unnamed-010.gif

darbeicindedarbegif.gif

YAZARLAR

Tüm Yazıları Deniz Yıldırım

Doğandan Saraya

23.03.2018 19:14

Gramsci ve Althusserden hareket edelim. Devletin yaptırım gücüne sahip zor aygıtları ve devletin rıza/ikna üreten, hegemonya örgütleyen ideolojik aygıtları var. İdeolojik aygıtlar olağan dönemlerin; zor aygıtları ise olağanüstü dönemlerin hakim yönetme aracı.

Türkiyede bir süredir iktidar bloğunda oluşan yeni koalisyon, öncelikle güvenlik merkezli bir iktidar paylaşımına dayanıyor. Bu paylaşım yeni rejimin Saray merkezli olarak yeniden inşası sürecinde devlet aygıtlarının tümünü, özellikle de zor aygıtlarını Saray etrafında topluyor. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası Ordu, Emniyet ve Yargıda yaşanan büyük tasfiye ve ardından gelen yeniden atamalarla birlikte bu süreç daha da hızlandı. Olağanüstü Hal uygulaması da bu zeminde kalıcılaştı; kendisine meşruluk üretmeye çalıştı. 16 Nisan referandumuyla da, devletin Saray etrafında tekelleşmesine çoğunluk meşruiyeti öyle veya böyle sağlandı. Zira atı alan Üsküdarı geçti.

Özetle yeni rejimin otoriter temelde tekelleşme süreci OHAL ile birlikte devletin ağırlık merkezini Meclisten Saraya; aygıtlar bakımından da ideolojik aygıtlardan zor aygıtlarına kaydırdı.

Fakat bir başka zorluk vardı. O da bu iktidarın ülkeyi götürdüğü dikta yönünü gizlemek ya da haklılaştırmak için uzun süredir kullandığı bir araç var: Seçimler. Seçimler bu iktidara her yaptığını bir çoğunluk kararına dayandırma, dolayısıyla araç olarak demokratik meşruluk sağlama imkanı veriyor. Böyle olduğu için de; askeri diktatörlüklerden farklı olarak, etkin bir kamuoyu desteği seferber etmeye ve ideolojik aygıtlar üstünden rızayı tekelleştirmeye daha fazla ihtiyacı var.

Zira içeride işler iyi gitmiyor. Ekonomik göstergelerle halkın göstergeleri ayrışıyor. MHP ile kurulan ittifakın kazandıracağına dair garanti işareti de alınamıyor. Öyle olduğu açık ki, seçimlerde her türlü usulsüzlüğü yasal hale getirebilecek bir paket gece yarısı Meclisten geçirildi. Fakat belli ki bu da yetmiyor. Hal böyle olunca, medya üstünden en ufak bir karşı kamuoyu oluşması ihtimali; çok sınırlı da olsa farklı görüşlerin ya da iktidarı zora sokabilecek gerçek gündemlerin görünür olması olasılığı bile iktidarı ürkütüyor. İnternet medyasına getirilen RTÜK denetimi de bunu tamamlıyor.

İşte açık bir baskıyla gerçekleştiği görünen Doğan Medyanın Demirören Grubuna devri süreci, böyle bir tablo içinde anlam kazanıyor. Karşımızda bir medya tekelleşmesi değil; devletin Saray merkezli bir tek adam rejimi etrafında tekelleşmesi olgusu içinde anlam kazanan bir yeniden yapılanma var. Zor aygıtlarından sonra şimdi bütün ideolojik aygıtlar da, hata payı ya da risk potansiyeli bırakmayacak şekilde Saray etrafında toparlanıyor, tekelleşiyor. Seyir böyleydi; ana akımda son nokta Doğan Grubuydu. Tamamlanıyor.

Devir Demirörene mi?

Devir işlemini Demirören Grubuna yapılmış gibi göstermekse yetmiyor. Devir, adını koymak gerekir ki doğrudan Saraya yapılıyor. Bugün Demirören Grubu üzerinden, başka bir süreçte başka bir grup üzerinden yürüyecek bu yeniden yapılandırma… Bu nedenle, doğru saptama gerekiyor.

Diğer taraftan bütün bunlar; Doğan Grubunun muhalif bir yayın çizgisi izlediği ya da sütten çıkmış ak kaşık olduğu anlamına da gelmiyor. Holding medyasının ihale ve kaynak dağıtan devletle girdiği ilişkiye dayalı olarak bağımsız kalmasının imkansızlaştığı ortamda bu grup için öncelik her zaman genel ekonomik çıkarlarını korumak oldu elbette. Yani sınıf çıkarını. 16 Nisan referandumunda Hayır oyu vereceğini açıklayan İrfan Değirmencinin işten atılması, muhalif yazarların çıkarılması, televizyon kanallarının ancak ve ancak iktidarın makbul gördüğü birkaç muhalif isme açık hale getirilmesi bu uğurda verilmiş tavizlerdi. Fakat yetmedi; yetmezdi. Dizileriyle, haber diliyle, manşetleriyle bu iktidarın ihtiyaçlarına uygun bir gündem oluşturma hamlesi de kurtarmadı Aydın Doğanı. Karşısında her şey olmak isteyen bir kuvvet var çünkü.

Özetle Türkiyenin eski-yerleşik sermayesi, tikel ekonomik çıkarlarını korumak için genel siyasal hegemonya örgütleme görevinden çekilmeye zorlandı. Aynı durum; Demirören Grubu için de geçerli. Bu iktidar döneminde büyüyen, AKP devrinde 8 yeni işkoluna giren Demirören Grubu için medyada bulunmak ve Saray için ideolojik-siyasal rıza üretmek; bu hızlı sermaye birikimi/büyümesi sürecinin sürdürülmesi adına ödenen diyet.

Sermayenin eski ve yeni fraksiyonları, aralarındaki tüm farklılığa rağmen, iktisadi çıkarları için yeni rejime siyasal-ideolojik diyet ödüyor.

Buradan bakarak bu devir işlemine dayalı birkaç ders çıkarmak gerekiyor.

Birincisi, bu iktidara iktisadi bağımlılık içinde olan hiçbir kuvvetten demokrasi ve hürriyet mücadelesine öncülük etmesini beklemeyin. Böyle bir yanılsamanız varsa, uyanmanız için bu son olay bir alarm zili olsun.

İkincisi, medyada hala muhalefet varmış, farklı görüşlere yer veriliyormuş yanılsaması üreten son kale de yıkılıyor. Artık gerçekleri konuşalım. O tartışma programlarının, o akşam oturmalarının bilgilendirmeden öte bir işlevi vardı: bir demokratik kamu hala var ve oradan hala kamuoyu oluşturulabiliyor yanılsaması yaratmak, oyalamak… Bitiyor.

Peki ne başlayacak? Bugün Doğan Grubunun verdiği tavizlerin de ötesinde olan, hiç yaşanmamış ne var ki yaşanacak? Elbette var ve görülecektir. Hiçbir şey olmadığını söylemek, tehlikeyi silikleştirir. Artık televizyonların ve gazetelerin sahipleri farklı olsa da, yönetimi tek merkezli olacak. Manşetlerden, haber başlıklarından bunu daha iyi göreceğiz. Kritik üç seçime giderken, kötüleşen ekonomik ve siyasal tabloyu gizlemek, silikleştirmek, bir tür sahte cennet yaratmak isteyecekler. Zamanında ne demişti Erdoğan? Bir başbakan gündem oluşturamıyorsa o görevde bulunmasın zaten. Şimdi tek merkezden, tek gündem oluşturma işini risklerden arındıracaklar.

Diğer yandan ideolojik rıza üretim araçları, iktidarın dinselleştirilmiş gündemiyle milliyetçiliği daha fazla harmanlayacak. İktisadi gündemin karşısında güvenlik gündemini yaygınlaştıran bir çizgiden söz ediyoruz. Bir tür 28 Şubat medyası kodlamasıyla bakılan Doğan Medya kanallarında, büyük olasılıkla dinselleştirilmiş bir ideolojik gündem, dinselleştirilmiş programlar ve konuklar da daha görünür olacak. Bunu bir tür fetih olarak sunacaklar.

Üçüncüsü, binlerce medya çalışanı iş güvencesi olmadan kaygılı şekilde bekliyor. Bu zor şartlarda yine de muhabirlik, yazarlık, sunuculuk yapmaya çalışan kişilerden söz ediyoruz. Ufak çatlaklardan sızıp bize sembolik mesajlar iletmeye, toplumsal duyarlılığa dokunmaya çalışan gazetecilerden… Şimdi işleri çok daha zor. Bugün Türkiyede güvencesizliğin iktisadi olmaktan çok siyasi karakterde olduğunu ne yazık ki daha açıktan görecekler.

Ve dördüncü ders. Taviz verirsem kurtulurumculuk felsefesi bir daha çöktü. Sen istersen adını, varlığını unuttur; sus; istediği tavizleri ver, fark etmez. Sen korktuğunu gösterdikçe üstüne daha çok gelir. Zayıflık göstergesi olarak algılar. Açık şekilde yine görüldü. Tek çare, İstiklal Marşının ilk kelimesini şiar edinmektir.

Ne Yapmalı?

Bu tabloda nasıl bir hat izlemek gerek? Bununla bitirelim.

Bir kere, sızlanmayı bırakalım. Biz 16 Nisanı medya ile mi kazandık ya da kazanmışken medya yüzünden mi koruyamadık? Şartlar yine böyleydi; medya yine susturulmuştu. Her yer ama her yer Evetle donatılmıştı. Hayır demek terör suçuna çevrilmedi mi neredeyse? Ama sokak sokak, işyeri işyeri, mahalle mahalle, farklı görüşlerden insanlar bir arada çalıştık. Biz 16 Nisanda medyamız olmadığı için değil; kazandığımızı koruyacak siyasal irademiz olmadığı için kaybettik.

Öyleyse sorunu önce doğru ifade edelim. Her yeri ele geçirdikleri için biz bir şey yapamıyoruz doğru saptama değil; biz bir siyasal irade ve seçenek çıkaramadığımız için her yeri ele geçiriyorlar. Demek ki bu gidişten gayrimemnun büyük çoğunluğu bu bataklıktan birlikte çıkışa ikna edecek bir siyasal irade yaratmalıyız önce.

Akşam çıkarım ana akıma, yaparım muhalefetimi; sonra da gider maaşımı alırım muhalefeti de bitti. Böyle kim varsa, hangi siyaset bunun kaymağını yediyse geçmiş olsun. Yaşamak, büyümek istiyorsanız tek çareniz var. Halka doğrudan dokunmak, anlatmak, tek tek ikna etmek... Ev ziyaretleri, dükkan ziyaretleri, işyeri ziyaretleri, okul ziyaretleri çoğalacak. Çarşıda pazarda biz olacağız. Türkiye buradan çıkacaksa, çıkışın yöntemi de Halkçı olacak, halka doğru olacak. Kapı kapı anlatacağız. 16 Nisanda omuz omuza yaptığımız gibi.

Bağımsız, patronsuz yapıları güçlendireceğiz. Bir gazete kendimize, bir gazete komşumuza, otobüse, metrobüse ya da vapura alacağız ve koltuğa bırakacağız. Paramız yok, işsiziz, öğrenciyiz, çalışıyoruz ama geçinemiyoruz. Önemli günlerde yine de mutlaka tek gazete alacağız, okuyup onu bırakacağız. Okuduğumuzu da çevremize anlatacağız.

İşinden olacak deneyimli, birikimli basın emekçileriyle dayanışma göstereceğiz. Kimsenin bu dikta gidişatında kendisini yalnız hissetmesine izin vermeyeceğiz. Çünkü yalnızlık hissi, en büyük umutsuzluktur. Yalnızlık hissinin yayılması, yenilgidir. Dayanışma esastır. Tünelden birlikte çıkacağız.

Elimizde kalan bağımsız gazete ve televizyonlara yeni görevlerini de hatırlatacağız. Artık dar mahallelere değil, geniş milyonların ihtiyacına seslenecek bir çizgi zorunlulukları var. Bu sorumluluğu fark etmelerini; bu geniş milyonların ihtiyaçlarına dönük bir yapılanmayı derhal başlatmalarını dostça yazacağız, söyleyeceğiz. Sarayın medyasına karşı, halkın medyasını büyütmenin bu ülkenin kurtuluşu için sorumluluk olduğunu, herkesin bu sorumluluğa göre dilini, söylemini yapılandırması gerektiğini anlatacağız.

Gazetemize niye abone olmuyorsunuz, niye almıyorsunuz? diye sitem etmek yerine; gazetemiz medyada bu tekelleşme ortamında, elde kalan sınırlı muhalif gazetelerden biriyken bile satmıyor. Biz neyi eksik bırakıyoruz? diye düşüneceğiz. Hep birlikte.

Sosyal medyayı da kapatacaklar; yerli değil diyecekler. Her şeyi yasaklayacaklar. Biz yine Kurtuluş Savaşında geceleri telgraf başından kalkmayan Mustafa Kemali; Sivasta çıkarılan İrade-i Milliye, kurtuluşun fikir mevzisini biçimlendiren Hakimiyeti Milliye gazetelerini hatırlayacağız. Abdülhamit istibdadı, sansürü, baskısı, jurnali ve zindanı altında Jön Türklerin 153 gazete çıkardığını hatırlatacağız. Okur yazarlığın çok düşük, ulaşım ve iletişim imkanlarının bugüne göre çok daha kötü olduğu o devirlerde örgütlenebilen hürriyetçi kamuoyunu bugün çok daha fazlasıyla oluştururuz diyeceğiz.

Ve ideolojik aygıtların her zaman işe yaramayacağını, çatlaksız olmadığını, ters tepebileceğini unutmayacağız. Örneğin okulları, kursları, müfredatı, öğretmeni ve yurtlarıyla ele geçirdikleri eğitim aygıtından yetişen yeni kuşakların referandumda en fazla Hayır diyen grup olduğunu aklımızdan da hiç çıkarmayacağız.

Özet mi? Dönen dönsün yolundan, biz dönmeyeceğiz. Bu ülkeyi karanlığa, bu halkı sefalete teslim etmeyeceğiz.a

Eğitim