unnamed-010.gif

darbeicindedarbegif.gif

YAZARLAR

Tüm Yazıları Deniz Yıldırım

Yeni Baraj Yüzde 90

07.01.2018 10:38

Türkiyede yıllardır AKP iktidarı eliyle sürdürülen hayali ama etkili bir propaganda var: elitlerin iktidarını yıkıyoruz, milletle devleti kaynaştırıyoruz şeklinde özetleyebiliriz bu propagandayı.

Böyle diye diye kuvveti tekelleştirdiler, devleti Saray etrafında yeniden örgütlediler ve zorlaya zorlaya 16 Nisan referandumuyla rejimi tek kişiye bağladılar.

Şimdi bu tek kişinin keyfi yönetimiyle ilgili her türlü demokratik değil eleştirisinde ellerinde kalan tek tez var: milletin temsilcisiyiz.

Gerçekten öyle mi? Yeni sisteme bakarken hep Saraya verilen olağanüstü yetkilere ya da OHAL/KHK ile yönetme pratiklerine odaklanıyoruz. Oysa bir başka büyük değişiklik daha var.

Yeni sistemle birlikte Türkiyede halkın büyük çoğunluğu siyasal sistemden yönetme kabiliyeti bakımından dışlanıyor. Gerçek anlamda yeni bir oligarşik elitler iktidarı garanti altına alınırken halk sadece seçici olabilecek; seçtiği mevkiye halkın büyük çoğunluğu ulaşamayacak.

Ne demek istiyorum? Açacağım. Ama önce konu nasıl bu haftanın gündemi oldu, anlatayım.

UYUM YASALARI KONUSU
Bu hafta Saadet Partisi lideri Temel Karamollaoğlu, ana muhalefet partisi CHPden başlayarak bir dizi ziyaret gerçekleştirdi. Konu, yeni sistemle ilgili çıkarılması gereken uyum yasaları. Bu gündemi önemli buluyorum. İktidar, 6 aylık yasal süre dolmasına rağmen uyum yasalarını Meclise getirmedi. Oysa süre Ekimde doldu. MHPyi Mecliste, AKPyi Sarayda tutabilecek formül arayışları bittiğinde muhtemelen getirecekler. Uyum yasaları gerektiren, muğlak bırakılan alanlardan birisi, vatandaşların 100 bin imza toplayarak bir kişiyi Cumhurbaşkanı adayı gösterebilmesiyle ilgili düzenleme. Saadet Partisinin partilere sunduğu öneri paketini Saadet Partisi GİK üyesi Muammer Bilgiç sağolsun gönderdi, inceledim.

Saadet Partisi, bu konuda vatandaşlara mali külfet çıkarmayacak bir sistem getirilmesini öneriyor ve bu çerçevede ilçe seçim kurullarının yetkilendirilmesinin doğru olacağını ifade ediyor. Neden? Çünkü iktidar bunu noter onayına yönlendirerek yüzde 5 oyun altında kalmış partilerin ve bağımsız yurttaşların aday çıkarmasını önlemek istiyor. Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turuyla Meclis seçimleri aynı anda yapılacak. Dolayısıyla çok aday demek, bölünmüş bir Meclis de demek. Saray koalisyonu bunu önlemek istiyor. Nereden biliyoruz?

Cumhurbaşkanı Erdoğanın bir gazetecinin Karamollaoğlunun CHPye yaptığı ziyareti sorması üzerine verdiği Yani 100 bin imzayı toplayamıyorsan zaten bu yolda bu mücadeleyi vermek de zor bir iş. Yürümez. Bir diğer konu, maliyetleri çok yüksek diye olaya giriyorsa, maliyet noktasında noter masrafları falan… O da onun sorunu yanıtından anlıyoruz.

Uyum yasası çıkmış değil; ama niyet, maliyetleri yüksek tutarak aday çıkarmanın zorlaştırılması. Açıklama net. Noter dostlarımı aradım, sordum. Gerçek kişilerin imza beyannamesinin onay bedelinin ortalama 65-70 lira olduğunu, Mart 2018 sonrasında bunun 80 lirayı geçebileceğini ifade ettiler. Dolayısıyla Erdoğanın gözden kaçan bu beyanına bakarak şunu söyleyebiliriz: Yurttaşlar bir aday göstermek isterse bunun maliyeti en az 8 milyon TL olacak.

Öyleyse işçiye, işsize, emekliye, öğrenciye, gariban köylüye sadece seçme hakkı veren; devlet yönetimine seçilme hakkınıysa parası olanlara devreden bir yapıyla karşı karşıyayız.

Bu, yeni sistemle getirilen yeni barajlardan birisi. Buna ekonomik-sınıfsal baraj diyelim. Birinci barajdır. Saray Rejimi elitlerin iktidarıdır. İktidar olmanın zenginliğe bağlı olması anlamında Plütokrasidir, halk yönetimi anlamında demokrasi değil.

İKİNCİ BARAJ
Gelelim ikinci baraja.

Türkiyede parlamenter sisteme göre bir kişi önce milletvekili oluyor; ardından da bu milletvekilleri içinden en yüksek oyu alan partinin lideri Başbakan olabiliyordu. Milletvekili seçilme yaşı 25; dolayısıyla 25 yaşında bir kişinin Başbakan olma ihtimali vardı. Yeni sistemle başbakanlık ve bakanlar kurulu kaldırılıyor ve devletin her türlü karar yetkisi tek kişiye, cumhurbaşkanına yani Saraya aktarılıyor. Bu durumda devlet yönetimi dendiğinde aklımıza sadece Cumhurbaşkanı gelecek. Devlet yönetimine katılma hakkı da buraya seçilme üzerinden tartışılabilecek.

Yeni düzenlemeyle birlikte bütün devlet yetkilerine sahip Cumhurbaşkanı olabilmek için en az 40 yaşında olmak gerekiyor.

Diyebilirsiniz ki zaten öyleydi. Aynı şey değil; daha önce Cumhurbaşkanı tarafsız bir hakem, bir tür akil insan olarak sistemdeydi. Şimdi devletin tüm karar merkezi orası, siyasetin ve temsil ilişkilerinin alanı oraya doğru kaydırıldı. Dolayısıyla devlet yönetiminin merkezine halkın yüzde kaçı aday olabiliyor, artık bunu konuşmalıyız.

Hacettepe Üniversitesinin 2013 tarihli nüfus araştırmasına göre Türkiyede nüfusun 25 yaş altındaki kısmı toplam içinde yüzde 41.5 paya sahip. Dolayısıyla eski sistemde devlet yönetimine Başbakan olarak gelme olanağı olan yurttaşların toplam içindeki oranı yüzde 58.5ti.

Şimdi bu oran tersine dönüyor. Ülkede 25-40 yaş arası nüfusun toplam nüfus içindeki payı yüzde 23.5. Bu kesim de devlet yöneticisi olma vasfından dışlanıyor. Devlet yöneticisi yeni sisteme göre sadece Cumhurbaşkanı; diğerleri sadece onun aldığı kararların icra makamı olacak; unutulmasın. Etkisi kalmayan Meclise 18 yaşa vekillik süslemesini tam da bu gerçeğin üstünü örtmek için getirdiler. 18 yaşında vekil olabiliyor halkımız, yani milleti temsil edebiliyor ama devlet yöneticisi olmak için 22 yıl bekleyecek.

Ve şimdi devlet yöneticiliğine aday olamayacakların toplam içindeki oranı yüzde 41.5ten yüzde 65e yükseldi. İkinci baraj da budur. Halkın çoğunluğu, devletin yeni merkezine, yeni siyasal karar ve yürütme dairesine aday olamayacak. Yaş ile birlikte baraj yüzde 65e çıkmıştır. Ülkenin ortanca yaşı TÜİKe göre 31.4tür. Öyleyse halkın ortalama yaşı da, 40 yaş altındaki yüzde 65lik nüfus da bu yeni sistemde sadece seçici olmaya mahkumdur. Seçenlerin seçilen olamayacağı, dar bir azınlığın hükmedeceği ve halkın çoğunluğunun dışlandığı bir sistemden söz ediyoruz. Bunun adı demokrasi değil oligarşidir. Ve bugün bu sistemde, Samsuna milli kurtuluş için çıktığında 38 yaşında olan Mustafa Kemal gelse Cumhurbaşkanı adayı olamayacaktır. Sistem halka açılmak yerine, Saraya doğru kaydıkça halka da kapatılmaktadır özetle.

Bir yandan 2000 yılında doğanların vekil olabileceği, diğer yandan ülke nüfusunun sadece yüzde 8ini oluşturan 65 yaş ve üstü kuşağın adaylığının konuşulduğu yeni bir dönem bu. Temsil edenlerle edilenler, seçenlerle seçilenler ve gençlerle yaşlı kuşaklar arasına kalın barajlar çeken sistemden söz ediyoruz.

ÜÇÜNCÜ BARAJ
Gelelim üçüncü baraja.

Üçüncü baraj eğitim durumu barajıdır. Eski sisteme göre başbakan olmak için milletvekili olma şartlarını yerine getirmek, yani ilkokul mezunu olmak yeterliydi. 2839 Sayılı Milletvekili Seçimi Kanununun 11. Maddesine göre eğitim durumu bakımından sadece ilkokul mezunu olmayanlar milletvekili ve dolayısıyla da başbakan olamıyordu.

Şimdi başbakanlık kaldırılıyor ve bütün yetkileri cumhurbaşkanına devrediliyor. Ve bu yetkileri kullanmak için daha önce halkın çoğunluğuna açık olan kapılar bir üçüncü barajla daha halka kapatılıyor. Buna göre 16 Nisanda kabul edilen düzenlemeyle, Anayasanın 101. Maddesi Cumhurbaşkanı seçilebilmek için yükseköğrenim yapmış olma şartı getiriyor.

İstatistiklere göre ülkemizde ilkokul mezunu olmayanların toplam nüfus içindeki oranı yüzde 16. Dolayısıyla eski sistemde halkın yüzde 84üne yaş kriterini de sağladıktan sonra Başbakanlık kapısı açıktı. Şimdi denklem tersine dönüyor. Yine istatistiklere göre Türkiyede yükseköğrenim mezunlarının toplam içindeki oranı yaklaşık yüzde 15. Buna göre halkın yüzde 85i devlet yönetiminin merkezine aday olamayacak.

Eski sistemde halkın yüzde 84üne eğitim durumu bakımından açık olan devlet yöneticiliği konumu, artık halkın yüzde 85ine kapalı hale gelecek. OECD verilerine göre Türkiyede 25-64 yaş arası nüfusun yüzde 43ünün ilkokul mezunu olduğunu düşünürsek, durum daha da netleşebilir.

TOPLAMDA EN BÜYÜK BARAJ
Şimdi toparlarsak: Eski rejimde en otoriter dönemde bile halkımıza seçilme imkanı bakımından daha yakın olan konumlar, yeni rejimle birlikte halka kapatılmakta. Halk sadece onaylayan, seyirci konumuna itilmekte. Siyasal sistem halkı dışlamakta. Yaş, eğitim ve noter onayı gibi kriterlerle birlikte yeni bir azınlık/elit iktidarı garanti altına alınmakta ve bu iktidar alanı sadece birkaç aileye açılmakta.

Kabaca bu engelleri toparlayarak bir hesaplama yapalım. Bir kere en yüksek baraj yükseköğrenim kriteriyle konuyor. Sadece yüzde 15 aday olabilecek. Bu yüzde 15 oranının bu noktaya gelmesinde en büyük paysa son yıllarda hızla artan üniversite mezuniyet oranı. Yani, yüzde 15in içinde ağırlıklı pay 40 yaş altı nüfusta. Bu durumda ortalama bir hesaplamayla 40 yaş üstü ve yükseköğrenim mezunu olanların toplam nüfus içindeki oranı yüzde 10u zor buluyor. Yüzde 10 olduğunda bile, halkın yüzde 90ı devletin nasıl yönetileceğini belirleyecek bir konuma aday olamıyor. Yeni baraj yüzde 10 değil yüzde 90dır dememiz bundan.

NE YAPMALI?
Öyleyse yeni sistem yetkiler bakımından devleti tek kişiye teslim etmekte, otoriter bir tekelleşme yaratmaktadır, bu doğru. Fakat Saray rejiminde otoriterliğin ölçüsü sadece bu değildir artık. Diğer boyut; sistemin yeni bir dar azınlık/elit grup iktidarını güvence altına alması ve halkı sadece bunu onaylayan konumuna hapsetmesidir. Halkın çoğunluğunun maddi güç, eğitim ve yaş kriteri bakımından başkan adayı olamayacağı bu yeni sistemde yönetenlerle yönetilenler arasındaki mesafenin açılması ve temsil krizinin derinleşmesi politik müdahaleye bağlı olarak kaçınılmazdır. Bu da Halkçı siyasetin politik programı olmalıdır. Türkiyede rejim demokratikleşmeli, karar süreçlerinde halk sadece onaylayan, seçen olmamalıdır.

Halkçılık siyasal alanda halkın söz, yetki ve karar sahibi olmasını savunmaktır; Saray Rejimi ise halkın çoğunluğunu tek kişi lehine olmak üzere sistemden dışlamaktır.

Önümüzdeki günlerde bu yönde temsil krizini belirginleştiren, gösteren; iktidar mevkisinin yeni barajlarla halka nasıl kapalı hale getirildiğini somutlaştıran demokratik kampanyalar gerçekleştirilmelidir. Örneğin ilk aşamada AKP ile MHPnin kapalı kapılar ardında hazırladığı uyum yasaları gündemine şimdiden müdahale edilmeli; noter şartının ya da aday göstermek için mali külfetlerin getirilmemesi için tüm partileri kapsayan geniş bir kampanya örgütlenmeli ve Mecliste de temsil olanaklarını iyice daraltacak yeni seçim sistemi hazırlıklarına müdahale edilmelidir. Seçime giderken OHALin kaldırılması, YSKnın bağımsızlığının güvence altına alınması ve adaylık süreçlerinin halka açık hale getirilmesi yönünde Halkçı bir siyaset hattı mümkündür, somuttur. Tek sorunumuz, bunu kiminle yapacağımız. Yapılacak çok şey var, yapabileceğimiz yer yok. Çözmek boynumuzun borcudur.

 

 

Eğitim