unnamed-010.gif

darbeicindedarbegif.gif

YAZARLAR

Tüm Yazıları İbrahim Kaya

Ortalamanın zaferi ve eleştirinin geri çekilmesi

18.03.2018 19:49

Türkiyeyi anlamak açısından ortalamanın zaferi nitelemesinin temel bir başlangıç noktası oluşturduğunu yaklaşık on yıldır tartışıyorum. Yeni Türkiye, önemli ölçüde, ortalamayı pohpohlayan ve profesyonelliği, uzmanlığı itibarsızlaştıran bir anlayışa dayanıyor. Bu anlayışın bugünlerde zafer sarhoşluğu yaşadığını ve tarihinin en tepe noktasına ulaştığını gözlemliyoruz. Ülke olarak niteliğin ve liyakatin değil ama ortalamanın ve sadakatin pohpohlandığı bir dönemde yaşıyoruz. Eğitim görmenin gereksizliğinden bahseden veya cehaleti savunan profesör unvanına sahip insanların bulunduğu bir ülkedeyiz. Bu ülke aynı zamanda altı yaşındaki çocukların evliliğine onay veren fetvalar ülkesi artık. Çiftlik Bank adında sanal bir şirkete 511 milyon lira değerinde para yatıran ve haliyle dolandırılan yurttaşların ülkesi yine bu ülke.

BÜYÜK BİR GERİLEME YAŞIYORUZ

Demek ki büyük bir gerileme yaşıyoruz! Artık ortalamanın bile aranacağı/arandığı bir aşamaya geçiyoruz. Yani ortalama bir kere zafer kazanınca, kendisinden daha geri veya daha donanımsız, daha eğitimsiz grupları kendi düzeyine çekmekten ziyade kendisinden daha ileri veya daha donanımlı, daha eğitimli grupları kendi düzeyine düşürmede önemli ölçüde başarılı oldu. Hal böyle olunca, yeni bir ortalama devreye girmeye başladı ki bu yeni ortalama artık bir önceki dönemdeki deyim yerindeyse ayak takımıdır. Cehaletin neredeyse kutsandığı ve dolayısıyla hakikatin itibarsızlaştırıldığı bir dönemde yaşıyoruz. Örneğin, akademide SSCI veyahut SCI tarafından taranan dergi ifadesinin anlamından bihaber olan oldukça sayıda akademisyen varsa, bu durumda, gerilemenin boyutlarını hayal etmek zorlaşacaktır.

Akademi bu sürecin yani niteliksizleşme sürecinin en merkezi organlarından biri. Üniversiteler nitelikli bilim insanlarının liyakat gereğince seçilmeleri gereken kurumlar olması gerekirken, liyakatin yok sayıldığı kurumlara dönüştürüldü. Uluslararası endekslerde bir yapıtı bile olmayanların da TÜBAya üye olarak atandığı bir ülkede liyakatin ve niteliğin değil ama sıradanlığın ve sadakatin merkezi değerler olduğu aşikârdır. Ortalamanın ve sadakatin bilim kurumu düzeyinde pohpohlandığı bir bağlamda hakikate ilişkin beyanda bulunanların içinde sahte bilimcilerin ağırlıklı bir yer tutmaya başlaması şaşırtıcı değildir. Hekimden ziyade konunun uzmanı olmayan sıradan şahıslara inananların, bilimden ziyade hurafeye bel bağlayanların, temellendirmeden ziyade safsataya başvuranların sayısında muazzam bir artışın yaşandığı bir dönemdeyiz.    

PARA VE GÜÇ

Peki nasıl oldu da böylesine karanlık bir döneme kısa bir sürede geçtik? Yani ortalamaya zafer kazandırtan ve sonuç olarak daha niteliksiz düzeyde yeni bir ortalamayı hakim kılan bu süreci yaratan nedenler ne? Çok sayıda nedenden bahsedilebilir, fakat iki esas kategori bu nedenlerin içine yerleştirilebileceği temelleri oluşturmaktadır. Bunlardan birincisi, ekonomici anlayışın hakimiyet kurması ve ikincisi, siyasal gücün/iktidarın hayatı her noktada kuşatması. Ekonomici anlayışın, yani her yaşam alanını ekonomik hedeflerle ve özellikle para kazanma, zengin olma hedefiyle belirleyen anlayışın, yaşamımızın  merkezine yerleşmesi ve deyim yerindeyse dilimize, tutumumuza, pratiğimize hükmetmesi, toplumu büyük ölçüde yıktı. Toplumun yıkılışını veya kaybedişini kaçınılmaz kılan bir diğer süreç ise politik gücün sınır tanımaz biçimde mutlak güç olduğu yönündeki anlayışın hakimiyet kurmasıdır. Ekonomici anlayış, hayatın her noktasına sirayet etti ve paranın hayatımızın en merkezi unsuru olduğu algısını benimsedik. Bu benimseme niteliği ve liyakati yıkan çok temel bir gelişmeydi. Bir kere bu ekonomici anlayış hakimiyet kurunca, para kazanmak ve zengin olmak, birlikte yaşama idealimizin somutlaşması anlamına gelen toplumsal değerleri ikincilleştirdi hatta onları görmezden geldi. Niteliğin itibarsızlaştırılması bir program olarak bu aşamada devreye sokuldu; entelektüelliğe düşmanlık körüklendi, uzmanlığa, bilirkişiliğe, profesyonelliğe burun kıvıran hatta onları aşağılayan tutumun demokrat tutum olduğu örgütlü biçimde dikte edildi.

Siyasal gücün mutlaklaşması yani hiçbir sınır tanımaması, örneğin hukukun üstünlüğü ilkesine sadık kalmaması, ortalamayı destekleyen ve ortalamadan meşruiyet bulan bir mekanizmayla birlikte gerçekleşti. Seçkinler ve millet ikilemi algısı yaratılarak niteliğe düşmanlık halk nezdinde meşrulaştırılmaya çalışıldı. Seçkinlerin bir azınlık olarak toplumun büyük bölümüne hükmettiği ve bunun tersine döndürülmesi gerektiği anlayışı sonuç itibariyle hakimiyet kurunca, niteliğe, profesyonelliğe, bilirkişiliğe karşıtlığın yaratılması hedefi önemli ölçüde başarıldı. Hem paranın hem de siyasal gücün hakimiyeti toplumu ve değerlerini geriletti. Bu büyük gerileme, aynı zamanda, dilde, dinde, sanatta, felsefede de etkili olarak kültürel sahada çölleşmeyi, yozlaşmayı dayattı.

ELEŞTİRİNİN GERİ ÇEKİLMESİ

Bu süreç eleştiriyi gerileterek anlamını tersine çevirdi ve eleştiriyi neredeyse hakaret ile eşdeğer kıldı. Örneğin, bir profesyonel meslek sahibi birisine üzerinde tartışılan bir konuya ilişkin yetersiz olduğunu ifade etmek, yani eleştirmek, o profesyonel meslek sahibinin kişiliğine yönelik hakaret olarak etiketlenmeye başladı. Veya bir başka örnek olarak; siyasal gücü bazı uygulamalarından ötürü eleştirmek çok kolay biçimde bir hakaret olarak nitelendirilmeye başlandı. Demek ki ortalamanın zaferi esas olarak eleştirinin geri çekilmesini sağlama işlevine sahiptir. Bir kere toplumda ortalama böyle bir zafer kazandığında, o toplumun neden itiraz etmediğini, niçin iktidarı değiştirme yönünde adım atmadığını sürekli sormaya başlarız. Toplumun eylemsizliğini anlamada sorun yaşadığımızı ifade ederiz. Esasında bu ortalamanın zaferi perspektifinden baktığımızda her şey gayet ortadadır, açıktır. Eleştiriyi yenmek, demek ki, kalabalık kitleleri baştacı ederek, niteliği ve liyakati öldürmekle mümkün! Bu gerilemenin sonucu ise kutuplaşan, ayrışan toplum ve hatta yok olmak üzere olan toplum.

Ortalamaya pirim verilmesine karşı tartışanların halk düşmanı hatta insanlık düşmanı olarak etiketlenmesi bu sürecin muhtemelen en temel ayağıdır. Nitelikten söz etmek, elitist bir yaklaşım diye kolayca etiketleniyor. Etiketleme, esasında değersizleştirme eyleminin ilk adımı olduğundan, bunun peşinden kendi içinde yaşadığı topluma düşman türü hedef göstermelere geçiliyor. Tüm bu süreç, sorumluluk üstlenmenin adeta bir salaklık olduğu yaygarasıyla meşrulaştırılıyor. Yani yanlışlıkları, eksiklikleri, yetersizlikleri dillendirmek, insanlara karşı hakaret olarak etiketleniyor. Bu durumda tartışma yapmanın, ilerlemenin olasılığı kalmıyor. Eleştiriyi hayatta tutmaya çalışanları bekleyen çok şey var: Dışlanmak, sansürlenmek, hedef gösterilmek ve daha bir çok şey…

 

Eğitim