unnamed-010.gif

darbeicindedarbegif.gif

YAZARLAR

Tüm Yazıları Deniz Yıldırım

İç ve Dış Açıdan Afrin

22.01.2018 10:13

Uzun süredir dillendirilen, işaretleri verilen Afrin operasyonu bu haftasonu başladı. Sıcağı sıcağına değerlendirme elbette kolay değil; fakat resmi yakınlaştırarak ve ardından da parçalarına ayırarak baktığımızda bazı ayrıntılar seçilebiliyor.

Bu nedenle de iç ve dış cephe, yani Türkiye ve Suriye zemininde bir değerlendirme yapmaya çalışalım.

Öncelikle neden Afrin? Bu soru önemli.

Hatırlayalım. AKPnin Yeni Osmanlıcılık adı altında komşu devletin rejimini ortadan kaldırmaya verdiği destek, en sonunda Suriyenin kuzeyinde, yani Türkiyenin Suriye sınırında bir güç boşluğu yarattı. Esad yönetiminin çekilmesiyle ortaya çıkan bu boşluğu askeri ve idari olarak PYD-YPG kantonlarla doldurdu; savaşın Esada karşı bir savaş olmaktan çıkıp giderek merkezine IŞİDin yerleşmesiyle birlikte bu kantonlarda PYD-YPG güçleri uluslararası özgül ağırlıklarını daha da ileriye taşıdı.

Bir yandan Rusya, İran ile birlikte savaşın asıl galibi olduğunu tescil ettirecek hamleler yapıyor ve yeni yapılanmada Kürtlerin anayasal haklarının güvence altına alınmasından yana olduğunu belirtiyordu. ABD ise Irakta yaşadığı felaketten ders çıkararak, Suriyeye doğrudan kendi askeri/savaşan kuvvetiyle girmemeyi, sahada savaşan kuvvetleri desteklemeyi tercih ediyordu. Bu durum da, coğrafi açıdan dar bir bölgede hem PYD-YPGyi uluslararası kuvvet dengeleri açısından daha da ayrıcalıklı kılıyor ve diğer yandan da Türkiyenin Suriye sınır bölgesi, dünya kuvvet savaşının ve ittifaklarının karmakarışık şekilde iç içe geçtiği bir bölge haline geliyordu.

AKPnin Suriye siyasetinin iflas etmesi ve ABDnin de sahada Türkiye yerine Kürt güçlerini tercih etmesi, Türkiyenin Suriye politikasını kaçınılmaz olarak Rusya ile yakınlaştırdı. Bu bir tercih değil, zorunluluktu. Bu yakınlaşmada Türkiye, yeniden Suriyeye dönük her türlü güvenlik merkezli müdahalesinin Rusyanın süzgecinden, onayından geçeceğini de fark ederek strateji belirlemeye başladı.

Bu strateji, Türkiye sınırındaki PYD kantonlarının birleşmesini ve bu kantonların Akdenize ulaşmasını önlemek üzerine kuruluydu. Doğrudan kantonları ortadan kaldırarak hem Rusyayı hem de ABDyi karşı cepheye geçirecek bir hamle yerine, kantonlar arasına kama yerleştirilmesi taktiği benimsendi. Fırat Kalkanı Harekatı bu çerçevede yapıldı.

Aslında Fırat Kalkanı Harekatı, bir sonraki hamlenin Afrin operasyonu olacağının açık işaretiydi. Çünkü Fıratın doğusundaki kantonlarla bağlantısı kesilen Afrin, tecrit edildi. Hem askeri hem de diplomatik açıdan tasfiyesi kolaylaştırıldı. Ve Türkiyeden taşınan ÖSO militanlarının görüntüleriyle birlikte Afrin operasyonu başlatıldı.

Dış Cephede Karmaşık İttifaklar Siyaseti

Burada kritik soru; Rusyanın bu meselede her ne kadar endişeliyiz türü açıklamalar yapsalar da, kontrolünü ellerinde tuttukları bu bölgeye operasyonu neden kabul ettiğidir. Rusya stratejik aklı gelişkin bir devlet; Suriye savaşındaki sabırlı hamleleriyle ve elde ettikleri sonuçla bunu kanıtladılar. Dolayısıyla daha fazlasını elde edeceğini düşünmediği hiçbir taktik taviz vermiyor.

Öyleyse Rusyanın sınırlı onayını açıklarken birçok askeri ve taktiksel gerekçe saptayabiliriz; ama temelde Rusya, ana stratejisi açısından bu tavizin önemli getirilerinin olacağını düşündüğü için bu operasyona izin vermiş görünüyor. Rus Dışişleri Bakanı Lavrovun dünkü bir söyleşisindeki saptaması üstünden gidelim. Lavrov, ABD, Türkiyeyi kızdırdı diyordu özetle. ABDnin merkezinde Suriye Demokratik Güçleri adı altında PYDnin olacağı bir sınır ordusu kuracağını açıklamasını ve Türkiyeyi bir NATO müttefiki olarak tamamen devre dışı bırakan görüntüsünü kastediyordu.

Bu durumda Rusya, Afrin operasyonuna taktik kayıplar düzleminden değil stratejik kazançlar düzleminden yaklaşıyor. Yani? Yani iki NATO müttefiki arasındaki çatlağı derinleştirecek ve Türkiyeyi kendi tarafına daha da yaklaştıracak bir iyi niyet hamlesi olarak. Bu nedenle kapsamı ve süresi belirli bir operasyona izin verdiği görülüyor.

ABDnin pozisyonuna bakalım. ABD önceliğinin Fıratın batısı olmadığını ilan etti. Asıl olarak Fıratın doğusunu merkeze alıyor. Ve Afrinde kontrol kendilerinde değil. Fakat bir yandan da Türkiyenin kendisiyle müttefiklik ilişkisini test ettiğinin farkında. Bu yüzden Afrin, diğer bölgelere yapılacak bir Türkiye operasyonuna göre ABD açısından tercih edilebilir bir operasyon. Bir yandan da Rusya ile Türkiye ittifakında çatlaklara yol açabileceğini hesaplıyorlar.

Öte yandan Afrinde 8-10 bin arasında PYD-YPG silahlı gücünün bulunduğu ifade ediliyor. Sahada büyük devletlerin ana stratejisi içinde taktik kuvvet olmanın ötesine geçemeyen bu kuvvetlerin bir bölümünün savaşmadan diğer bölgelere ikmali ve SDG merkezli oluşturulan orduya takviye kuvvet olmaları ABDnin işine bile gelebilir. Operasyonun ilk günü YPG sözcülerinin yaptığı Afrine izin verilirse biz de diğer bölgelerde IŞİDle savaşan birliklerimizi Afrinin savunmasına yönlendiririz, böylece asıl mücadele gündemi sekteye uğrar açıklamalarının şimdilik bir karşılığının olmadığı ortada. Bırakalım diğer bölgelerden Afrine kuvvet ikmalini, Afrindeki kuvvetlerin diğer bölgelere kaydırılması daha olası görünüyor.

İyi de, sahada hem ABD hem de Rusya ile temasta olan PYD-YPG bunu niye kabul etsin?. Mantıklı soru bu. Burada da hem Soçi hem de Cenevre öncesinde Fıratın doğusundaki pozisyonları garantileyecek bir anlaşma beklentisi en akla yakın açıklama. Yani sahadaki büyük kuvvetler, Afrin karşılığında Fıratın doğusundaki statüleri/varlıkları garanti altına almayı ve Türkiyenin bu bölgeye olası operasyonlarına izin vermemeyi taahhüt etmiş olabilir. Buna karşın büyük kuvvetlerin ana stratejisi içinde taktik kuvvet olmayı seçince, eninde sonunda taktik kuvvetleri feda edecekleri hep unutulmakta. Yani kalıcı olmayacaktır bu taahhüt de.

Elbette tüm bunlar, dar bir coğrafyada dünyanın neredeyse bütün kuvvet merkezlerinin yer yer aktif yer yer de vekaleten oyuncu olduğu bir bölgede, karmakarışık hale gelmiş olan ittifaklar siyasetinin yönüne dair erken kestirimler.

Dış cepheyi özetlersek, kapsamı dar, süresi sınırlı bir Afrin operasyonunun şimdilik sahadaki hiçbir büyük kuvvet açısından ciddi sorun olarak görülmediğini, ana stratejilere zarar vermediğini ve hatta ana stratejilerini desteklediği sürece bu tip kısmi taktik tavizler verebileceklerini söyleyebiliriz. Öyleyse?

Öyleyse bu operasyonun etkilerine asıl olarak iç cephe üzerinden bakmamız gerekiyor.

İçeriye Etkileri

Afrin Operasyonunun askeri ve ulusal güvenlik boyutuyla dış cephe etkileri zaman ve mekan açısından sınırlı olsa da, konunun içeride sunuluş şekli; birkaç gündür olağanüstü teyakkuz halinin tüm medya organları aracılığıyla aktarılışı, hükümet ve müttefiklerinden gelen açıklamalar bir arada düşünüldüğünde içeriye siyasal etkilerinin daha uzun vadeli olacağı görülüyor.

Küçük bir ilçe olan Afrine dönük dış askeri operasyon, tüm Türkiye genelinde etkileri daha fazla hissedilecek siyasal sonuçlarla içeriye yansıyor.

Şimdilik ana sonuçlarıyla gidelim; ilerleyen haftalarda konuya daha fazla döneceğimiz açık.

Birincisi, Afrin Operasyonu özellikle AKP-MHP ve silahlı kuvvetler arasında giderek belirginleşen ittifakı kaynaştıran bir nitelik taşıyor. Bu nedenle Sarayın kendi etrafında topladığı iç ittifaklar sistemini pekiştirdiğini söyleyebiliriz.

İkincisi, AKP ile MHP arasında kurulan ve Milli Mutabakat olarak ifade edilen siyasal ittifakın bu operasyon aracılığıyla resmi bir devlet ittifakı haline dönüştürüldüğünü görüyoruz. Yani devlet ittifakı resmileşiyor. Yasallığın ya da hukukun değil, iktidarın belirlediği meşruluk kriterlerinin resmilik kriterleri haline gelmesinden söz ediyoruz. Bu niye önemli? Yanıtı üçüncü sonuçta.

Çünkü üçüncü sonuç olarak; bu ittifakın Afrin Operasyonu ile birlikte kendisini siyasal bir ittifaktan resmi bir ittifaka taşıması, aynı zamanda muhalefet üstünde doğrudan etkide bulunacak.

Bir yandan bu ittifaka her türlü karşı çıkış resmi-milli mutabakatın karşısında yer almak olarak yansıtılacak. Böylece bu mutabakat söylemine ve bu ittifakın ülkeyi götürdüğü yere hangi alanda olursa olsun yapılacak her itiraz, sıradan bir muhalefet biçiminin ötesinde açık bir güvenlik sorunu olarak sunulabilecek. Muhalefetin giderek iç düşman muamelesi gördüğü bu ortamda bunun etkisi düşündüğümüzden fazla olacak. Ve giderek daha fazla sorgulanan OHAL şimdi daha da kalıcılaşacak.

Öte yandan AKP iç cephede ittifaklarını sıkılaştırırken kendi dışındaki farklı siyasetler arasındaki iç çelişkileri daha fazla kaşıyarak buranın parçalılığını da garanti altına alacak. Canan Kaftancıoğlunun il başkanı seçilmesi sonrasında bu taktik görüldü. Ve muhalefetin ya da muhalefetlerin de buna karşı bir stratejilerinin olmadığının farkındalar. Nitekim muhalif olarak bilinen farklı siyasetlerin Afrin operasyonu karşısında milli mesele bilinciyle seferber edilen desteğini gördü iktidar. Zor aygıtlarına dayalı yönetimiyle uzun süredir içeride hegemonya kurmakta zorlanan iktidar bloğu, dışarıda zor aygıtlarına dayanan bir operasyonla içeride uzun süre sonra ilk kez en geniş rızayı örgütlemeyi başardığını sezdi. Etkileri olacaktır. Aynı zamanda önümüzdeki günlerde Afrin ile yetinilmeyeceğini de söyleyebiliriz.

Ve daha önemlisi, bu parçalılıkta kendi zıtlık minderini yeniden kuracak iktidar. Hatırlayın; Aralık sonunda yazdığım Bütçe ve Yeni KHKlar: Gelmekte Olan başlıklı yazıda, hem çıkan son KHKlara hem de 2018 bütçesine bakarak Türkiyenin ana gündemini yeniden güvenlikleştirmek zorundalar demiştim. Şimdi Afrin ile içeride bunu test ettiklerini ve kısmen başardıklarını da görüyoruz. Bu iktidarın ve müttefiklerinin topluma ekonomik vaadleri kalmadı; ama güvenlik ihtiyacı toplumun gözünde yeniden birinci sorun olursa, hiçbir muhalefet gücü bu iktidarın ve müttefiklerinin karşısında kolay pozisyon alamaz. Bu nedenle toplumsal ihtiyaçlar zemininde öncelikleri yeniden düzenlemeye dönük etkilerin hesaplandığını söyleyebiliriz.

Böylece ülkedeki sosyal-ekonomik çelişkiler, artan hayat pahalılığı, yoksulluk ve işsizlik ortadan kalkmayacak. Ama muhalefetin ana gündemi buradan kurmasını engellemeyi, kutuplaşmayı milli-gayrimilli zemininde resmileştirmeyi ve içerideki büyük servet yağmasıyla halkın ekmeğini küçültürken bunu milli güvenliğimiz için fedakarlık yapmak zorundayız diyerek sunmayı bir ölçüde de olsa başaracaklar. Muhalefetin acınası hali de bunu sağlamaya epey destek sunacak.

Peki ne yapmalı? Güvenlik sorununu yok sayan değil, ABD ya da Rusyaya göre pozisyon alan hiç değil; halkçı ve bağımsızlıkçı bir tutum mümkün.

İktidar bloğu Türkiyenin temel meselelerinde siyaseti rafa kaldırıyor. ABD eliyle Suriyenin parçalanmasına, Suriyede yaşayan halkların birbirine kırdırılmasına karşı iç ve dış cephede yapılabilecek olanlar sadece bunlar mıdır? Halkı birleştiren doğru siyasal tutumlar böyle zamanlarda sınanır ve güçlenme zemini bulur. Muhalefet, iktidar ne der? diyerek değil, cesaretle yapılır.

Sözünü ettiğim yazıdan uzun bir alıntıyla bitirelim.

Halkçı Stratejiye Göre Ne Yapmalı?

Ekonomiyi güvenlik sorununun, güvenliği ekonominin bir parçası yapma stratejisi eninde sonunda ekonomi karşısında öncelikli ihtiyaç olarak güvenlik sorununun olduğuna toplumu yeniden ikna etmek zorunda. OHALi sürdürebilmek, bunca güvenlik harcamasını meşrulaştırabilmek ve olağanüstü başkanlık yetkilerini kullanmaya ilk seçimde onay alabilmek için.

Görünen, önümüzdeki yılın gündemini, bu stratejik ihtiyaçlar belirleyecek.

Burada yapılabilecek olan belli. İktidar bloğunun kendi minderinde güvenliği öncelikli ihtiyaç olarak dayatacağı bir siyasi gündemin karşısında, sosyal-ekonomik meseleleri güvenlikle irtibatlandıran bir başka hat önermek gerekiyor. Bunun için de güvenliği yok sayan değil, harcamaların kaynağını tartıştıran bir hat gerek.

Milli Eğitim Bakanı evet 100 bin öğretmen açığı var ama kimse sormuyor ki devletin kaynağı var mı? diyerek özlü biçimde ilan ediyor. 2018de halkçı siyaset hattının ana meselesi kaynaklar tartışması yaratmak olmalı. Kaynak var, ama nereye kullanılıyor?. Buraya odaklanarak her türlü iktidar stratejisi karşısında halkın temel ihtiyaçlarının mevcut iktidar stratejisi nedeniyle görülemez hale geldiğinin/geleceğinin anlatılması; kaynakların halk için kullanılması gündeminin yerleştirilmesi ve güvenlikçi strateji karşısında sosyal ve ekonomik önceliklerin merkeze alınması. Belli ki 2018i güvenliği öncelikli ihtiyaç olarak yeniden kuracak stratejileri belirleyecek; öyleyse bizim de bu güvenlik söylemi karşısında ekonomik alana sıkışmak yerine, güvenlik ihtiyacı karşılanırken bütçe yükünün halkın sırtına bindirilmesine karşı iktidarın kaynakları nasıl kullandığını tartıştıran bir hat geliştirmemiz gerekiyor. Güvenliğe bütçe gerekiyorsa; milletin maaşından değil; makam arabalarınızdan, kamu ihalelerinizden, lüks harcamalarınızdan, yüzde 11 büyüyenlerden karşılayın, halkın ekmeğinden değil şeklinde özetlenebilecek bir hat.

Ekmek, hürriyet ve barış programı etrafında halkın ekonomik durumunu iyileştiren, kaynakları halk için kullanan bir yenilenmiş Cumhuriyet inşası böyle böyle olacak.

 

 

 

 

Eğitim