unnamed-010.gif

darbeicindedarbegif.gif

Fatih Yaşlı: Şeriat anayasada yazmayacak ama fiilen uygulanacak

Türkiye’de sağ siyasetin siyasal alandaki hakimiyeti uzun yıllara dayanıyor. 14 yıllık AKP iktidarının ardından daha da genişleyen bu hakimiyet, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından 'başkanlık sistemi’ tartışmalarına kadar uzandı.

Diken'den Can Semercioğlu'na konuşan, Yaşlı, yeni kitabı ve 15 Temmuz darbe girişiminin ardından gelinen noktaya ilişkin soruları yanıtladı.

Kitabınızda darbe girişimiyle birlikte Türkiye’de yeni rejim inşasının hız kazandığını dile getiriyorsunuz. Bu rejimin dayanakları neler?

Rejimin dinselleşme, otoriterleşme ve piyasalaşmadan müteşekkil bir sacayağı üzerinde yükseldiğini düşünüyorum. Dibine kadar piyasacı olan, bunun yaratacağı sosyal patlamaların önünü dinselleşmeyle almak isteyen, toplumsal muhalefete göz açtırmayan, tepesinde tek adamın bulunduğu bir parti-devleti tahayyülüne sahip olan bir inşa söz konusu.

ic1-003.jpg15 Temmuz için daha o gece dile getirilen 'Allah’ın lütfu’ ifadesi, rejimin olağanüstü karakterini anlamak açısından son derece önemli bir ipucu veriyor bize. Çünkü o tarihe kadar resmen ilan edilmemiş bir şekilde, fiili olarak devam eden OHAL, darbe bahanesiyle resmileşmiş durumda ve dolayısıyla artık fiili durumun bir anayasal dayanağı da var. Ancak bu anayasal dayanak, ironik ve paradoksal bir şekilde hem anayasanın bizzat kendisinin hem de anayasal düzenin yani parlamenter rejimin askıya alınması ile var olabiliyor ancak.

Sözünü ettiğiniz yeni rejim inşasında 15 Temmuz nerede duruyor?

15 Temmuz, yeni rejimi inşa eden iki gücün yani AKP ve Cemaat’in yeni rejimin devlet aygıtını nasıl bölüşeceklerine dair kavgalarının aşamalarından biriydi.

Gayriresmi bir koalisyonla Türkiye’yi birlikte yöneten bu iki İslamcı özne, 17 Aralık 2013’te sözünü ettiğim ortaklıkları resmi olarak sona erene kadar, eski rejimi ve kadrolarını birlikte tasfiye ettiler. Bu tasfiye işleminde AKP, hükümet olmaktan kaynaklanan yetkilerini ve gücünü kullanırken, Cemaat yargı ve emniyetteki kadrolarını kullandı ve tasfiye operasyonları, Ergenekon, Balyoz gibi davalar aracılığıyla, mahkeme salonlarında gerçekleştirildi.

Tasfiyeler sona erip devlet aygıtı ele geçirildiğinde ise iki ortak arasında kurumların ve rantın nasıl paylaşılacağına, emperyalist merkezlerle ilişkilerin nasıl kurulacağına, Kürt sorununun nasıl çözüleceğine vs. dair bir güç mücadelesi başladı.

7 Şubat 2012’de Fidan’ın ifadeye çağrılmasıyla çıplak gözle görülebilir hale gelen süreç, 17-25 Aralık Operasyonlarıyla ivme kazandı ve 15 Temmuz gecesi yaşanan darbe girişimiyle birlikte zirve yaptı. Sonrası ise az önce anlattığım üzere OHAL ve KHK’larla ve ardından başkanlığın tekrar gündeme getirilmesiyle birlikte yeni rejim inşasının hızlanarak devam etmesi oldu.

AKP nasıl bir rejim kurmak istiyor? 'Şeriat’ söylemi geçerliliğini koruyor mu?

Az önce anlatmaya çalıştığım üzere ekonomide liberal, toplumsal alanda milliyetçi-dindar ve siyasal alanda bu milliyetçilikten ve dindarlıktan gücünü alan otoriter bir rejim tahayyülü söz konusu. Gücün tek bir merkezde, yani Saray’da ve tek adamda, yani mutlak yetkilerle donatılmış başkanda olduğu, kuvvetler ayrılığının geçerli olmadığı, yürütmenin hem yasamayı hem yargıyı kontrol ettiği fiili bir parti-devleti rejimi yani.

Şeriatın ise resmi olarak ilan edilememekle, yani anayasaya 'Türkiye, şeriatla yönetilen bir devlet’ hiçbir zaman yazılmayacak, hatta 'laiklik’ ilkesine yer verilecek olmakla birlikte, fiilen uygulamada olduğunu/olacağını düşünüyorum. Bununla kastettiğim ise İslam’ın Sünni yorumunun yazılı olmayan bir 'üst ilke’ olarak görülmesi ve toplumsal/siyasal hayatın, söylemlerin ve pratiklerin meşruiyet kaynağının o yazılı olmayan üst ilke olması, bir referans kaynağı teşkil etmesi.

Modernite karşıtı İslamcı hareketlerin modernizmi temel alan devletlere dönüştüğünü söylüyorsunuz. Bu bağlamda AKP’nin 15 Temmuz sonrasında dile getirdiği, ABD başta olmak üzere Batı’yı hedef alan söylemleri nasıl yorumlarsınız?

Bununla kastettiğim şey, 'başka bir dünya,’ 'başka bir düzen,’ 'başka bir devlet’ ve 'başka bir toplum’ vazeden siyasal İslam’ın iktidara geldiği her yerde, tipik bir ulus-devlete dönüşmesi, milliyetçilik yapması, kapitalizme herhangi bir alternatif sunamaması, toplumsal yaşayışı denetleme-gözetleme mekanizmalarını kullanması, modern asker ve polis güçlerine sahip olması vs.

Yani siyasal İslam’ın moderniteyle, daha doğrusu 'modernitenin karanlık yüzü’ ile bir derdi yok, tıpkı Naziler gibi. Örnek isteniyorsa, sürekli Ortaçağa ait olmakla itham edilen IŞİD’in şiddeti nasıl kullandığına ve bunu nasıl modern propaganda teknikleriyle birleştirdiğine, korkutuculuğunu tam da modernleşmenin araçları üzerinden sağladığına bakabiliriz. Kastettiğim 'modernleşme’ budur.
'AKP’nin Batı karşıtı söylemi retorikten ibaret’

AKP de bu anlamda, siyasal İslamcı olmasına rağmen anti-modernist diyeblieceğimiz bir hareket değildir; ancak modernleşmenin aydınlanma, laiklik, bireyselleşme gibi yanları ile tekniği ile teknolojisi ile gözetleme/denetleme aygıtları ile yani biyo-iktidar mekanizmaları ile hemhal olmuş bir harekettir.

15 Temmuz sonrası söylenenleri ise modernleşme karşıtlığı ile değil, gündelik siyaset üzerinden ve reel politikle ilişkilendirerek okumamız gerektiği kanaatindeyim. Reel politik ile kastettiğim ise şu: ABD’nin içerisindeki bir kanadın darbeye verdiği destek, ABD’nin darbe sonrası AKP iktidarına yeterince vermediği destek ve Avrupa’nın darbeye adeta “Yine kurtulamadık' tarzı bir hayıflanmayla bakışı, AKP’nin Batı karşıtı söylemini derinleştirmiş durumda. Ancak bunun büyük ölçüde retorikten ibaret kalacağını ve pratiğe dökülemeyeceğini söylemek mümkün.
'Avrasya blokuna dahil olmanın gerçeklikle alakası yok’

AKP’nin bu noktada anti-emperyalist olduğu söylenebilir mi?

Kesin bir şekilde 'Hayır’ bu sorunun yanıtı. Her şeyden önce Türkiye’nin düzeni, uluslar arası kapitalist sistemin bir parçası olarak Türkiye kapitalizmi böylesi bir konumlanmaya izin vermez.

Bunun dışında AB aday üyeliğinden tutun da NATO üyeliğine, IMF’yle ve Dünya Bankası’yla ilişkilerine, Türkiye bütünüyle kapitalist sistemin içerisine gömülü durumdadır ve bunlara itirazı olmayan, bırakın anti-kapitalist olmayı, küresel kapitalizmin Türkiye mümessili gibi hareket eden bir partinin anti-emperyalist olması gibi bir durum söz konusu olamaz.

Dolayısıyla NATO’dan çıkış, Batı bloku yerine Avrasya blokuna dahil olma vs. bunların gerçeklikle herhangi bir alakası yoktur. AKP bugün Türkiye’ye emperyalist sistem içerisinde çizilen sınırları, emperyalizmin yaşadığı krizleri bir fırsat bilerek, esnetmeye, kendine daha geniş bir oyun alanı yaratmaya çalışmakta, üstelik görülebildiği üzere büyük burjuvaziden de destek almaktadır. Bunun ise anti-emperyalizm olarak adlandırılamayacağı ortadadır.
'Komplo teorileri gerçekliği görmenizi gerektirmez’

Özellikle darbe girişiminin ardından hükümet ve Erdoğan’ın pek çok konuyu dış mihraklara dayalı komplo teorileriyle açıkladığını görüyoruz. Bunun siyasetteki ve toplumsal tabandaki karşılığı ne?

Komplo teorileri dünyanın her yerinde karşılık bulur, çünkü kolaydır, 'küçük adam’ın fazla düşünmesi, analitik çözümlemeler yapmasını, bilgi sahibi olmasını gerektirmez. Yahudiler, masonlar, Tapınak Şövalyeleri, üst akıl vs. Her yerde hazır ve nazır olan bir düşman vardır ve sürekli olarak sizin kötülüğünüzü istemektedir, hem baş edilemeyecek kadar güçlü hem karşımıza doğrudan çıkamayacak kadar korkaktır vesaire.

Komplo teorileri, gerçekliği görmenizi gerektirmez, yani içinde bulunduğunuz yoksulluğun, sefaletin kaynağının kapitalizm denilen üretim biçimi olduğunu ve emperyalist mekanizmalar olduğunu gizler. Hal böyle olunca kapitalizme karşı mücadele etmeniz, örgütlenmeniz, grev yapmanız falan da gerekmez. Yani komplo teorileri düşünsel ve pratik kolaycılıktır, kitleler nezdindeki cazibesini de buradan almaktadır.

Gülen Cemaati ve AKP aynı paradigmanın ürünü mü?

Gülen Cemaati Said Nursi ekolünün bir parçası, AKP ise Milli Görüş kökenli ve Milli Görüş’ü kuran kadrolar Nakşiliğin kollarından biri olan Halidiliğin İskenderpaşa Dergahı’na mensuplar. Bu anlamda ikisi de tasavvuf ve tarikat kökenli ve ikisi de İslam üzerine inşa edilmiş bir devlet ve toplum hayal ediyorlar, dolayısıyla ikisi de siyasal İslamcı ve evet bu anlamda ikisi de aynı paradigmaya dahil edilerek okunmaları, incelenmeleri gerekiyor.

'Cumhuriyetin uzun intiharı’ derken ne kastediyorsunuz?

Cumhuriyet’in kurucu ideallerine ihanetten söz ediyorum. Cumhuriyet elbette ki en başından beri kapitalist bir devletin rejimi olarak kurgulandı; ancak imparatorluk mirasını reddetmek adına bileşiminde aydınlanmanın, laikliğin ve yurttaşlığın bulunması gibi bir durum söz konusuydu.

1945 sonrası, yani Soğuk Savaş’la birlikte, Türkiye yönetici sınıfı, Batı blokuna eklemlenmek adına Türkiye siyasetinin merkezine anti-komünizmi ve Sovyetler Birliği düşmanlığını yerleştirdi. Komünizmle mücadelede bulunan silah ise İslamizasyon ve milliyetçilikti. Tam da bu nedenle NATO üyeliğine başvuru ile İmam-hatiplerin yeniden açılmasının, IMF üyeliğiyle din derslerinin yeniden müfredata konmasının eş zamanlı olması tesadüf değil.
'Artık muhafaza edilmesi gereken bir cumhuriyet yok’

Türkiye’nin düzeni, emperyalizmle anti-komünizm üzerinden bir entegrasyona gittiğinde, bu kaçınılmaz olarak dinselleşme politikalarını da beraberinde getirdi. Dinselleşme politikaları ise 1923 Cumhuriyeti’nin taşıdığı aydınlanmacı ve laisist damarın tahrip edilmesi, aşındırılması ve zamanla ortadan kaldırılması anlamına geliyordu.
Köy Enstitüleri’nde temsil edilen yeni insan tipi bu felsefenin doğrudan bir yansıması olarak görülmüştü örneğin. Ancak İslamizasyonla birlikte bu enstitüler komünizm propagandası yapıldığı ya da kız ve erkeklerin bir arada okuduğu ahlaksızlık yuvaları oldukları gerekçesiyle kapatıldı.

Bu Enstitülerin macerası, 'Cumhuriyetin uzun intiharı’ dediğim şeyin en iyi örneklerinden biri olarak görülebilir. O intiharın sonu ise 14 yıldır devam eden bu rejim oldu. Dolayısıyla artık korunması, muhafaza edilmesi gereken bir Cumhuriyet yok, yeni baştan kurulması gereken bir Cumhuriyet projesine ihtiyacımız var.
'Sol yükselirse anti-komünizm de yükselir’

Türkiye’nin kapitalist dünya sistemine eklemlenmesinde anti-komünizmin kurucu öge olduğunu söylüyorsunuz.

Bugün de aynı şey geçerli mi sizce?

Bugün ortada Sovyetler Birliği ve reel sosyalizm olmadığı için, dahası Türkiye’de güçlü bir sol ve güçlü bir sınıf hareketi olmadığı için politikanın merkezinde anti-komünizm bulunmuyor elbette.

Ancak AKP en başından beri kendisini küresel kapitalizmin Türkiye’deki mümessili olarak sunuyor ve küresel sermayeye neo-liberal programı en iyi kendisinin yürütebileceği mesajı veriyor ki, bu da onun sınıfsal karakterini net bir şekilde ortaya koyuyor.

Dolayısıyla, belki anti-komünizm değil ama sınıf siyaseti, burjuvazinin çıkarlarının merkeze konulması meselesi, halan siyasetin merkezinde durmaya devam ediyor. Yarın bir gün, Türkiye’de sol ve sınıf hareketi yükselirse, emin olun ki, anti-komünizm de bütün şiddetiyle gelip siyasetin merkezine tekrar yerleşecektir.
'Başyücelik ile Türk tipi başkanlık aynı anlama geliyor’

Necip Fazıl’ın 'Başyücelik’ kavramıyla bugün sık sık gündeme gelen 'Türk tipi başkanlık sistemi’ arasında nasıl bir benzerlik var?

Necip Fazıl’ın 'Başyücelik devleti’ ütopyası, Platon’un ideal devletinin İslami bir formatla sunumundan başka bir şey değil aslında. Platon’un filozof-kralının yerini burada Başyüce alıyor, ki nasıl ki filozof-kral büyük ölçüde Platon’sa, burada da Başyüce aslında Necip Fazıl’ın ta kendisi. Mutlak bilgi ve mutlak kudret sahibi bir yönetici figüründen bahsediyoruz.

Bugün konuştuğumuz 'Türk tipi başkanlık’ Başyücelik kadar sofistike değilse de, mutlak güç sahibi tek adamı dillendirmesi anlamında elbette ki Başyücelik devleti ile aynı anlama geliyor. Bunun dışında, Başyücelik devletinin otoritarizmi, dinsel karakteri ve büyük ölçüde sadaka üzerine kurulu dayanışmacı/solidarist ekonomi modeli iktidarın devlet ve rejim tahayyülü ile büyük ölçüde uyuşuyor.

Zaten bugünkü rejimin tepe kadrolarının ilk gençlik yıllarında Necip Fazıl’ın rahle-i tedrisatından geçtiği ve en çok etkilendikleri ismin Said Nursi ile birlikte Necip Fazıl olduğu biliniyor. Dolayısıyla Türk tipi başkanlıkla Başyücelik arasındaki benzerlik bizim açımızdan şaşırtıcı değil.

'Türkçü faşizm’ ve 'Türk-İslam ülküsü’ kavramsallaştırmalarınızdaki esas fark neye dayanıyor? Bu tarz bir ayrım günümüzde yapılabilir mi?

Türkçü faşizm tabiri benim 'Kinimiz Dinimizdir’ adlı kitabımda kullandığım bir kavram ve esas olarak 1930’lar ve 40’lar Türkiye’sindeki Nazi sempatizanı ırkçı-Turancı grupları işaret ediyor.

Nihal Atsız ve Reha Oğuz Türkkan’ın ideologluğunu üstlendiği bu gruplar kendilerini Türkçü olarak adlandırıyorlar, ancak yakından incelendiğimizde görüyoruz ki, bu Türkçülük anlayışı Ziya Gökalp ya da Yusuf Akçura’dan çok Hitler ve Rosenberg gibi isimlerin ırk kuramları üzerine inşa edilmiş durumda ve faşist ideolojinin evrensel şemasıyla gayet uyumlu. Dolayısıyla bu, onları faşist olarak değerlendirmemizi gerekli kılıyor.
'Türkçü faşizmle Türk-İslam Ülküsü arasında seküler bir ayrım var’

Ancak, faşist ideolojinin Türk milliyetçiliği ile sentezlenmesi anlamında, 'Türkçü faşizm' tabirini kullanmak daha uygun görünüyor. 'Türk-İslam Ülküsü’ ise bana ait bir kavram değil, kitabın bölümlerinden birinde ele aldığım Arvasi’nin kitabının adı. Ülkücü hareketin İslamizasyonunda doktriner düzeyde oldukça önemli bir rol oynayan Arvasi, 'Türk-İslam sentezi’ kavramına karşı çıkarak, 'Türk-İslam ülküsü’ tabirini kullanmayı öneriyor.

Çünkü, sentez iki zıt şey arasında söz konusu olabilir, Türklükle İslam birbirine zıt şeyler değildir ve aralarında varoluşsal bir ilişki vardır Arvasi’ye göre.

Türkçü faşizmle Türk-İslam Ülküsü arasındaki ayrım ise ilkinin 'seküler’ karakterine nazaran, ikincinin açıkça dinsel bir karakter taşıması. Bugün Türkçü faşizm ya da aynı anlama gelmek üzere 'Atsızcılık’ marjinal bir akım olarak yoluna devam ediyor. Türk-İslam Ülküsü ise büyük ölçüde Büyük Birlik Partisi’nde temsil ediliyor. Genel olarak 'Ülkücü’ karakterine baktığımızda ise Atsız’dan etkilenmekle birlikte, dinin de son derece etkili olduğunu ve büyük ölçüde Türk-İslam sentezci bir eğilimin baskın olduğunu görüyoruz.

Bugün Türkiye’de sağ siyaset nasıl bir yapıya sahip?

Bu sorunun yanıtı, AKP’nin 'başarısı’nı teslim etmemiz gerekiyor. AKP önce merkez sağdaki iki partinin ANAP ve DYP’nin siyaset sahnesinden silinmesini sağladı ve onların seçmeninin önemlice bir bölümünü kendine eklemledi. Ancak bunu yaparken bir yandan da paradoksal bir şekilde, içinden çıktığı 'aşırı’ bir akımı, Milli Görüş geleneğini de büyük ölçüde etkisizleştirdi ve yüzde 1-2’lik bir dilime hapsetti.
'AKP, MHP’den daha iyi milliyetçilik yapıyor’

Dolayısıyla sağ seçmenin temsiliyetini büyük ölçüde kendinde topladı. Bu kulvarda kalan tek parti ise MHP’ydi, çünkü MHP AKP’nin merkez sağ söylemine de İslami söylemine de karşı milliyetçi bir alternatifi sunabiliyor, seçmen kerhen de olsa MHP’ye yönelebiliyordu. Ancak 7 Haziran’la 1 Kasım arasında yaşananlar, yani şiddetin politik bir araca dönüştürülmesi ve ülkenin Kürt sorunu üzerinden kutuplaştırılarak seçime gidilmesi planı, MHP’yi zayıflattı.
Çünkü sağ seçmen AKP’nin MHP’den 'daha iyi milliyetçilik’ yapabildiğini fark etti. Şimdi de bütünüyle dost-düşman siyasetine indirgenmiş Türkiye siyasetinde AKP, giderek artan oranda MHP’yi de etkisizleştiriyor ve onun tabanını da kendini eklemliyor. MHP yönetimi ise bunu gördüğü halde AKP’ye her fırsatta destek vererek, ki bunun son örneği başkanlık referandumu, iktidara talip olmadığını ama yeni Türkiye’nin iktidar bloğunda kendisine de bir alan açmak peşinde olduğunu gösteriyor.

AKP ise Cemaatle olan koalisyonu bozduğundan beri, MHP’nin siyasi desteği karşısında devlet aygıtının kimi kademelerinde MHP’ye yer açıyor. Bu ise AKP’nin hakim parti olduğu, MHP’nin ise zayıf bir koalisyon ortağı olarak kendisine açılan alanda hareket etmeye çalıştığı bir manzarayı ortaya koyuyor.
Kitlelerin düzene rızası din üzerinden sağlanıyor.

Günümüzde laiklik nerede duruyor?

Yeni rejim kendisini dinsellik üzerinden kurduğuna, dahası Türkiye’nin düzeni bugün meşruiyetini İslamizasyon üzerinden sağladığına göre, laiklik hem rejim hem de düzen karşıtlığının tam merkezinde duruyor. Bugün Türkiye’de inşa edilen milliyetçilik soslu İslami rejimin hegemonyası din üzerinden kuruluyor, kitlelerin düzene rızası din üzerinden sağlanıyor, yani hegemonya buradan inşa ediliyor.

O halde bugün ister sadece rejim karşıtlığına odaklanmış demokratik bir mücadele, ister aynı anda hem rejimi hem düzeni karşısına almayı hedefleyen sosyalist bir mücadele, ayaklarını laiklik üzerine basmalı. Laiklikle kastettiğim basitçe hayat tarzlarının savunulması değil. Sınıf mücadelesi ile ilişkilendirilmiş, dinselleşme ve neoliberalizmin sentezini hedef tahtasına yerleştiren bir mücadeleyi kastediyorum. Bugün özellikle Türkiye’nin batısında, sol bir siyasi öznenin ortaya çıkabilmesi, toplumsallaşabilmesi, kitleselleşebilmesi için laiklik olmazsa olmaz görünüyor bana göre.

Çok Okunanlar

Erdoğan balkon konuşmasını iptal etti!

Polis korumasında oy hırsızlığı böyle görüntülendi

Sosyal medya bu görüntüyü konuşuyor: İnce'yi görünce suratını astı

Muharrem İnce'den ilk açıklama

Saldırıya uğrayan Ümit Özdağ'dan ilk açıklama

İlgili Haberler

Güncel

Vatandaşlar sandıkları almadan giden otobüsün camlarını indirdiler

Güncel

Karamollaoğlu: Bugünkü neticeden çok daha iyisini beklerdik

Güncel

İstanbul'un seçimlerdeki gerçek sonuçları!

Güncel

Eren Erdem: Manipülasyon büyük, Erdoğan %50 altına inecek

Güncel

AKP'liler müşahitlere saldırı, sandıklar okulda rehin

Güncel

KONDA Araştırma'dan seçim yorumu

Güncel

Selahattin Demirtaş'ın sandığından İnce ve HDP çıktı

Güncel

TRT seçimlere katılım oranını açıkladı

Güncel

Adil Seçim Platformu: Sandıklara sahip çıkmaya devam

Güncel

HDP: Sandıkları terk etmeyin

Güncel

Akşener: Sandıklardan ayrılmıyoruz

Güncel

HDP'den baraj açılması