililerinin yaptığı açıklamalar özetle iki eksende gelişmekte: Birincisi, “ihmal yok” algısı ve bu algı üzerinden toplumsal barışı daha da dinamitleyecek etnikleştirme temelinde milliyetçi-muhafazakar tabanı etrafında kenetleme stratejisi izlenmesi. Sembolik görünse de, Saray’ın Gar’ın önüne AB elçilerinden sonra, 4 gün geçince gittiğini unutmamakta yarar vardır.

İkincisi; “başka canlı bombalar da var ve bunları eylem yapmadan yakalayamayız” algısının katliamdan sonra yaygınlaştırılması. Yukarıda anlattığımız birinci eksen, kısa vadeli sonuçtur. Oysa bu ikinci eksen, ülkedeki demokrasi güçlerinin geleceğini doğrudan etkileyecek karakterdedir ve etkileri uzun vadelidir. Sokağı, meydanları boşaltma; demokratik yan yana gelişleri engelleme hedeflidir. Katliam’dan sonra yeni canlı bombaların olduğunun ortaya çıkması ve Saray Hükümeti tarafından bunların yakalanmasının “hukuk devleti” gereği mümkün olmadığının ilan edilmesinin ardından muhalefet güçleri seçim çalışmalarının toplu buluşma, miting ayaklarını iptal etmiş; sokak, meydanlar görece canlılığını yitirmiştir. Halka verilen açık mesaj; hiç kimsenin güvende olmadığı; iktidarın da bunları engelleyemediğidir. Yanyana gelenlere, diktatörlüğe karşı mesajını demokratik yollarla parlamento dışında ifade edenlere verilen mesaj “koruyamayız”dır. Parlamentoyu işlevsizleştiren, hükümet kurdurmayan, bütün kuvveti elinde toplayarak fiilen darbe gerçekleştiren merkezler; parlamento dışında kalan demokratik muhalefet karşısında da bu mesajı yaygınlaştırmaktadır.

Bu yüzden yaşananlar “kim yaptı?” sorusuyla değil; sonrasına bakarak ele alınmalıdır. 7 Haziran sonrasındaki tüm gelişmeler, hem parlamenter hem de parlamento dışı demokratik muhalefetin etkisizleştirilmesine dönük dikta adımlarıyla beraber tartışılmalıdır.

Özetle Ankara Katliamı; ülkenin başkentinde, devletin hemen yanıbaşında muhalefet güçlerinin bombalarla katledildiği bir ortamda, “hiçbir muhalif güvende değildir” algısının yaygınlaşmasına zemin hazırlamıştır. Saray Hükümeti’nin de yaptığı tüm açıklamalarsa, bu algıyı dağıtmaya değil; yaygınlaştırmaya dönüktür. Gaf olarak ele alınamaz. Ergenekon, Balyoz tertipleri sırasında gazetecilerin, yazarların Silivri Kampı’na toplanmasını aklamak için “bazen bir kitap bombadan daha tehlikelidir” demiş bir zihniyetin ülkenin tepesinde oturduğu unutulmamalı. Mevcut rejime göre; silahsız şiddetsiz bir karşı fikir; bombalardan daha tehlikeli görülebilmekte; muhalifler bu sayede yıllarca cezaevlerinde hukuksuzca esaret altında tutulabilmektedir. Eylem yapmayan canlı bombayı tutuklayamayan, ancak basılmamış kitabın yazarını daha tehlikeli görerek tutuklayan bir zihniyet. Meselenin kaynağı burasıdır.

Teröre karşı bayrak mitingleri düzenleyerek kendi kendine muhalefet eden bir iktidar partisi olarak AKP’nin ülkeyi yönetemez, sokakları yaşanamaz hale getirdiği ise ortadadır. Türkiye tarihinin sivillere dönük en kanlı terör saldırısı; AKP’nin bayrak etrafında seçim siyaseti yapmak için “terörle mücadele” gündemini hatırladığı mitinglerin hemen ardından gerçekleşmiştir. Yani AKP’nin akan kanı durdurmak için hiçbir yerde hiçbir seçeneği yok. Yönetememekte, kendisini kurtarmak dışında bir karar kriteri bulunmamakta. İşine gelince 7 Haziran’dan önce Kürde Kuran göstermek; o yaramayınca 1 Kasım’dan önce Türk’e bayrak göstermek dışında seçeneği kalmamış bu parti için iktidarı korumak; suçları örtmek, kendilerini güvence altına almak öncelikli sorunlardır. Halkı korumak, suçları yargılamak ve demokratik muhalefeti güvence altına almak değil.

İkinci boyuta geçelim. AKP’nin pozisyonuna baktık. Bir de saldırıya uğrayanlar açısından ele alalım katliamın etkisini ve hedefini.

Mitingde yanyana gelen kuvvetlere bakınız: DİSK, KESK, TMMOB, TİB, TGS, CHP, HDP, EMEP, Haziran Hareketi, Halkevleri. Türkiye’nin demokratik siyasal ve toplumsal muhalefet güçlerinin 1 Mayıs’lar dışında, ilk örgütlü, kuvvetli ve ortak bir asgari program etrafındaki birlikteliği, yan yana gelişidir Ankara mitingi. Emeği, barışı; laikliği ihmal etmeyen bir demokrasiyi temel alacak bir Cumhuriyet cephesinin inşası buradan başlayacaktır. Bileşenlerin çeşitliliği bir yana; demokrasi ve barış talebi etrafında bir araya gelen muhalefet güçlerinin emekle, emekçi karakterle bütünleşerek bu talebi örmesi; emek örgütlerinin de birer toplumsal muhalefet gücü olma vasfının ötesine geçerek Türkiye’nin diktaya karşı demokrasi ve barış talepleri etrafında siyasallaşması girişimidir Ankara. Emek örgütlerinin dikta karşıtı mücadeleye; dikta karşıtı güçlerin emek örgütleriyle, emekçi karakterle bütünleşmeye yönelmesi; kuşkusuz asıl korkulan hep buydu ve yine budur. Ve bu yüzden olsa gerek IŞİD soslu örgütlenme; Türkiye’de muhalefet güçlerine karşı açık terör aşamasına geçmiş görünmektedir.

Bir diğer boyuta bakınız. Bir yanda parlamenter muhalefet güçleri; diğer yanda muhalefeti işyerinde, okulda, mahallede, derede, yaylada ören parlamento dışı muhalefet güçleri.  Parlamento ile parlamento dışı muhalefet güçlerinin dikta karşısındaki en geniş birlikte mücadele denemesidir. Hedeftedir. Korku kaynağıdır. “Dağıtılmalı; en baştan önlenmelidir.”

Daha da ileri gidelim. Eğitim emekçisi, demiryolu işçisi, sağlık emekçisi, gençler. Yaşamını yitiren Türkiye’nin aydınlık birikimi ve ülkenin dört yanına yayılan cenazeler. Ankara’da Türk’le Kürdün; İzmir’li emekçiyle Malatya’lı emekçi çocuklarının; Diyarbakır’ın birliği hedef alınmıştır. Ülkenin dört yanına yayılan acı; her şehre yayılan cenazeler. Türkiye’nin gerçek anlamda birliğini sağlayan şiddetsiz, barışçıl kuvvetler hedeftedir; patlayan bombalar bu yan yana gelişe, ülkenin aşağıdan demokratik birliğine karşıdır. “Silahsız, demokratik yollardan, başkent Ankara’da barış isteyen Kürde bombayla yanıt” algısının yayılması içinse her şey yapılmıştır; bombalar bu yönüyle de bölünme bombalarıdır. Ankara’da yan yana gelen kuvvetlerin genişliği ve taleplerinin acil karakteri; aşağıdan bir birliğin kurulmakta olduğunu göstermiştir. Bombalar bu birliğe karşıdır. “Kim Yaptı?” değil, “Neye Karşı?” sorusunu da buraya eklemek anlamlıdır.

Suruç’u hatırlayalım: Kobane ile dayanışma amacıyla Suruç’a Türkiye’nin dört bir yanından giden gençler bombalarla hedef alınmıştı. Ülkenin yine dört yanına cenazeler dağılmış; acı ülke geneline dağıtılmıştı. Suruç’tan Ankara’ya değişmeyen gerçek şu: Türk ile Kürdün aşağıdan, emekçi karakterde birliğine adım atan her birliktelik hedeftedir. Hedefte Türk’le Kürdün birliği; Türk’le Kürdün demokratik, barışçıl ve halkçı karakterde bir cumhuriyet etrafında birlikte yaşama iradesini örmeye başlaması var. Bu yüzden asıl Cumhuriyetçi görev burada başlamaktadır.

Korkmayacağız, yılmayacağız; ülkemizi karanlığa, çetelere, diktatörlüğe teslim etmeyeceğiz. Türk’le Kürdün yan yana, diktatörlük karşıtı mücadeleyi yükseltmesi; Türkiye’nin en büyük güvenlik sorunu haline gelen AKP Rejimi’nden kurtulma ve dikta-savaş karşıtı mücadele etrafındaki birliğin aynı zamanda Türkiye’nin birliğinin tek güvencesine dönüştüğünün gösterilmesi ve halkçı, laik, demokratik ve sorunları barışçıl yollardan çözmeyi arayan bir Cumhuriyet’in saltanat özlemi içindekilere karşı elele inşa edilmesi. Görev budur; borç budur. 1 Kasım ve sonrasında acil ihtiyaç yine budur. İki gün önce Ankara Garı önünde bir araya gelen ve bu gerçeği haykıran gençler meseleyi çoktan kavradığına göre; korkular bizim değil; korkutmayı amaçlayanlarındır.

 

 

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)