unnamed-010.gif

darbeicindedarbegif.gif

Sanat dünyasını yöneten gizli örgütler!

Ali Rıza Özkan

Türkiye’nin sanatçıları arasında bir efsane dolaşıyor. Sansür efsanesi! Elbette, yasal yaptırımlardan söz etmiyorum. Neredeyse, bir gizli örgüt disiplininde sanat ve kültür ortamlarını düzenleyen bir “el' tartışma konusu!

Kimi sanatçılara göre; çok emek verip film çekiyorlar, ama salon bulamıyorlar, çünkü engelleniyorlar! Mükemmel müzikler yapıyorlar, ama dinleyiciye ulaşacakları CD’lerin dağıtımını gizli bir el engelliyor. Çığır açacak romanlar yazıyorlar, ama edebiyat mafyası onların kenarda tutulmaları için tüm gücüyle organize olmuş durumda!

Sanatsal başarıları birilerine çok, ama diğerlerine ise az dağıtan “gizli güç', bu sansürün ve engellemelerin kaynağı olarak gösteriliyor. Neredeyse, genel geçer, hatta hikmetli bir gerçek haline dönüşen bu kanaate dokunmak, tartışmak gerekiyor.

SANATIN GİZLİ ÖRGÜTÜ NEREDE?
Solitiraz sitesinde Ahmet Yıldız, örneğin şöyle yazıyor:

“Çünkü bütün tanıtım ağı, kitap ekleri “editör'leri, Türk edebiyatının en önemli dergisi Varlık dergisi dahil hemen hemen tüm dergiler, eleştirmenler (Doğan Hızlan-Semih Gümüş ve “jünior'leri) , Aydın Doğan “medyası'nın hegemonyasındaki tüm gazeteler, üniversitelerde Birikim dergisi yetiştirmesi sosyal bilimler bölümü hocalarının çoğu büyük bir ahenk içinde TESEV orijinli neoliberal kültürel saldırının dayattığı düzen içinde ahenkle hareket etmektedirler.'

Ahmet Yıldız, “gizli faşizm' olarak tanımladığı hegemonik bir sistemden söz ederken, konuyu sanatsal yaratıcıkla da birleştiriyor: “Edebiyatımızı kurutan, nicedir şair yazar yetiştirmeyen acımasız bir gerici kapan bu.'

Başka yazarlar da Ahmet Yıldız’ın özetlediğim görüşlerine yakın yazılar yayınladılar. Hepsinden ayrı ayrı alıntı yapmayacağım. En genel ifadeyle, en iyi romanları yazanlar, en iyi filmleri çekenler, en iyi müzikleri yapanlar sistem tarafından engellendikleri için okuru, seyircisi, dinleyicisi ile buluşamamaktadır. Bunun yerine, “sistem' vasıfsız, vasat ama kendisini kabul eden sanatçıları parlatmaktadır.

Peki, doğru mu bu?

Gerçekten mayföz, masonik bir yapı var mı ve insanların ne okuyacağına, ne seyredeceğine, ne dinleyeceğine karar verebilir mi?

KÜLTÜR VE SANATIN GİZLİ ÖRGÜTÜ SERMAYEDİR
Özellikle de kitle kültürü alanlarında elbette sermaye de “iş'e el atar ve buradan kazancını toplamaya bakar. Kapitalist-emperyalist metropollerde kültür ile sermayenin ilişkisi bizden çok daha dominant kurulmuştur. Araba lastiği ile, hazır çorba ile, gazlı içecek ile ilişkisini kuramadığı bir kültürel ilişkiyi kendi çıkarlarına göre kapitalistin yeniden düzenlemesi gerekir ve bunu da gerçekleştirir. Burada kültür, kapitalizmin emrindedir. Ama, sanat?

Sanat alanını sadece bu ilişki ile sınırlamak çok büyük bir yanılgı olur. Kaldı ki, kültürün kapitalizmin emrine girmesinde dahi tam olarak bir teslimiyet söz konusu olamaz. Kültür, yüzlerce, hatta binlerce yıl içerisinde biriktirilendir. Sermayenin talepleri ile çeliştiği yerde, sermayeyi yenecek gücü de içerisinde barındırır.

Ancak, sanat; yani, kültürün bireyselleşmiş alanı için sermayenin hegemonyasını 'ad acta’ kabul etmek çok büyük bir yanılgıya ve yanlış sonuçlara yol açar.

Sanat, burjuva devrimleri ile oluşan bireysel özgürlüklerden faydalanan bir yaratıcılık alanıdır. Saray ressamı olduğu halde, Francisco Goya’nın halka yapılan zulümleri resmetmesini kim engelleyebildi?

Bugün hâlâ, işçi sınıfı bilincinin ortaya çıkışı üzerine en görkemli romanlardan birisi olan Germinal’i yazmasını kim Émile Zola’ya yasaklayabilirdi?

Avrupa burjuvazisinin sanatı olarak yükseldiği halde, klasik müzikte Hans Eisler gibi komünist bir dehanın ortaya çıkmasını kim önleyebildi?

Sermayenin temel ilişkisinin kârlılık olması, aynı zamanda kendi çelişkisidir de! Bu çelişki kapitalizmin doğasında var. Para kazandığı sürece, Grup Yorum CD’lerinin satılmasını engellemek bir yana, en ücra noktalara bizzat ulaştıracaktır. Aynı şekilde, Sabahattin Ali’nin, Nâzım Hikmet’in kitaplarını da evinize kadar ulaştıracaktır. Yeter ki, bu “hizmet'inin kârlı bir karşılığı olsun!

PEKİ, SORUN NEREDE?
Esasen, sanat üretenlerin daha yolun başında cevaplamak zorunda oldukları bir soru var: kimin için sanat? İlkokul münazara sorusu değil, gerçekten her sanatçı bu soruyu kendi üretimleri özelinde sorgulamalıdır. Kimse “halk için sanat' yapmak zorunda değil. Hiçbir sanatın ve sanatçının değeri halk için üretmediğinde azalmaz.

James Joyce’un değerinden hiçbir şey eksilmez, varsın halk 'Ulysess’i okumasın! Her evin duvarını Mona Lisa süslüyor diye, halkın Leonardo da Vinci’yi anladığını mı iddia edeceğiz? Veya, Andrey Tarkovski filmleri halk anlamadığı için daha değersiz mi? Hayır, asla!

Sanatçı, seçimini yaptıktan sonra, kendi yolunda gider. Sanatın etkisi ve değeri sadece geniş kitleleri etkilemesiyle ölçülmez. Tersine, kanaatimce, sanat asıl aydınlar, bürokrasi ve diğer sanatçılar üzerindeki etkisiyle değerlenir. Bu da, örneğin ülkemizde ortalama birkaç (on) bin kitap satışından öteye geçmez. Birkaç (on) bin CD veya sinema biletine tekabül eder, gerçekten ilgili çevrenin sayısı.

Birkaç (on) bin çevreye kitap yazıp, geniş kitleleri etkilemek gibi bir niyet açıklayınca, yazarın kendi içinde bir çelişki ortaya çıkar. Aynı şekilde, birkaç (on) bin seyirciyi ilgilendirecek bir film yapıp, Recep İvedik filmleriyle yarışmaya kalkışmak da bir çelişkidir.

Sanırım, sanat çevrelerindeki tartışmalarda en büyük tutarsızlık bu noktada başlıyor. Elif Şafak, Orhan Pamuk, Aret Vartanyan vs eleştirerek sanat eleştirisinde varılacak bir yer yoktur. O yazarlar, geniş kitlelere seslenmenin güncel yolunu bulmuşlar. 70’li yıllarda çok satan yazarları nasıl şimdi kimse hatırlamıyorsa, miadları dolduğunda halk onları da unutacaktır. Halk bu konuda ilkelidir ve acımasızdır.

Ama, 70 yıl önce katledilmiş Sabahattin Ali’nin eserleri hâlâ okunuyorsa, adına kültür merkezleri kuruluyorsa, bu da bir “değer'dir. Tüm karşı propagandaya rağmen Yılmaz Güney Türk sineması denildiğinde ilk akla gelen isimse, varsın bugünün popüler yönetmeni bir Sinan Çetin olsun! Arkasında ne bir siyasi örgüt, ne bir müzik şirketi vs olmadığı halde halk müziğinin efsanesi Hasret Gültekin ise, bu kendi yarattığı “değer'den ötürüdür.

TÜRKİYE’NİN KRONİK DAĞITIM SORUNU
Buradan şuraya gelmek istiyorum: Üretilen sanat eserinin tek kıstası en geniş anlamda halktaki karşılığıdır. Siz eğer, milyonlarca seyirciyi çekecek bir film yaptığınız iddiasında iseniz, ama salonlara sadece 2070 seyirci geldiyse, burada düşünmek ve yaptığınızı sorgulamak sizin işinizdir.

Ancak, eğer on bin kişiye hitap edecek bir film yaptıysanız, sizi kimse ticari dağıtım zincirine sokmayacaktır. Çünkü, o sistemin işlemesi, maliyeti ve kârlılığı hesaplanırken sizin filminiz hesaba katılmamıştır. Sizin filminizin seyircisini bulmak için kendisine başka bir dağıtım sistemi yaratması gerekir.

Sorun burada kendisini açıkça ortaya koyuyor. Daha dar ve seçkin kitlelere hitap edecek sanat ürünlerinin kitlesel dağıtım sistemleri içerisinde hiçbir şansı olamaz. Kaldı ki, bu tür filmlerin seyircileri de Recep İvedik seyircisi değildir. Dolayısıyla, niteliksel farklılık yine niteliksel farklı dağıtım sistemlerini şart koşmaktadır.

Tekrar başa dönersek, kendi dağıtım ağını kurmak yerine, kitlesel sanat pazarlamacılarına ve onların kuklalarına çemkirmenin hiçbir faydası yoktur.


Birinci yazı, "Sansür mü, gişede hüsran mı?"yı okumak için tıklayınız:

88399.jpg

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Çok Okunanlar

Anadolu Ajansı seçim sonuçlarını 4 gün önceden açıkladı

Seçime 3 gün kala Gezici'den son anket

Ahmet Hakan, İnce için oran verdi

Konda ilk kez anket sonuçlarını açıkladı: Erdoğan ilk turda...

AA'nın ardından Milliyet de seçim sonuçlarını açıkladı 

İlgili Haberler

ABC Kritik

53 yurttaşın katili dediklerinizle neden pazarlık yaptınız?

ABC Kritik

Kandil hamlesi: Terör değil algı operasyonu

ABC Kritik

AKP'nin son seçim hamlesi: Membiç ve Kandil

ABC Kritik

Mesajı Aldığınız İçin Teşekkür Ediyorum Sayın İnce

ABC Kritik

Ürdün domino etkisini bekliyor...

ABC Kritik

24 Haziran'da hemen demokrasi

ABC Kritik

Yeni sınav sisteminin diğer adı: Adaletsizlik!

ABC Kritik

Erdoğan neden sakin

ABC Kritik

Doğu Akdeniz ve Kıbrıs... Geleceğin körfezi

ABC Kritik

27 Mayıs darbe mi yoksa bir devrim midir?

ABC Kritik

Hain arıyorsan aynaya bak polis telsizcisi Hayko!

ABC Kritik

Demokrat Parti ve 27 Mayıs