unnamed-010.gif

darbeicindedarbegif.gif

YAZARLAR

Tüm Yazıları Deniz Yıldırım

Putinist Enternasyonal ve Yeni Çelişki Eksenleri

24.12.2016 09:51

Yeni bir dünya kuruluyor. Arkasında iktisadi açıdan 2008 Dünya Krizinin çelişkileri ve Suriye merkezli vekalet savaşının çözülmesinin yarattığı sonuçlar birlikte yer alıyor. Kurulan bu dünyanın liderliğini ise giderek Rusya, adını daha da netleştirirsek Putinizm, Putin merkezli yeni siyaset, yeni iktidar tarzı ve dünya okuması alıyor.

Hem Büyükelçi Karlov suikastini hem de Moskovada imzalanan Deklarasyonu bu yeni geçiş süreci, bu büyük kırılma haritası içinde konumlandırmak ve olabildiğince iç siyasal analizlerin ötesine geçerek evrensel bir bağlama yerleştirmek gerekiyor.

Doğmakta olanı adlandıralım. İdeolojik ve siyasal düzeyde Putinin model haline gelmeye başladığı bir dönemden geçiyoruz. Atlantik merkezli siyasete, liberalizme, ulusüstü kozmopolit yapılanmalara, Batı merkezli küreselleşme sürecine ve İslamcılık ile terör karşıtlığına odaklanan bir yeni siyasallaşma biçimi dünyayı dolaşıyor. Bu süreçte Rusya etki sahasını sadece Ortadoğuda arttırmıyor. 2008 Krizinin vurduğu Batılı merkezlerde güçlenen tepkisel sağ siyasetlerin yükselişine model oluyor; model olmakla da kalmıyor, çoğu zaman ya finanse ediyor ya da açıktan destekleyerek önünü açıyor. Putin merkezli yeni iktidar tarzı ve siyasal okuması, Batılı merkezlerde de iktidara yürüyor. Yeni bir enternasyonal oluşuyor ve liderliği açık ki Rusyada.

Son aylardaki gelişmelere bakalım. ABDde başkan seçilen Trump hem iktidar tarzı hem de uluslararası siyaset okuması bakımından Putini övüyor; dışişleri bakanlığı görevine Rusya ile içli dışlı bir ismi getiriyor. ABD iki haftadır Rusyanın ABD başkanlık seçimlerine doğrudan müdahale ettiği, Clintona karşı Trumpın seçilmesi için kampanyayı belirlediği yönündeki istihbarat raporlarını, saptamasını konuşuyor. Doğruluğu bir yana, Rusyanın ABD başkanını belirler hale gelebildiği yönünde bir aşırı kapasite görüntüsüne/imajına fazladan katkı veriyor. Trump hiç değilse Putin lider diyor; onunla teröre, özellikle de İslamcı teröre karşı birlikte çalışacaklarını söylüyor; Putin ise Trumpın seçileceğine bizim dışımızda inanan olmadı diyor.

İngiltere Brexit oylamasıyla ABden çıkmaya karar veriyor. Çıkalım cephesinin siyasal önderliği aşırı sağ UKIPte; lideri Nigel Farage model aldığım, hayranı olduğum lider Putin diyor; Trumpın seçildikten sonra ağırladığı ilk denizaşırı siyasetçi Farage oluyor.

Fransada başkanlık seçimleri geliyor. Sarkozynin 2007de Atlantikçi programla girip kazandığı başkanlık seçimlerinde bu kez ikinci tura kalması muhtemel iki isim de Rusya ile ortaklaşma programını öne çıkarıyor. Merkez sağın ön seçiminden galip çıkan Fillon için Putin destek açıklaması yapıyor; Fillona karşı aday olan Juppe bu, Rusya devlet başkanının Fransada kendi cumhurbaşkanı adayını seçtiği ilk seçim ve bunun şokunu yaşıyorum diyor. İkinci turda Fillonun karşısına çıkması muhtemel isim aşırı sağın lideri Le Penin Milli Cephesi ise her fırsatta Rusya/Putinizm hayranlığını açıklıyor. Her iki aday da Atlantik karşısında Rusya ile ittifakı güçlendirmekten ve Fransada yükselen radikal İslamcı teröre karşı Putinist mücadele tarzıyla uluslararası alanda ortaklaşmaktan söz ediyor. Öncelikler belli; Batı sağcılaşıyor; sağcılaştıkça anti olan programına Rusya/Putin modeli, hem iç hem de dış siyasette somut, elle tutulur, anti olmanın ötesine geçen bir pozitif ütopya sunuyor. Her koşulda Fransada 2017 seçimleriyle dengenin Rusya lehine kayacağından söz edebiliriz. Fransa sağı Atlantikçilikten Rusya-Çin çizgisine doğru meylediyor. Batıda gerçekleşen her terör eylemi, anti-İslamcılık çizgisinde Rusyanın Suriye siyasetinin zaferini başka ülkelerde de bir siyasal kazanıma dönüştürme ortamına katkı veriyor.

Sıklaşan Örnekler, Görünürleşen Yeni Enternasyonal

Bitmiyor. Kasım ayında iki önemli seçim gerçekleşti. Bulgaristanda eski bir havacı asker olan Radev, açıktan popülist ve Putinist bir programla başkan seçildi. Benzer durum Moldovada da gerçekleşti. Bulgaristanda bu durum AB-Atlantik çizgisindeki hükümetin istifasıyla sonuçlandı.

Diğer yandan yükselen popülist sağ partilere Rusya iktidar yolunun açılması için her türlü desteği veriyor. 2014 seçimlerinde Le Penin partisine 8 milyon Euro kampanya kredisi veren Rusya, geçen hafta da Avusturyanın anketlerdeki birinci partisi ırkçı Özgürlük Partisiyle işbirliği anlaşması imzaladı. Macaristanda iktidardaki Orban da buradan besleniyor. Macar ekonomisine Rusya katkısının arttığı ortamda Orban bizim güçlü kurumlara değil, Putin gibi güçlü liderlere ihtiyacımız var diyor. Avrupa aşırı sağı iktidara yürüyor; mülteci akınına ve İslamcı teröre karşı askerileşmiş bir Putinist stratejinin başarılı olacağını düşünüyor; Avrupa Birliği ve liberal-kozmopolit proje çözülürken ulus-devletçilik, otoriter milliyetçilik, İslamcılık karşıtı sağcılık Batılı merkezlerde Putinizm programını modelleştirerek iktidara yürüyor. Rusyaya uygulanan Ukrayna ambargosunun kaldırılması da ilk hedefleri arasında.

Bu durum, Doğuda İran, Çin, Suriye ve Şangay müttefikleriyle cephesini sağlamlaştıran Rusyanın Batının çoklu krizlerinden yararlanarak karşı cepheyi de bölme, zayıflatma ve bu çatlaklardan yükselen anti-liberal, anti-İslamcı siyasetleri kendi şemsiyesi etrafında toplama stratejisi izlediğini gösteriyor.

Tabloyu, bir dönem Büyük Ortadoğu Projesi olarak ilan edilen Atlantikçi-Yeni Osmanlıcı projenin çözülüşü karşısında Rusyanın güçlenmesi ve hatta zaferi tamamlıyor. Suriyede Rusya merkezli ittifak zaferini ilan ederken, Mısırda İhvan projesi askerileşmiş bir iktidar aracılığıyla çökertildi. Sisi bugün Putinin en önemli müttefikleri arasında. Ve Libya, bölünmüş Libyada Putin son 6 ayda giderek Doğudaki Haftar iktidarını açıktan destekler hale geldi. Haftar da eski bir asker; hedefinde ülkedeki İslamcı terör grupları ve özellikle de Katar-AKP destekli İhvan projesi var. 2017de bu alanda da önemli gelişmeler yaşanacağını belirtebiliriz. Batıda aşırı sağcılaşmış, faşizme yatkın iktidarlar, Kuzey Afrika ve Ortadoğuda askerileşmiş iktidarlar. Yükseliyor. Batıda merkezin, egemenlerin neoliberal otoriter siyasetlerinin ve bunların çöküşü karşısında yeni bir otoriter dalga görünürleşiyor. Sol, halkçı-demokratik siyasetlerin geri çekildiği ortamda ise faşizme meyilli popülizm ve askerileşmiş dikta biçimleri ana iktidar tarzına dönüşüyor.

Özetle Rusya, arkasına aldığı Çin ve Doğu ittifakına yaslanarak ve Atlantik sisteminin ekonomik-siyasal krizlerinden yararlanarak yeni bir düzen kuruyor. Bu düzende otoriter/Putinist liderlik tarzı model; ideolojik okuma bakımından liberalizm ve İslamcılık karşıtlığı belirleyici. Batı tipi küreselleşmenin krizine vurgu yapıyor; Avrupa Birliği gibi ulusüstü yapıların çözülmesi karşısında ülkeleri önce yeniden milli egemenlik sahasına çekilmeye ve ardından da bu egemenliklerine dayanarak Rusya ile tek tek ilişkilenmeye çağırıyor. Batıdaki uluslarararası bloklaşmaları (Atlantikçilik, Avrupacılık) dağıtıp yalnızlaştırırken, Doğu cephesinde Avrasyacılık gibi bloklaşmaları da hızlandırıyor.

Filipinlerin otoriter Devlet Başkanı Duterte geçtiğimiz günlerde bir demecinde ABD merkezlilikten Rusya-Çin merkezli ittifaka geçmek istediğini ifade ederken Putinin yeni dünya düzenine katılmak istiyoruz diyor. Sanıyorum durumu en iyi bu tarif özetliyor. Yeni bir dünya düzeni kuruluyor. Liberal-Batılı küreselleşmenin çözüldüğü, bunun siyasal kurum ve partilerinin gerilediği, liberalizm ve İslamcılık karşıtlığı üstünden yeni bir terörle mücadele gündeminin inşa edildiği Putin/Rusya merkezli yeni bir dünya düzeni. Ekonomik düzlemde ise Çinin 1 trilyon dolar bütçeyle Çinden Doğu Avrupaya uzanan, İpek Yolu projesiyle Batıdışı yeni bir küreselleşme hamlesine başlaması ve Rusya merkezli Avrasya Ekonomik Birliği girişimiyle bu girişimin bütünleşmesi yer alıyor.

2017yi bu ana değişim çerçevesinde okumakta yarar var. Batı, Atlantikçilik, liberalizm ve küreselleşme krizde. Karşısında Doğu, Avrasyacılık, Batıdışı küreselleşme yükseliyor. Batının teknokratik otoriterliğinin yerini, Rusya-Çin tarzı yeni bir otoriter iktidar tarzı hegemonikleşerek alıyor. Geçiş süreci yaşıyoruz.

Dış ile İç Çelişkisi

Tam da bu genel çerçeve içinde Moskova Deklarasyonuna ve Türkiyedeki iç iktidar yapılanmasına etkilerine, yeni çelişki eksenlerine gelelim. Deklarasyonla ilgili en iyi tarifi İngiliz Guardian gazetesi verdi: Rusya kendi barışını kuruyor. Durum tam olarak böyle; Ukraynada, Suriyede yaşanan vekalet savaşlarından Rusya cephesi galip çıktı ve bu zafer şimdi sadece diplomatik olarak taçlandırılmıyor. Rusya, kaosa karşı düzen kuran ülke pozisyonunu görünürleştirmeye çalışıyor. Kendi barışını kuruyor; Pax Russia.

Bu deklarasyonla Türkiyedeki Siyasal İslamcı iktidar Suriyenin laik, demokratik ve çoğulcu bir cumhuriyet olarak varlığını tanıdığı gibi, Suriyedeki cihatçı terör örgütleriyle mücadele etmeyi de taahhüt ediyor. Yeni bir aşamayla karşı karşıyayız.

Öyleyse: Atlantikçi Yeni Osmanlı projesi büyük bir yenilgiyle sonuçlandı. Moskovada bu fiili durum yazılı hale getirildi. AKP o masada eşit bileşen değil, kaybedip masaya oturan taraf. Türkiyedeki iktidar o masada eşitlik değil, yenilmiş bir bağımlılık düzleminde. Türkiye dışarıda eşitlik ve bağımsızlık temelinde oturduğu masalarda güçlenir. Bunu not edelim, sürdürelim.

Dış siyasette İslamcı gündemi terk etmek zorunda olduğu zabıt altına alınan iktidarın, Ortadoğuda, Kuzey Afrikada Katarla yürüttüğü İhvancı enternasyonal kurma projesi de çözülüyor. Körfez gericiliğiyle ittifaka dayalı dış politika Moskovada Rusya-İran çizgisinin galibiyetini tescil etti. Suriye, Mısır ve şimdi Libyada İhvancı projeye karşı otoriter-askerileşmiş iktidar seçeneklerini tercih eden ve kazanan Rusya açısından bu masa, AKP ile ittifak değil çevreleme masası. Bu çevreleme iç siyasete nasıl yansır, yansıyacak?

Önümüzdeki sürecin iç ile dış çelişkisi; Türkiyedeki İslamcı iktidarın Suriyeyi laik, demokratik ve çoğulcu bir cumhuriyet olarak tanımak zorunda kalırken iç cephede Türkiyeyi laik, demokratik olmaktan ve elbette cumhuriyet olmaktan çıkarmaya dönük rejim değişikliği gündemini hızlandırması olacak. Moskovada masada Suriyenin laikliğini ve cumhuriyet olduğunu tanımaya iç cephede verilen iki refleks var. Rizede devrik bir lider gibi Atatürk heykelini kaldırmak; Mecliste yangından mal kaçırırcasına rejim değiştirecek anayasayı komisyondan geçirmeye çalışmak. Dünyada Siyasal İslamın alanı daralırken, AKP içeride Siyasal İslamın alanını genişletmeye çalıştıkça bu çelişki derinleşecek gibi görünüyor.

Bir diğer çelişki; bugüne kadar oklarını doğrudan iktidara yöneltmemiş Suriye merkezli El Nusra gibi cihatçı grupların Moskova masasında AKP tarafından terk edilmesinin yarattığı gündem olacak gibi. El Babta IŞİDin gerçekleştirdiği katliam bunun ilk işareti. Türkiye, içeride ve dışarıda cihatçı terörle mücadele gündemine daha fazla yaslanmak zorunda. Bu bütün ülkeyi tehdit eden bir çelişki ekseni.

Dış cephede Rusya ve etrafındaki koalisyon Mısırda, Libyada Siyasal İslamcılık karşısında askerileşirken, Batılı merkezlerde Trumpla, Fillonla, Le Penle, Orbanla demokratik bir görüntü altında faşizan zeminde yürüyecek. Ancak asıl gündemini İslamcılık karşıtlığı belirleyecek. Siyasal İslam için tüm dünyada yaşam alanı daralıyor; mesele Putinin bir yandan Batılı merkezlerle anti-İslamcı zeminde yürüteceği ittifakları aynı anda Türkiyede AKP ile nasıl birarada tutabileceği. Önümüzdeki dönemde Putinist enternasyonalin, Rusyanın yeni dünya düzeninin ana çelişkilerinden birisi ise bu olacak.

Bunun iç cepheye diğer yansıması ise, Sarayın özellikle askeri ve ulusalcı koalisyonunun (Avrasyacı kanat) uluslararası cephede daha da kuvvetlenmesi ve bu yeni kuvvet dengesine dayalı olarak iç iktidar mimarisinde kendi payını biraz daha görünürleştirme ya da arttırma eğilimi olacaktır. Demokratik-nizami siyaset kanallarını kapatıp iktidar oyununu devlet cihazı içi bir koalisyona dönüştüren Saray, bunu yaparak nicel olarak zayıf aktörleri nitel olarak daha da etkili hale getirdi ve yeni uluslararası ortam; bu nitel kuvvetleri daha da güçlü kılabilecek karakterde. Bu da iç koalisyonun çatlaklarının derinleşmesi ihtimalini gündeme getirecek. Dış gündemle iç gündemi arasında çelişkileri artan Saray, giderek dış gündemle ve kuvvet merkezleriyle daha uyumlu hale gelen iç ittifaklarıyla koalisyonunu nasıl sürdürecek? Bu da ayrıca izlenmesi gereken bir durum.

İçeride ana çelişki ise; ülkenin ekonomiden teröre, can güvenliğine kadar derinleşen çoklu krizleri karşısında elinde hiçbir çözüm/çıkış reçetesi kalmamış ve gerici rejim değişikliği dayatan bir iktidarın varlığı. Halkın ihtiyaçları ile iktidarın araç, gündem ve öncelikleri arasındaki uyumsuzluğun daha da derinleşmesi olası; bunu görünürleştirmek ise siyasetle mümkün. Yeni bir çıkış yolu, çıkış programı, halkın sorunlarını çözmeye aday bir kurucu iktidar seçeneği. Laik, demokratik, halkçı cumhuriyet merkezi. Türkiyenin ana iç çelişkisi, sorunlarını çözemeyen bir iktidar varken, sorunları çözebilecek böyle bir siyasetin henüz yükseltilememesi.

Çare

AKP iktidara Atlantikçi bir yeni dünya düzeni hamlesiyle gelmişti. Radikal İslamcılığa karşı Ilımlı İslamcılık modeli olarak. Modelin kısa adı BOPtu, Büyük Ortadoğu Projesiydi. Kuruluş sürecinde bunu ideolojik olarak netleştirme görevini üstlenen Yalçın Akdoğan iç ve dış ihtiyaçlar arasında belki de ilk kez bir uyum ortaya çıktığını ve bu durumun Türkiyede Siyasal İslama iktidar yolunu açtığını söylemişti.

2016 sonuna geldiğimizde ise şunu söyleyebiliriz: Hem Batılı merkezlerin AKPden kopuşu hem de Rusya önderliğinin Siyasal İslam karşıtı koalisyonu birlikte düşünüldüğünde artık iç ile dış arasındaki uyum net olarak bozulmuştur. Görünen; önümüzdeki süreci belirleyecek ana çelişme burasıdır.

Mustafa Kemal liderliğinin asıl öncülüğü, hep iç ile dış arasındaki diyalektiği gören karakterde yatmaktaydı. Yurtta barış, dünyada barış bu anlamda bir slogan olmanın ötesinde bu iç-dış diyalektiğini hesaplayan bir realist programdı. Türkiyenin bugün yapması gereken belli: Çoklu krizler ve tehditler ortamında bir an önce iç barışını sağlamak, laik-demokratik cumhuriyet sözleşmesini güncellemek ve bölge merkezli dış politika çizgisini öne alarak yeni oluşmakta olan dünya düzeni içinde eşit, bağımsız bir aktör olarak var olmak.

Ve en önemlisi: Dünyada değişen bu kuvvet dengesi Atlantik karşıtı olsa da, ideolojik-siyasal içeriği otoriter ve görece faşizme yakın. 100 yıl sonra içinde bulunduğumuz aynı kurtuluş koşullarını diktatörlükle ya da askerileşmiş iktidarlarla değil; kurucu meclisle, halkçı programla, demokratik bir cumhuriyet siyasetiyle aşmak dışında yolumuz yok. Yeniden kurtuluş, yeniden demokratik, laik, gerçekten halkçı bir cumhuriyet kuruculuğunu siyasetleştirmemizle mümkün. Bu bizi, 21. Yüzyılın yükselen yeni otoriter iktidar tarzları karşısında 100 yıl sonra yeniden model yapacak. Üçüncü bir yol varsa, dış çelişkileri doğru okuyarak; çelişkilerden elbette yararlanarak, ama elbette iç siyasette doğru programla kuvvet olarak biz açacağız. Mecburuz. Laik, demokratik cumhuriyet, halkçı siyaset ısrarımız bundan. Artık bu programı demokratik bir iktidar seçeneğine dönüştürmemiz dünyaya da dengeli, çokkutuplu bir dış politika içinde üçüncü bir yol mümkün diyebilmekle eşanlamlı.Ve Türkiyenin Suriye ve Ukraynadan sonra vekalet savaşının yeni cephesi haline gelmesini önlemek de her yurtseverin görevidir.

Günlük okumalar değil, uzağı gören stratejiler zamanı.

Deniz Yıldırım - @denizyildirim79

Eğitim