unnamed-010.gif

darbeicindedarbegif.gif

YAZARLAR

Tüm Yazıları Ender Helvacıoğlu

Kalın hatları kaybetmeden…

20.07.2017 07:14

Türkiyeye ABD emperyalizminin desteği ve AKP iktidarı marifetiyle bir karşı devrim dayatıldı. Bu karşı devrim (ve tabii buna karşı direniş) süreci sona ermiş değil, bütün hızıyla devam ediyor.

Son 15 yılın toplumsal ve siyasal gelişmelerini belirleyen ve giderek keskinleşen bu süreci unutursak ve politik hattımızın temel unsuru olmaktan çıkarırsak yolumuzu şaşırırız.

Doğaldır ki bu süreç -tarihteki/tarihimizdeki diğer bütün devrim ve karşı devrim süreçlerinde olduğu gibi- düz bir hat izlemedi/izlemiyor. Yani süreç karşı devrimi dayatanlar ile ona karşı direnenlerin mücadelesi basitliğinde değil.

Türkiye gibi oldukça çeşitlenmiş toplumsal sınıfları ve farklı çıkar gruplarını barındıran, emperyalist müdahalelere (özellikle bu süreçte) açık geniş bir coğrafyadan söz ediyoruz. Kaldı ki yanı başımızda (Suriyede ve Irakta) direkt müdahil olduğumuz bir iç savaş sürüyor.

Bütün bu olgular sürece etki ediyor. Gerek iktidar gerekse muhalefet katlarında ittifaklar bozuluyor ve yeniden kuruluyor, zaman zaman yoğun çatışmalar da yaşanıyor, emperyalist odakların girişimlerinde ve planlarında değişimler görülüyor ve Irak ile Suriyedeki gelişmeler direkt olarak ülke içine de yansıyor.

Dolayısıyla oldukça karmaşık bir süreçten geçiyoruz ve bu durum incelikli politikalar gerektiriyor. Fakat incelikli politikalar izleyebilmenin ilk şartı kalın hatları (sürecin temel niteliğini) kaybetmemektir. Yoksa oradan oraya savrulmak kaçınılmaz olur.

***

Sürecin temel niteliği değişmiş değil. Bunu son 15 yılın doruk niteliğindeki halk hareketlerine bakarak da tespit edebiliriz: Cumhuriyet mitingleri, Haziran Direnişi, Anayasa Referandumundaki Hayır hareketi, Maltepe mitingi…

Sürecin farklı aşamalarında, farklı önderliklerle, farklı (zenginleşen) katılımlarla, farklı ve yenilenen taleplerle yaşanan bu halk hareketlerinde -tüm farklılıklara, yeniliklere karşın- değişmeyen bir nitelik var: AKP-Erdoğan iktidarı marifetiyle dayatılan karşı devrim sürecine göğüs germek ve son vermek. Bu bir niyet veya kurmaca değil, bir olgu… Dolayısıyla bir kalın hat. Türkiyenin aydınlık yüzünün ve emekçi halkının -tüm örgütsüz ve öncüsüz halk hareketlerinde görülebileceği gibi iç ve dış çeşitli politik odakların manipülasyonlarına ve müdahalelerine açık olan- kalın hattı. Halk bu karşı devrim sürecine son vermek ve bu iktidardan kurtulmak istiyor; bu bir toplumsal olgu.

Olguları yok sayarak veya tersyüz ederek politika yapamazsınız. Yapmaya kalkışanlar çıkabilir, ama sonuçta gerçekler dünyasından koparlar. Cumhuriyet mitinglerini darbecilerin kalkışması diye niteleyenler, yetmez ama evetçiler, Haziran Direnişini üç-beş çevreci çapulcunun işi veya faiz lobisinin girişimi olarak karalayanlar gerilerde kaldı; söz konusu toplumsal olgu zincirinin son halkasından örnek verelim: Adalet Yürüyüşünü FETÖ ve PKKnın eylemi diye karalayanlar, gayri milli bulanlar, bayrak ve Atatürk yok diyenler, Maltepedeki üç milyonluk gelincik tarlasını görünce gerçeğe karşı direndiklerini anlamışlardır sanırım.

Olguları yok sayamazsınız ama ona karşı başka olgulara dayanarak mücadele edebilir (ki AKP iktidarı bunu yapıyor) veya gücünüz oranında müdahale edip etkilemeye, yönlendirmeye, saptırmaya vb. çalışabilirsiniz. Başta ülke siyasetinde iddia sahibi iç ve dış politik odaklar olmak üzere herkes bunu yapıyor zaten. Politika bu demek.

***

Peki, sürecin diğer kutbunda yer alan AKP-Erdoğan iktidarının niteliğinde (dolayısıyla sürecin niteliğinde) temel bir değişiklik olmuş mudur?

AKPnin -pek fazla gizli de olmayan- ajandasının kabaca iki ana unsuru vardı: 1) Cumhuriyet rejimine ve laikliğe son vermek (Cumhuriyet parantezini kapamak) ve Sünni İslam ideolojisine dayalı otoriter bir rejim kurmak. 2) Bu hedef doğrultusunda ABD emperyalizminin desteğini almak ve karşılığında ABDnin Ortadoğu planlarının taşeronluğunu yapmak (BOP Eşbaşkanlığı).

Birinci unsur konusunda bir tartışma yok. AKP iktidarı, devletin her kademesinde ve toplumun her alanında laikliği aşındırmayı ve İslamizasyonu sürdürüyor. Son örneği eğitim-öğretim müfredatındaki yeni değişimler: Evrim kuramının biyoloji ders kitaplarından çıkarılması, Atatürke ilişkin bilgilerin ve Atatürkçülüğün daraltılması, cihad kavramının din bilgisi kitaplarına eklenmesi. Dindar ve kindar nesiller yetiştirme yolunda doludizgin ilerleniyor.

İkinci unsur konusunda ise bir tartışma olduğu biliniyor. Gelinen noktada, vatanın korunması için Türkiye ile Erdoğan-AKPnin birbirine mecbur olduğu ve Erdoğanın ister istemez anti-emperyalist bir çizgi izlemek zorunda kaldığı iddia ediliyor. Bu iddialar bazı somut olgulara da dayanıyor: ABD destekli FETÖnün Erdoğanı devirme amaçlı darbe girişimi ve Türk devleti ile ABDnin Suriye politikalarının -özellikle YPG-PYDye tavır ve Irak ile Suriyenin kuzeyinde bir Kürt devletinin kurulması noktasında- karşı karşıya gelmesi gibi olgular.

Bu olgular, Erdoğanın anti-emperyalist çizgiye geldiği ve bir vatan savaşı verdiği anlamına gelir mi? Bizce gelmez.

Olgular içinden işimize geleni seçmek veya olguları işimize geldiği gibi yorumlamak yerine bütünsel bir analiz yapmaya çalıştığımızda tablo şudur:

- Erdoğan-AKP iktidarının Irak ve Suriyede ABD ile tartışması, ABD yönetimini Kürt örgütleri yerine kendileri ile işbirliği yapmaya ikna etme düzeyindedir. Yani tartışma ABDnin esas taşeronunun kim olacağı noktasındadır. Bu, anti-emperyalizm falan değil; hatta anti-Amerikan bir tutum bile değil (ABDye küsme denebilir belki).

- Erdoğan-AKP iktidarı, Suriyede emperyalist girişimlere karşı esas direniş mevziini temsil eden Esat yönetimine düşmanlıktan vazgeçmiş değil. Oysa bölgede anti-emperyalist tutum her şeyden önce Suriyenin meşru yönetimi ile dostluğu gerektirir.

- Emperyalist müdahalelere karşı vatan savaşı vermeyi amaçlayan bir odak, halkın ve ulusun bütününü birleştiren, iç barışı gözeten, halkı topyekûn seferber eden politikalar izler. Oysa Erdoğan-AKP iktidarı toplumun en az yüzde 50sine karşı acımasız bir savaş içindedir; kutuplaşmayı derinleştiren ve toplumu kabak gibi ikiye bölen bir politik hatta ısrar etmektedir.

- Vatan savaşı veren bir odak, ülke tarihindeki başarılı yurt savunmalarının simgelerine (Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet devrimleri, Atatürk, vb) sahip çıkar ve sarılır. Oysa Erdoğan-AKP iktidarı tam tersine bu simgelerle savaş halindedir, itibarsızlaştırmaya ve yıkmaya çalışmaktadır.

Daha birçok şık eklenebilir. Ama sanırım bu kadarı yeterli.

***

Bütün bu olgular ışığında toparlarsak:

1) Erdoğan bir vatan savaşı değil, iktidar savaşı vermektedir. Onun vatanı, sarayının sınırları ile kısıtlı. Ne olursa olsun, ülke ne hale düşerse düşsün iktidarını korumak ve pekiştirmek temel güdüsüdür. Tüm politikalarına ve manevralarına bu güdü yön veriyor. Çünkü asıl mecburiyeti budur. Hani bazıları Erdoğan-AKP muhalefetiyle dalga geçmek için Tayyip Gitsin de Nasıl Giderse Gitsin Partisi / TGNGGP diyorlar ya (ilginçtir aynı söylemi Ufuk Uras gibileri de sık sık dillendirmeye başladı), aynı jargonla konuşacak olursak, Erdoğanın partisinin adı da İKNKKPdir, yani İktidarda Kalalım da Nasıl Kalırsak Kalalım Partisi.

2) AKP-Erdoğanın tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet diye formüle edilen meşhur Rabiasının yaldızlarını kazıdığınız zaman ortaya gerçek formülasyon çıkıyor: Tek adam, tek parti, tek inanç, tek taşeron.

3) Türkiyenin emekçi halkı emperyalist müdahalelere karşı vatanını korumak ve bu vatanda özgürce-kardeşçe yaşayabilmek için Erdoğana ve AKPye mecbur değil. Tam tersine, AKP-Erdoğan iktidarı bu ülkenin emperyalistler karşısındaki zayıf karnıdır. Bu nedenle de milyonlar bu iktidardan kurtulmak için kendilerini sokaklara ve meydanlara vuruyor.

4) Doğaldır ki bütün bu olguları emperyalistler de değerlendirecek, muhalefetin içine sızmaya, etkilemeye, yönlendirmeye, turunculaştırmaya çalışacak. Onların işi bu. Bizim işimiz de AKP belasından kurtulmaya çalışırken yeni tuzaklara düşmemeye özen göstermek olacak. Tüm karmaşıklığı ve zorluklarıyla sınıf mücadelesi budur.

Kalın hatlar böyle. Bu hatları kaybetmeyelim; şimdi gelin mümkün olduğunca inceltelim.

Eğitim