• BIST 107.202
  • Altın 145,589
  • Dolar 3,5161
  • Euro 4,1312
  • İstanbul 26 °C
  • Ankara 22 °C
  • İzmir 30 °C
  • Adana 27 °C
  • Antalya 28 °C

Anlatması güzel değil, anlatması zorunlu bir hikaye

Anlatması güzel değil, anlatması zorunlu bir hikaye
'Haziran Direnişi’ni ve bize sunduğu mücadele ipuçlarını kavramsallaştırabildiğimiz ölçüde bunları ileriki mücadelelere taşıyabiliriz.'

Gamze Yücesan Özdemir/Üçüncü yıldönümünde Haziran Direnişi bizlere gösterdiği form, dil ve içerik itibariyle anlatması güzel nostaljik bir anı olmanın ötesindedir. Haziran Direnişi, geleceğe dair dersler ve mücadele ipuçları barındırması nedeniyle anlatması güzel değil anlatması zorunlu bir hikâyedir.

Haziran Direnişi’ni ve bize sunduğu mücadele ipuçlarını kavramsallaştırabildiğimiz ölçüde bunları ileriki mücadelelere taşıyabiliriz. Bu ipuçları, devrimci bir sürecin özneleri, dili, formu ve içeriği üzerine çok fazla tartışma açmaktadır. Bu yazıda bu tartışmalara girmeden, bunların hepsini belirleyecek temel bir eylem/mücadele teorisinden söz etmek istiyorum. Böyle bir eylem/mücadele teorisi, bugün söz konusu mücadeleyi örgütlemeye talip olanlar için oldukça önemli diye düşünüyorum.

Bu noktada Brezilyalı pedagog Paulo Freire’nin yürüttüğü devrimci eylem teorisi tartışmasını ve o tartışmanın kavramlarını düşünmek ufuk açıcıdır. Freire, işçi sınıfının kendisini ezen ve bilinçlenmesini engelleyen içsel ve dışsal yapıların üstesinden gelebilmeleri için bir "eylem teorisine” gereksinimleri olduğu tezinden hareket eder. Devrimci eylem teorisinin ve onun kavramlarının ışığında Haziran Direnişi’ni çözümlemek, onu nostaljik bir anı olmanın ötesine taşıyabilecektir. Bu aynı zamanda Haziran’ın olanak ve sınırlılıklarını tartışmak için de elverişli bir çerçeve sunmaktadır.

Freire, devrimci eylem teorisini üç temel hat üzerinden inşa eder. Bu üç hat, hem burjuva değerlerle yüklü bir eylem formunu reddeden hem de bu burjuva eylem formunun sol içi yansımalarını ortaya çıkaran bir nitelik taşır. Bunlar nesneleştirme, parçalanma ve kültürel istiladır. Buna karşılık devrimci eylem teorisinin işleyiş pratikleri olarak özneleştirme, diyalog ve örgütlenme ile kültürel eylemlilik önerir.

Nesneleştirmeye karşı özneleşme


 
Bilen öznelerin bilmeyen nesnelerle kurduğu eşitsiz ilişkilere dayanan nesneleştirme, devrimci eylem teorisinin şiddetle reddetmesi gereken bir durumdur. Freire’nin dediği gibi, insanlar mücadeleye "nesne olarak katılıp da sonradan insan haline gelmez”. Dolayısıyla, özneleşme, işçi sınıfını kendi dünyaları üzerinde eylemde bulunan ve bu dünyayı dönüştüren bir özne yapmayı ve praksis içinde yeni bir toplumsal düzen yaratma mücadelesini amaçlar.

Haziran Direnişi, bir özneleşme sürecine işaret etmiştir. Görmezden gelinen, çeşitli biçimlerde iradelerinden feragat eden kitleler, Haziran’la birlikte iradelerini yeniden ortaya koymuş, yaşamı değiştirmek ve sözlerini söylemek üzere sokaklara çıkmıştır. Haziran isyanının gösterdiği, devrimci eylemin ancak "kendi sözünü söyleme hakkı inkar edilmiş insanların bu hakkı yeniden kazanma” sürecini örgütleyerek ilerleyebileceğidir.

Özneleşme bir yandan da sınır durumların aşılmasıdır. Sınır durumlar, insanları, onların yaşamlarını ve kendilerini var etme pratiklerini perdeleyen yapılaşmış tarihsel kalıplardır. Sınır durumlardan kurtulamamanın önemli bir sonucu sessizlik kültürüdür. Bunun için de işçi sınıfının kendi durumlarını içinden çıkılamaz mutlak bir durum olarak görmek yerine, "kısıtlayıcı ancak dönüştürülebilecek bir durum” olarak değerlendirmeleri gerektiğini savunur. Bunu mümkün kılan ise sınır eylemlerdir. Haziran Direnişi, insanların tarihsel eylem biçiminde sınır durumlara verdiği bir cevap olarak görülebilir. Haziran Direnişi bir sınır eylemi olduğunu kendi diliyle şöyle ortaya koymuştur: "O son birayı yasaklamayacaktın!”

Dolayısıyla devrimci eylem, özneleşme ile insanların sınır durumları aşıp bu durumun ötesinde ve onunla çelişki içinde sınanmamış bir imkan bulunduğunu keşfetmelerini mümkün kılmalıdır.

Parçalanmaya karşı diyalog ve örgütlenme

Parçalanma, işçi sınıfını dünyayı okurken, yaşama dahil olurken atomize etme durumudur. Yalnızlaştırma bunun en önemli boyutlarından biridir. Çünkü bu süreç, iradeyi ve dünyayı değiştirme inancını zedelemektedir. Dolayısıyla halk sınıfları parçalanmış ve bölünmüş varlıklar olarak yaşamaya mahkum edilir.

Buna karşılık Freire diyaloğu teorisinin merkezine yerleştirir. Ancak bu, liberal anlamdaki "biçimsel” bir diyalogdan oldukça farklıdır. Diyalog, depolitize edilmiş ve burjuva hümanizmine eklemlendirilmiş bir anlayışı değil, sömürü ilişkilerine karşı koymak ve bu ilişkileri dönüştürmek için gerekli olan devrimci eylemin yaratılmasına kaynaklık edecek bir kavrayışı içerir.

Freire’nin düşüncesinde diyalog iki soyutlama düzeyinde kavranır. İlkinde diyalog, parçalanma ve bölünmüşlük içerisindeki sınıf üyeleri arasında bir birlikteliğin koşuludur. Diğer boyutta ise diyalog, sol/sosyalist yapılarla sınıfın "sıradan” bireyleri arasında yaşanan yüzleşmedir. Freire için yüzleşme noktasında ne mutlak cahiller ne de yetkin bilgeler vardır. Dolayısıyla devrimci eylem, yalnızca düşünce ve eylemin birlikteliği değil, aynı zamanda düşünen ve eyleyenlerin de ayrıştırılmaksızın birlikteliğidir. Diyalog ile işçi sınıfı kendi sözünü söylemeye, dünyayı adlandırmaya ve dünyayı dönüştürmeye yönelik bir örgütlenme ve ortaklık zemini kurar.

Haziran direnişinde parçalanmış, yalnızlaşmış sınıf üyeleri yeni bir diyaloğun koşullarını deneyimlediler. Diyalog hem halk sınıflarının birbirleriyle hem de sol/sosyalist yapıların "sıradan” sınıf üyeleriyle yüzleşmesiydi. Bu yüzleşmenin ve bunun yarattığı yeni koşulların mücadele hatları açısından yeniden düşünülmesi gerekir.

Kültürel istilaya karşı kültürel eylemlilik

Freire’ye göre kültürel istila, burjuva düşünme biçiminin/bakış açısının halk sınıflarına sirayet etmesi, sınıfın düşünme ve ifade olanaklarının felce uğratılması ve yaratıcılıklarına ket vurulmasıdır. Buna karşın kültürel eylemlilik, tam da Haziran Direnişi’nde gözlemlediğimiz gibi, halkın kendisini sözüyle, şarkısıyla ve sloganıyla ifade etmesidir. Haziran Direnişi, sınıfın kendi referans kodlarıyla düşünmesini, yaşanılanları kendi sözcükleri ile ifade etmesini ve yaşanılanları değiştirmek üzere düşünmesinin nüvelerini göstermiştir. Haziran Direnişi kültürel eylemlilik için önemli bir mekan ve zaman olmuştur.

Kültürel eylemlilik dünyayı okuma-yazma biçimidir. Freire için okuma-yazma mekanik bir sorun olmaktan daha fazla bir şeydir. Devrimci eylem içerisinde okuma-yazma eleştirel bilinçlenme yoluyla, insanların içinde bulundukları siyasal, ekonomik, toplumsal ve kültürel koşulları tarihsel olarak ele alıp sorgulayabilme becerisi haline gelmelidir. Freire, "dünyayı okuma” derken, kelimeyi ve metni okumayla sınırlanmış bir yaklaşımı reddedip, okumanın aynı zamanda bağlamı okumayı da içermesi gerektiğini vurgulamıştır.

Okuma ile birlikte yazma eylemini de düşünmek gerekir. Ona göre, kişilerin düşüncelerini yansıtabilmeleri için yazma eylemi de gereklidir. Aynı şekilde, "dünyayı yazma”, sözcüklerin nasıl yazılacağını öğrenme, dünyanın nasıl yazılacağını öğrenme, diğer bir deyişle, dünyayı deneyimleme ve değiştirme yaşantısına sahip olma ile ilişkilidir.

Dünyayı okuma-yazma biçimine dair bir önemli nokta da, işçilerin kendi referans çerçevelerini kullanmalarıdır. İşçilerle iletişim kurmakta zorluklar yaşadığını gören ve nedeninin kendi referans çevresini kullanmak olduğunu fark eden Freire bir işçinin tepkisini şöyle aktarır: "Senin konuşmanın gerisinde yiyecek, konfor ve rahatlık var. Oysa gerçek şu ki; bizim bir odamız var, hiç yiyeceğimiz yok.”

Haziran Direnişi’nin ürettiği kod ve sembollerdeki yaratıcılık, estetik ve zeka, tam da böyle bir dünyayı okuma-yazma biçiminin somutlaşmış halidir: "Dün çok çeviktin polis”, "Denizli direnip duru gari”, "GTA’da polis döven nesle sataştın”, "Bu halk bir harika dostum”, "İzmir’de Toma’ya Tomat diyorlarmış”

Kültürel eylemlilik, bugünün mücadelesi için şunu vurgulamaktadır: "Sınıfsal varoluş suskunluk içinde kalamaz, sahte sözlerle beslenemez; ancak gerçek sözlerle, insanların dünyayı dönüştürmekte kullandığı sözlerle beslenebilir.” Dolayısıyla, devrimci bir eylem teorisi için "dünyayı okuyup yazmak, aslında onu değiştirmektir.”

Son olarak, devrimci eylem teorisi kendi sanatı olmadan düşünülemez kuşkusuz. İşçi sınıfının en büyük yönetmeni Ken Loach’un işçi sınıfı sineması için söylediği sözü Haziran Direnişi için de söylemek mümkün hatta gereklidir: Anlatsan güzel olabilecek bir hikâye değil, anlatmak zorunda olduğun bir hikâye bulmalısın. Haziran gibi...

* Prof. Dr., Ankara Üniversitesi

Not: BirGün Gazetesi Pazar ekinden alıntılanmıştır

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)