unnamed-010.gif

darbeicindedarbegif.gif

YAZARLAR

Tüm Yazıları Deniz Yıldırım

Saraydan anti-emperyalizm çıkmaz

14.10.2017 09:01

Yeni bir krizimiz ve elbette tartışmamız var. ABDnin Türkiyeden yapılacak vize başvurularını süresiz durdurmasının ardından oluşan tabloya bakıp Saray öncülüğünde Mazlum Milletler Savaşı verdiğimizi iddia etmeye kadar vardı iş. Oysa anti-emperyalizm söylemlere değil, tutumlara bağlıdır. 

Tartışalım; fakat önce bir noktayı düzeltelim. Siyasal İslamcı eğilimleri olan bir hareket ya da milliyetçi bir hareket anti-emperyalist olamaz mı? Tarihin belirli bir anında emperyalist zinciri zora sokan ilerici bir atılım gerçekleştiremez mi bu hareketler? Yanıtımız bellidir; olabilir. 20. Yüzyılın başındaki Türk Kurtuluş Savaşı, sömürgelerde özellikle 20. Yüzyılın ikinci yarısında güçlenen ulusal kurtuluşçu hareketler bunun kanıtıdır. Aksini iddia etmek; yani emperyalizmi salt iktisadi bir olguya indirgeyip siyasal ve askeri karakteri reddetmek Leninin ifadesiyle yeni bir ekonomizm türünün, emperyalist ekonomizmin ürünüdür. Bu ekonomizm, emperyalizm çağında cumhuriyet, demokrasi, siyasal bağımsızlık mümkün değildir anlayışını güçlendirir; bu mücadeleleri küçümser. 

Dolayısıyla ben doğrudan siyasal aktörün kendisine, ideolojisine ya da ittifaklarına bakıp bu iktidar ve ittifakları anti-emperyalist savaş veremez, çünkü anti-kapitalist değiller gibi bir indirgeme yerine; vermez demeyi tercih ediyorum. Çünkü olgulara dayanıyoruz; salonlarda atılan nutuklara değil. 

Emperyalizm Nedir?

Açalım. Emperyalizm nedir? Emperyalizm özünde serbest rekabet çağının sona ermesi; buna uygun olarak tekellerin hakimiyetinin artması ve bu tekel hakimiyetinin merkezinde mali sermayenin yer almasıdır. Tekeller istediklerini yasayla, Meclis üstünden yaptırabildikleri, yani siyasal açıdan yarı-sömürge haline getirdikleri ülkeler üzerinde askeri-emperyal merkez devletler ittifakının zor gücüne dayanarak hakimiyet alanlarını sürekli genişletir ve korumaya çalışır. Tekeller bunu başaramıyorsa, direnç varsa o zaman askeri unsur daha da belirginleşir. Bu iktidarın ilk yıllarında Meclise getirilen Petrol Kanunu tasarısı için Petrol İş Sendikası bir broşür hazırlamış ve nefis bir başlık atmıştı: Irakta işgalle, Türkiyede yasayla. Meselenin özeti budur. İşgale gerek duymuyorsa; yasayla yaptırabiliyorsa burada emperyalizm güçsüz mü diyeceğiz?

Öyleyse emperyalizm, tekellerin hakimiyetini koşullara göre yöntem belirleyerek derinleştirir, sürdürür. Ve burada kritik olan yöntem değil, esastır. Hangi sosyal kesimlerin çıkarlarının garanti altına alınması sözkonusudur emperyalizmde? Aslolan budur. Ama askeri zor gücünü hep hissettirerek ve elbette silah satarak; üsler açarak, 50li yılların başında Korede olduğu gibi kendisi yerine cepheye sürerek yapar bunu.

Bu nedenle emperyalizm sadece iktisadi bir olgu olmadığı gibi, sadece askeri bir olgu da değildir. Yöntemden çok, arkasındaki programla ilgilidir. Bugün Türkiye açık işgal altında tam bir sömürge değildir; buna karşın serbest rekabetin ortadan kalktığı koşullarda uluslararası tekellerin ve Türkiyenin en uluslararasılaşmış tekellerinin kar oranlarının yüklü oranda arttığı, tekellerin ekonominin her alanında hakimiyet kurduğu bir yarı-sömürge görüntüsü vermekte ülkemiz. Ve emperyalizm bütün bu nedenlerle sadece bir dış politika konusu değil; bizzat ülkenin iç ekonomik ve siyasal ilişkileri içinde yerleşik durumda.

Diğer taraftan serbest rekabetin ekonomide ortadan kalkması ve yerini tekelleşmeye bırakması sadece ekonomide değil, siyasette de yansımasını buluyor. Ekonomide tekelleşmeyi, siyasal ilişkilerde de tekelleşme ve tekleşme tamamlıyor. Yani sınırlı demokrasinin de tasfiyesi. Bugün ekonomide serbest rekabetten tekelleşmeye geçişi, siyasette de serbest seçim ve rekabetten Saray merkezli tekelleşmiş yeni bir siyasal rejime geçiş tamamlıyor. 

Emperyalizm Karşıtlığında İki Temel Karakter

Bu tabloya göre ekonomide tekelleşme ve siyasette geri bir siyasal düzenin anti-demokratik düzeyde yeniden inşası birlikte ilerliyor; emperyalizm açısından bu ikisi bütünleyici nitelikte. Öyleyse anti-emperyalist mücadele veren bir iktidarın ve ittifaklarının doğrudan anti-kapitalist olmasa bile (asgari program açısından), milli kurtuluşçu hareketlere özgü temel iki karakteri taşıması gerekiyor. Birincisi; ekonomide mutlaka anti-tekelci, örneğin asgari programa göre Halkçı-Kamucu bir pozisyon tutturması; ikincisi de siyasette kuvveti Sarayda toplamak bir yana, Saraydan alıp demokratik düzeyde halka doğru genişletmesi, demokratik bir cumhuriyet programında halkı birleştirip örgütlemesi gerekiyor. 

Rahmetli Bülent Tanör o müthiş eserinde, Kurtuluş Kuruluşta saltanatın kaldırılmasının, Meclisi güçlendiren bir rejimin inşasının savaş demokrasisinin, yani anti-emperyalist savaşın demokratik usullerle yürütülmüş olmasının meyvesi olduğunu belirtir ki bu sömürge ve yarı-sömürgelerde bir yandan emperyalizm diğer yandan mutlakiyet baskısı altında inleyen tüm milletler için öyle ya da böyle bu geçerlidir. Tarihsel deneyimimiz de gösteriyor ki; emperyalizme karşı mücadelenin siyasal yolu Sarayı ve siyasal tekelleşmeyi güçlendirmek değil, kuvveti Saraydan alıp halka doğru genişletecek bir demokratik cumhuriyet programını yaratmaktır. 23 Nisanda Ankarada Meclis açmak; öncesinde Anadoluda kongrelerle milli mücadeleyi demokratik olarak örgütlemek bu programın ilk adımlarıydı. 

Öyleyse siyasal açıdan ilk yanıtı veriyoruz; Saray etrafında toplanmış, uluslararası alanda kendi sıkışmışlıklarına göre sürekli eksenler arası taktik hamleler yapmak zorunda kalan bir tek adam rejiminden anti-emperyalizm çıkmaz; aksine, bu tek kişilik muhatabı daha fazla sıkıştırarak kazancını arttırabileceğini anlayan emperyalizm için bu rejim bulunmaz Hint kumaşıdır.

Gelelim diğer boyuta, yani ekonomik boyuta. Emperyalizmin ekonomik özünün tekelleşme olduğunu ifade ettik. Türkiyede 15 yıllık AKP iktidarında tekellerin hakimiyeti açısından neredeyiz, bu iktidarın buna katkısı ne oldu ve değiştirmek için bir reçetesi var mı? Buna bakalım. 

Tekelleşme, herhangi bir sektörde adım adım uluslararası kartel ve tröstlerin oluşması, büyük balığın küçük balığı yutmasıdır. Sizin üretebildiğiniz bir ürünü üretmeyeceksin diyorsa, ülkenizi kendisinin açık pazarı haline getirecek düzenlemeleri rahatlıkla geçirtebiliyorsa bu bir kere tekellerin iktidarıdır. 

Tablo bizde nasıl? AKP, 2001de Dervişin tekelci sermaye lehine (iç ve dış tekeller kaynaşmasıyla) getirdiği tütün, şeker kısıtlamalarının ve banka sermayesini yoğunlaştıran paketinin üstüne iktidar oldu. Bu tekelci programı iktidara gelir gelmez derinleştirdi; özelleştirmeleri yoğunlaştırdı; fabrikaların satılmasının, ülkenin iç pazarının tütünde, şekerde uluslararası en büyük tekellere açılmasının, banka sermayesinin karlarını yoğun biçimde arttırmasının koşullarını oluşturdu. 

Tekellerin Türkiyede Artan Hakimiyeti

Bugün tütün yabancı tekellerin elinde; TEKEL tasfiye edilmiş; üreticiyse şimdi Mecliste olan yeni torba yasayla yabancı tekellerin isteklerine daha da köle yapılmak isteniyor. Tekellerin hakimiyetini arttırmak sözkonusu oldu mu, Meclisi bile hatırlayabiliyorlar. 

Bugün şeker Amerikan tekellerinin elinde; daha 3 hafta önce Maliye Bakanı Ağbal üç yıllık ekonomik stratejiyi açıklarken elde kalan son şeker fabrikalarını da satacaklarını ifade etti. Konu sadece fabrikaların satılması, özelleştirme değil; konu aynı zamanda üretmeyen bir Türkiyenin uluslararası tekellerin doğal pazarı haline getirilmesi. Irakta işgalle, Türkiyede yasayla; bunu hiç unutmayalım.

Bugün fındık üreticisinin aklında bir soru var; dünyada en fazla fındığı biz üretiyoruz; ama en az biz kazanıyoruz; neden? Çünkü fındık piyasası; başta Ferrero olmak üzere uluslararası çikolata tekellerinin elinde. Fiyatları baskılamayı, pazarlarını çeşitlendirmeyi bir koz olarak kullanıyorlar ve Türkiyedeki iktidar bu tekellerin ve onunla çıkar ittifakı içindeki yerli büyük tüccarın yanında; bu nedenle tekellerin ve tüccarın istediğini yapıyor; fiyatları baskılıyor, üreticiyi eziyor. 

Enerjiye bakalım. Bağımsızlık söyleminin en fazla görüldüğü alanlardan birisi bu. Nasıl bağımsızlıksa, doğalgaz çevrim santrali açıyor; doğalgazı Rusyadan alıyor; işletme hakkını Avusturyalı bir tekele veriyor; sonra buradan aldığı elektriği tekelleşmek isteyen dağıtım firmaları aracılığıyla yurttaşa satıyor. Ya da alım garantisiyle, her türlü özel yasasıyla nükleer santral kurduruyor, ama ne teknolojisi ne de hammaddesi yerli oluyor. Bu durumda iktidar ABDyle çıkar çatışması yaşadı diye anti-emperyalist, ama enerjide Rusyaya bağımlı kıldığı için de bağımsızlıkçı, böyle mi bakacağız konuya?

Tekellerin bugünkü durumunu anlamak için en açık göstergeyse mali sermayenin durumudur. Türkiye bu iktidar döneminde sıcak para bağımlısı, dışarıdan sermaye girişine bağımlı bir ekonomi konumuna getirildi. Bakmayın sabah akşam faiz eleştirilerine; işin muhafazakar tabana itiraz ediyoruz aslında süsüyle paketlenmesinden ibarettir. 

Banka sermayesi ise bir yandan uluslararası tekellerle daha da kaynaştı; diğer yandan da izlenen ekonomik strateji sayesinde ülkenin en fazla kar eden kuruluşları listesinde en başı çekti. Yaratılan inşaat-ihale-imar ekonomisiyle bir yandan yeni bir sermaye palazlandırmaya çalışan iktidar; halkı da orta sınıf hayalleri çerçevesinde ev, araba almaları için ya da daha fazla kredi kartıyla tüketim olsun diye bankalara borçlandırdı. Borçlandırılmışlar bugün ülkenin en geniş kitlesi ve bu iktidar sayesinde banka karları tarihi rekorlara gidiyor. Mali sermayeyi, bankaların sermaye tekelleşmesini kuvvetlendiren bir iktidar, emperyalizm karşıtı olmaz; tercihi zaten emperyalizm olmuştur. 

Bugün Türkiyenin en uluslararasılaşmış tekelleri, örneğin Koç ve Sabancının bu iktidar dönemindeki karlarını ele alın. AKPnin özelleştirip Koça sattığı TÜPRAŞ bugün karlarına kar katarken; daha bu hafta taşeron dayatması sonucunda Aliağa TÜPRAŞta 4 işçi can verdi. Taşerona, işçinin ezilmesine; tekeller karşısında yapayalnız bırakılmasına dayanan bir programdan emperyalizm karşıtlığı çıkmaz. Çünkü emperyalizm dışsal değil, içsel bir olgudur. Kendi mazlum milletini ezenden, mazlum milletler tutumu hiç çıkmaz. Siz hiç emperyalizmin Türkiyedeki hükümeti işçiler güvencesiz, iş cinayetlerinde rekora gidiyorsunuz, ücretler çok düşük, sendikasızlaşma ölümleri getiriyor şeklinde eleştirdiğini duydunuz mu? Duyamazsınız; çünkü işçiyi ezdiren program; emperyalizmin tekelleşme programının uzantısıdır. Ve tekellerin bu hakimiyetinin siyasal garantisi Saray Rejimidir; biz işçi grevlerini önlemek için OHALi uzatıyoruz sözü bunun itirafıdır.

Öyleyse Neden Hedefteler?

Ekonomide tekellerin, siyasette gerici tekelleşmenin kapısını açan bir iktidar öyleyse neden şimdi ABDnin hedefinde?

Özü şudur: Kendi bölgesel-emperyal projesi çöken bir iktidara şimdi bunun üstünden bir fatura çıkarılıyor ve bu fatura karşısında uluslararası alanı daralan iktidar da bir o yana bir bu yana manevralar yapmak zorunda kalıyor. 
İyi ama; Türkiyenin NATO-ABD hattından uzaklaşıp Avrasya çizgisine geçmesi kötü mü? diyenler olabilir. Birincisi; bu iktidarın NATO tekellerine ülkeyi ekonomide bu denli bağımlı hale getirmişken hangi ekonomik programla bu geçişi yöneteceğini tartışalım derim; yapamazlar. Reçeteleri yok; talan ekonomisini çökertirler. Ekonomide ülkeyi bağımlı yapanlar, siyasette ve özellikle de dış siyasette ülkeyi bağımsız yapamaz. 

İkincisi; ekonomide, siyasal rejimde olduğu kadar, dış politikada da tekelleşmeye karşı olmalıyız. Bu ise ekonomide Halkçı-Kamucu bir anti-tekel programla; siyasette demokratik Cumhuriyetçi bir rotayla ve dış politikada da tekkutupluluk yerine çokkutupluluk stratejisiyle mümkündür. Bu iktidarın izlediği ise çokkutupluluk stratejisi değil; kutuplardan hangisi kendisini sıkıştırırsa hemen diğerine kendisini yaklaştırmak zorunda hissediyor. Yani ülkenin ve halkın çıkarları değil; ittifaklarını belirleyen düzlem bu iktidarın kendi çıkarlarıdır; bu nedenle bağımsız bir ülke yaratmanın koşulu; kendi yenilgileri üzerinden ülkeyi uluslararası alanda daha da bağımlı ittifaklara zorlayan ve oradan oraya savrulan bu iktidardan kurtulmaktır.

Kaldı ki oturulan masalar eşitler arası masalar değildir. Rusyanın eli güçlüdür. İran, bölgesel açıdan kazançlıdır. Türkiye, bölge ülkeleriyle ilişkilerini ve ittifaklarını güçlendirecekse bu bölgesel Yeni-Osmanlıcı siyaseti yenilgiye uğradığı için masaya oturup her şeyi kabul etmek zorunda kaldığından değil; içeride bağımsız ve başı dik bir iktidar alternatifi yarattığı için olmalıdır. Şu haliyle, kendini kurtarmaya çalışan bir iktidarın ne Rusya-İran hattına mecbur kalması onu Avrasyacı, ne de NATO-ABDyi sözlerle sürekli eleştirmesi onu emperyalizm karşıtı yapar. 

Ekonomide, siyasette, dış politikada tekelleşmeye götürenlerden, tekelleşmeyi derinleştirenlerden bağımsızlık reçetesi bekleyenler, a değilse b türü mekanik çelişki anlayışlarıyla bizi ya ABDye ya da AKPye mahkum etmek isteyenler karşısında sözümüz nettir. Ne ABD ne AKP, üçüncü yol bellidir. Halkçı, bağımsız, demokratik cumhuriyet, çok boyutlu dış politika. Bu temelde acil bir iktidar değişikliği. Öncelik bu iktidarın zaaflarına göre Türkiyenin dış politikasının belirlenmesi tuzağının sona erdirilmesidir.

Eğitim