• BIST 107.202
  • Altın 145,263
  • Dolar 3,5161
  • Euro 4,1312
  • İstanbul 28 °C
  • Ankara 25 °C
  • İzmir 31 °C
  • Adana 29 °C
  • Antalya 30 °C

Atsız’ın vasiyetnamesi bağlamında coşumcu roman örneği: Demirdağın Kurtları

Atsız’ın vasiyetnamesi bağlamında coşumcu roman örneği: Demirdağın Kurtları
Ubeydullah Günel, Hasan Erimez’in 'Demirdağın Kurtları' romanını Nihal Atsız'ın ırkçı tarih anlayışı ışığında değerlendirdi.

Ubeydullah Günel
Tarihte hükümdarların, devlet başkanlarının birçoğu, belki de hepsi yönetimde bulunduğu süre boyunca suikasta uğrayıp tahtından indirileceğinin korkusunu yaşamış, bu korkunun yarattığı kuşkuculukla bazı önlemler alma yoluna gitmiştir. Öldürülme korkusuyla alınan bu sıkı önlemler çoğun sınırı aşarak halka olumsuz biçimde yansımıştır. En aşırısından baskıcı yönetimi, jurnalciliği ve bu bağlamda II. Abdülhamid’i aklımıza getireceğimiz bu kuşkuculuk örnekleri birçok Türk romanına konu olmuştur. Hasan Erimez’in Ötüken Yayınları’ndan çıkan Demirdağın Kurtları adlı romanında da İl Kağan bu korkuyu yaşıyor:

“… Durul Kam, kendisini kıskanan ve tahttan indirmek için ayak oyunu düzecek olanların safında olabilirdi. Hatta olabilirdi değil kesin o saftaydı! Koca İl Kağan bir anda işkillenme sayrısı oluvermişti. Artık etrafındaki herkesin her hareketini göz ucuyla en ince ayrıntısına kadar gözetliyor, beraber uyuduğu evdeşinden bile kuşkulanıyordu. Kendisini bu düşünceye öyle bir kaptırmıştı ki; savaş biter bitmez bütün ‘dirlik bozucuları’ ortaya çıkarıp asmaya karar vermişti. Bunların başında da savaş hazırlıklarına başlanırken kendisini Persler ile boyunduruk altında olan Moğol ve Otuz Tatar kabileleri hakkında uyaran Buyruk Kuçar ve Durul Kam vardı”(Sayfa 16-17)

Yazının başında da belirttiğim gibi İl Kağan’ın roman içerisinde ya da gerçekte böyle bir korku yaşaması olağan bir durumdur.Romanın sayfalarını çevirdiğimde İl Kağan’ın korkunun düzeyini yükselttiğini görüyorum: “İl Kağan kafasındaki bu düşünceleri kimseyle paylaşmıyordu. Çünkü herkes gizli bir yağı (düşman U.G.) olabilirdi.” (Sayfa 17)

Buraya kadar okuduğumda Hüseyin Nihâl Atsız’ın (kendisinin yazıp yazmadığı tartışılan) ünlü vasiyetnamesi geliyor aklıma. Günümüz Irkçı-Turancılarının çoğu bu vasiyetnamenin gerçek olduğunu (Atsız tarafından yazıldığını) belirtiyor ve yazılanları yaşamlarında temel ilke olarak benimsiyorlar. Doğruluğuna inananlara ya da inanmak isteyenlere göre Atsız, oğlu Yağmur’a şöyle yazmış:

“Yağmur Oğlum;

Bugün tam bir buçuk yaşındasın. Vasiyetnameyi bitirdim kapatıyorum. Sana bir resmimi yadigâr olarak bırakıyorum. Öğütlerimi tut, iyi bir Türk ol! Komünizm bize düşman bir meslektir. Bunu iyi belle. Yahudiler bütün milletlerin gizli düşmanıdır. Ruslar, Çinliler, Acemler, Yunanlılar tarihi düşmanlarımızdır. Bulgarlar, Almanlar, İtalyanlar, İngilizler, Fransızlar, Araplar, Sırplar, Hırvatlar, İspanyollar, Portekizliler, Romenler yeni düşmanlarımızdır. Japonlar, Afganlılar ve Amerikalılar yarınki düşmanlarımızdır. Ermeniler, Kürtler, Çerkezler, Abazalar, Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar, Lazlar, Lezgiler, Gürcüler, Çeçenler içerideki düşmanlarımızdır. Bu kadar çok düşmanla çarpışmak için iyi hazırlanmalı. Tanrı yardımcın olsun.”

Görüldüğü gibi ruhsal anlamda sorunlu bir durumla karşı karşıyayız. Oğul Yağmur Atsız bu vasiyetnameyi okuduğunda milyonlarca insandan kuşkulanarak önüne geleni etnik sorguya çekip bir güzel haşlayabilir, belki de öldürebilirdi. Yağmur Atsız da kendisine yüklenen sorunlu sorumluluğun ayrımında olacak ki tartışılan vasiyetnameye bir yazısında değiniyor: “Fakat işin asıl ilginç tarafı bu ‘vasiyetnâme’ diye yarım asırdan uzun süredir laklakıyyaâtı yapılan metnin Nihâl Atsız’a âid vasiyetnâme ile bir alâkası bulunmamasıdır!” diyor ama Nihâl Atsız’ın romanlarında ya da birçok makalesinde bu düzeyde bir ırkçılığı, “Türk olmayana düşmanız… Irkçıyız ne olacak!” anlayışını görebiliyoruz (Bakınız: Atsız, Makaleler II, Kanun Ahmet Muhip Efendiyi Çarptı, İrfan Yayınevi). Belirttiğim kitapta vasiyetnamenin Atsız’a ait olduğunu kanıtlayabilecek bir yazı daha var. O yazıda Atsız kendisini anlatırken, “1941’de yazıp mahkeme tahkikatına kadar herkese meçhul kalmış olan vasiyetnamesinde Almanlar’la İtalyan’ları da milli düşmanlar arasında oğluna saymış olan adam…” diye yazıyor. O düzeyde bir ırkçılık ki bir dönem birlikte ırkçı dergi çıkaran kişiler an geliyor birbirlerini “Türk değildir… Zaten Rumdu… Ermeni! Gürcü! Arnavut! Selanik dönmesi!” diyerek yaftalıyorlar. Daha sonra aynı kişiler 1944-45 Irkçılık-Turancılık davasında birlikte yargılanıyorlar. Sorun, Nihâl Atsız’ın böyle bir vasiyetnameyi yazıp yazmamasından öte bu vasiyetnamenin günümüzde Türkiye’de yaşayan birçok milliyetçi-muhafazakâr tarafından inanılıp sahipleniliyor olması ve “affedersiniz Ermeni” sözünü kullanan Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanının oyların %51,79’unu alarak baskıcı yönetimle ülkeyi yönetmesidir. Burada, yazının en başında değindiğim korku sonucu oluşan baskıcı yönetimle kişi üzerindeki ruhsal sorun arasında dolaylı bir ilişki var. Bu oyların milliyetçi-muhafazakâr kesimden geldiği gün gibi ortada ve Cumhurbaşkanının söylemi altındaki düşünce yapısının da Türkiye’deki milliyetçi-muhafazakâr kesim tarafından benimsendiği de apaçık bir gerçektir.

Hasan Erimez’in romanına dönüyorum.

155-207-1-1419851737.jpgYazarın Coşumcu Milliyetçiliğinin Romana Yansıması

Türk tarihiyle ilgili çok önemli bir olayı, arka kapakta yazılana göre,“Ergenekon Destanı’nı çarpıcı bir üslûp ve engin bir hayal gücü ile romanlaştırıyor” yazar. Destandan romana uyarlama olsa bile çokça olağanüstü olayla karşılaşıyorum. “Kuru kayalıkta bir anda çıkagelen Gök-Tanrı’nın lütfu, armağanı hayvan sürüsü… Yol gösterici kurt…” (Sayfa 103, 104,105) bunlardan yalnızca biri…

Aziz Çalışlar’ın Gerçekçilik Estetiği adlı yapıtından bir bölüm aktarıyorum: “…toplumcu gerçekçilikle yalnız demokratik sanat arasında değil, ama direnişçi halkların sanatı arasında da özünden yakın bağlar vardır; dolayısıyla, toplumcu gerçekçi edebiyatta çeşitli halkların sanat ve edebiyat özellikleri, söz gelişi, masalsı, gerçeküstü ya da destancı, simgeci öğeler görülür.”

Toplumcu gerçekçilik bir yana, Demirdağın Kurtları romanında doğal olan, gerçek insan çarpıtılıyor mu, ona bakıyorum.

Hasan Erimez, ilk romanı Demirdağın Kurtları’nın birçok yerinde canlandırmaya özen gösteriyor. Döneme ve kurguya göre yapmacık olmayan karakterlerden birini örnekliyorum: “Büyük otağın arka bölümünden genç bir kız, elinde kımız dolu bir toprak küp ile narin adımlar atarak Kağan tahtına doğru yürüdü. Kız, tipik Türk kızlarına nazaran daha kısa boylu ve biraz daha zayıftı. Gözleri çekik lakin biraz daha yumuktu. Kağan’ın arkasından gelerek önünde durdu. Yere diz vurup selamladıktan sonra elindeki küpten Kağan’ın çamçağına kımız doldurdu. Kağan’ın önünde eğilip diz çökmek üzereyken, Kağan tok sesiyle ‘Min-Li!’ diyerek ona seslendi.” (Sayfa 40-41)

Romanın bu bölümünde anlatılan Min-Li, “…yıllar evvel daha küçük bir kız iken, bir Çin Hanlığı ile yapılan savaştan sonra çadır yıkıntıları arasında bulunmuş ve Kağan’ın özel himayesine alınmıştı. Yıllar içinde Türk dilini de töresini de öğrenmiş ve tıpkı bir Türk kızı gibi yetişmişti. Akıllılığı, becerisi ve bağlılığıyla daha genç kız çağlarında İl Kağan’ın baş hizmetçisi olmuştu. İl Kağan’ın otağındaki tüm işleri Min-Li düzenliyor, Kağan ve ailesine sunulacak yiyecek ve içecekler siniye konmadan evvel Min-Li’nin yoklamasından geçiyordu.” (Sayfa 41)

Hasan Erimez Min-Li’yi anlatırken kurguyu sağlam örüyor. Karakterin öznel konumunu anlatmıyor, gösteriyor. Min-Li’nin duyumsadığı korkuyu, tedirginliği kolyesinin ucundaki silindiri, silindirin Kağan’la ilişkisini canlandırıyor: “Çamçağını Min-Li’ye uzattıktan sonra; ‘Sen önceden bu kımızı daha tatlı mayalardın. Tadı biraz acı ekşiye çalar. Başka bir şey mi koyuyorsun içine?’ dedi. Min-Li, Kağan’ın bu sözleri üzerine bocaladı, tedirgin oldu. Ne cevap vereceğini bilemedi. Ağzında bir şeyler gevelemeye çalıştı ama neyse ki İl Kağan onun cevap vermesini beklemeden huzurundan çekilip dinlenmesini buyruk verdi. Min-Li derin bir nefes alarak rahatladı. Kağan’ı selamladı ve huzurundan ayrıldı. Arka bölmeye geçmeden önce durup Kağan’ın arkasından onu gözledi. Küçük gözleri balkıyordu. Elini süt beyaz koynuna atıp bir kolye çıkardı. Kolyenin ucunda bir küçük silindir takılıydı. Silindiri avucunun içinde iyice okşayıp geri koynuna soktu ve dinlenmek üzere döşekliğine doğru gitti.” (Sayfa 42)

Kolyenin ucundaki silindir okura ileride Kağan’ın bir suikasta kurban gidebileceğini hissettiriyor. Sayfalar sonra Min-Li yine çıkıyor karşımıza. Sinideki kımız çamçaklarını beğlerin önüne koyuyor. “Beybolat’ın da çamçağını doldurmak için diz kırıp eğildiğinde boynundaki kolyesi dışarı çıktı. Telaşla kolyeyi tekrar koynuna soktu. Beybolat göz ucuyla Min-Li’nin kolyesine baktı. Kızın kolyeyi telaşla boynuna soktuğunu görünce onun bu halinden işkillendi. Min-Li kımızları doldurduktan sonra huzurdan hızla ayrılıp arka bölmeye çekildi.” (Sayfa 63)

Derken Beybolat Min-Li’den Kağan için bir küçük küp kımız istiyor. Min-Li buyruğa uyuyor. “Kımızı küçük küpe boşalttıktan sonra tedirgin bir şekilde arkasına dönüp baktı. Sonra boynundaki kolyeyi çıkardı. Ucunda takılı olan küçük silindiri söktü.” (Sayfa 64) ,

Min-Li Beybolat’a yakalanıyor. Beybolat silindirin içindeki suyla ilgili sorular soruyor Min-Li’ye. O da her şeyi açıklıyor. Buraya kadar kurgu nesnelerin ve canlandırmaların yardımıyla iyi bir şekilde ilerliyor. Bu zehirleme olayının anlatılmasının gerçek nedeni “Çinli herkes yağıdır, haindir” anlayışının okura benimsetilmesi. Kurgu olarak iyi olduğunu söyleyebiliyorum ama yazar büyük bir yanlışla kurguyu yerle bir ediyor: “…her şeyden önce kendisinin de bir Çinli olduğunu bu yüzden ihanet ettiğini söyledi.” (Sayfa 65, 66) Coşumcu milliyetçilik yazarın doğru bakmasını engelliyor. Çinli biri ihanet edebilir, bu ihanetten sonra Türk ya da başka bir milletten birisi bunu yorumlayarak “o her şeyden önce bir Çinli, bu yüzden ihanet etti” diyebilir. Yazar ise bunu bir Çinliye söyletiyor. Çinli kız Min-Li yazarın kuklası oluyor. “Min-Li’nin kan içindeki yüzünden gözyaşları akmaya devam ediyordu: ‘Çünkü ben Çinliyim. Kanımı durduramadım,’ dedi.” (Sayfa 66)

Çinli ya da herhangi bir milletten birisi böyle bir şeyi hainlik olarak kabul eder mi? Her millete göre bu bir kahramanlık, yüceliktir. Hasan Erimez dünyayı Türk’ten ibaret görüyor, ona göre dünya Türk’ün çevresinde dönüyor. Doğu Perinçek milliyetçiliği tanımlarken, “…bütün toplumlara has serüvenlerin iyi olanlarını kendi milletine, kötü olanlarını da başka milletlere paylaştırma marifetidir” diyordu Nihâl Atsız Romanlarındaki Yumuşak G Vitamini başlıklı yazısında. Hasan Erimez, Doğu Perinçek’in milliyetçilik tanımını doğrulamakta ısrarcı gözüküyor.

“Kayı Ata” başlıklı birinci bölümde Çin ile gerçekleşen savaş, savaşta Kağan’ın yanlış yönetimi sonucu Türklerin yok olacak duruma gelmesi ve en sonunda tutsak düşenlerin arasından kurtulan dört kişinin Ergenekon’da yurt kurması anlatılıyor. Kitabın arka kapağından da anlaşılacağı üzere, “Töresini unutan, beğlerini, aksakallılarını ve en mühimi milletini dikkate almayan bir hakanın yol açtığı felâketler silsilesi” anlatılıyor. İslam öncesi Türk tarihi romanlarının çoğunda olduğu gibi bu romanda da “başımızda beceriksiz kağan vardı” anlayışı egemen… Bu anlayışı günümüz duygusal/coşumcu milliyetçilerinde de görüyoruz.

Savaşmadan Acunun En Büyük Savaşçısı Olan Çeriler

Romanın “Ruh” adlı ikinci bölümünde Türkler yüzyıllar sonra, büyük uğraşlar sonunda demiri eriterek acuna ulaşıyor. Onları acuna açılan kapının önüne de Gökkurt getiriyor, onlara rehberlik ediyor. Birçok tarihi kaynaktan kurdun Türkler için önemini biliyorum. M. Necati Sepetçioğlu, Karşılaştırmalı Türk Destanları adlı kitabında “Kurt’un ilahileşmesi değil semavileşmesi (göklerden inmiş, göğün bir parçası olması) söz konusudur; bir yol göstericidir, Tanrının bir işareti gibidir” diyor. Hasan Erimez yol gösterici kurdu da işlevli bir biçimde gösteriyor okura.

Bu bölümde Türklerin öç alma çağının başladığını anlatıyor yazar: “Demek nihayet ercesine kılıç sallama, buyruk salma, hüküm sürme çağı geldi ha? Savaşçıların, çerilerin buğu Abay Serdar’ın yüreğine kıvançla beraber bir de öç alma, vuruşma isteği dolmuştu. Yıllar yılı yetiştirdiği savaşçılarıyla şu uçsuz bucaksız topraklarda kılıç vura vura, ok ata ata, tayma basa basa akınlar yapacağı günler gözünün önüne geldi. Eh koca Abay Serdar. Onca savaşçı yetiştirdin, onca vuruşma dersi verdin, işte geldi mi hepsinin işe yarayacağı günler. Bak bakalım şimdi acunda yağı orduları ile vuruşmak, Ergenekon’da arslan, kaplan, pars avlamaya benzer mi…” (Sayfa 284, 285)

Sepetçioğlu, “… Bozkurt Destanı ile kaynağını belirleyen Göktürk soyu, Ergenekon Destanı ile yeni bir atılım yaparak gelişmesini, durgunluk çağında güçlenmesini, ondan sonraki yayılış ve büyüyüş dönemlerini anlatmıştır” diyor. “Dört asır” boyunca Türkler belirli bir yerde kendi başlarına yaşıyorlar. Türklerden başka bir millet olmadığı için herhangi bir milletle savaşma olanakları da görünmüyor bu süre içerisinde. Romanda da böyle bir savaşa rastlayamıyorum. Yalnızca hayvan avlıyorlar. Ama yüzyıllardır öç alma duygusuyla oradan çıkıp düşmanlarını öldürmek istiyorlar. Yılların savaşçısı gibi kılıç kuşanıyorlar. Romanın birkaç yerine eklenen Abay Serdar’ın savaşçı eğitmesi ise nitelikli bir savaş hazırlığı gibi durmuyor. Savaşçı olmayan Abay Serdar savaşçılığı nereden biliyor, nasıl öğretiyor? 400 yıl savaştan habersiz insanların söylentiyle yayılan bir öç alma dönemiyle baş başa bırakılıyoruz romanda. Bu bölümde yazar Ergenekon Destanı’nın etkisinden kurtulamıyor. Bir uyarlama değil de destanın doğrudan roman adı altında sunulduğunu görüyorum. Yazar ne yazık ki destanı milli duygular yüklü bir olaylar dizisi olarak görüyor. Bu nedenle romana uyarlarken de estetik değerlere tam anlamıyla özen gösteremiyor.

“Gülperi-Gökperi” adlı üçüncü bölümde yine savaşçıların eğitimiyle karşılaşıyoruz:

“Abay Serdar gene Ergenekon’daki gibi çeri yetiştiriyor, onları eğitime tabi tutup istenilen düzeyde savaşçı olunca orduya dahil ediyordu. Fakat bu kez bu savaşçılar vahşi hayvan avlamayacaklardı. Gerçek bir savaşta saf tutacaklar ve ölüm-dirim tutuşmasına girişeceklerdi. Eğitimleri de buna göre yapılıyordu. Hepsi birer çevik ve güçlü çeri olduktan sonra büyük bir istekle orduya katılıyorlardı. Her biri tamu ateşinden birer parça gibiydi. Yakıp yandıracakları zamanı iple çekiyorlardı.” (Sayfa 294)

Yaşamını hayvan öldürmekle geçiren, Ergenekon’dan çıktıktan sonra da yalnızca eğitim alan savaşçılar bir anda kendilerini çarpışma içinde buluyor, Moğol ve Tatar saldırılarıyla baş başa kalıyorlar. “Türk bölükleri, yağı bölüklerine nazaran daha az kayıp vermiş ve kılıçlarıyla ilk kanı Taklamakan Çölü’nün kızgın kumlarına dökmüşlerdi.” (Sayfa 295)

Yazarın coşumcu milliyetçiliğin etkisinde olduğu aklıma geliyor. Burada yazar “Türkler doğuştan savaşçıdır” anlayışını içselleştirdiğinden duygusal davranıyor. 400 yıldır savaşmamış bir milletin bu düzeyde savaşçı olmasının açıklamasını yalnızca okur değil, yazar da yapamıyor: “Dile kolay; dört asır. Dört asırdır bir tek kişi üzerine kılıç çalıp kargı sançmamışız. İlk vuruşmamız hem hızlı hem de sert oldu. Bunca zamanın hamlığından ötürüdür bu yorgunluk, hepimizde var.” (Sayfa 304) Yazar ırkçı anlayışını öyle bir yerleştirmiş ki bilincine dört asır boyunca bir insanın yaşayamayacağını, bu bağlamda da yorgunluğun, hamlığın bütün bir milletle değil bireyle ilgili olduğunun ayırdına varamıyor. İleriki sayfalarda kahramanlardan biri, Altar Buyruk, yazarı ele veriyor: “… Herkes bilir ki ben vuruşmayı, çarpışmayı, yağı ile cebelleşmeyi pek severim. Taklamakan’ın ateş gibi kavrulan kumlarına ilk yağı kanını döktüğüm zaman ‘Ulu Tanrı’ dedim, ‘artık ruhumu göğüne çekebilirsin. Ömrümün en büyük zevkini tattım’…” (Sayfa 338) Birkaç sayfa önce ilk kez vuruşan savaşçılar şimdi yağıyla cebelleşmeyi, vuruşmayı çok sevdiklerini söylüyorlar. Bir de ömrünün en büyük zevkini tadıyorlar. Hangi birine inanacağımı bilemiyorum.

Hasan Erimez’in Demirdağın Kurtları adlı romanına belirtilen etkenler göz önünde bulundurulduğunda estetik bir tavırla bakmak zor görünüyor. Destandan yola çıkılarak ama bir türlü destanın etkisinden sıyrılamayarak yazıldığı için gerçekçi bakışla da inceleyemiyorum. Destanın etkisinden kurtulamadığı için gerçek insanı yazamıyor yazar. Nesnel bakamıyor. Kendi etnik sorunlarını gerçeklik sanıyor. Milli, etnik duygulara sesleniyor. Roman, yazarın siyasi görüşlerinin aracı oluyor. Yazarın içselleştirdiği coşumcu milliyetçiliğin, ırkçılığın edebiyat yapıtına bu düzeyde yansıması yapıta estetik ölçütlerle yaklaşmamızı engelliyor. Türklerin asla köle olamayacağı, Türk dışındaki herkesin hain olduğu ve Türklere boyun eğmek durumunda olduğuyla ilgili yazılanlar okurun yapıta pratik tavırla yaklaşmasını sağlıyor. Okur yazılanlardan heyecan duyacak, etkilenecek, duygusal bakarak coşumcu milliyetçiliğini sürdürecek. Kendisine, bütün milletleri düşman ilan eden bir vasiyetname yazılmış gibi sorunlu bir sorumlulukla çevresindekileri etnik sorgulamaya çekecek.

Tarihi roman yazarı tarihçinin sunduğu malzemeyi, duyduklarından ya da efsanelerden elde ettiği bilgileri düş dünyasında yoğurup şekillendirerek yapıtını ortaya çıkarır. Yazarın tarihi kurgulaması sonucunda kendi gerçeklerini sezdirmesi olarak anlayabiliyoruz. Hasan Erimez siyasi görüşünü desteklemek, dayanak bulmak için yazıyor Demirdağın Kurtları’nı. György Lukács’ın Tarihsel Roman adlı yapıtından aktarıyorum:

“Tarihi sanatsal olarak işleyen kişi tarihsel materyali keyfi olarak ele alamaz. Olayların ve yazgıların doğal, nesnel ağırlıkları, doğal, nesnel oranları vardır. Eğer yazar bu tarihsel ilişkileri ve oranları doğru şekilde yeniden üretecek bir hikâye icât etmekte başarıya ulaşırsa, tarihsel gerçeklikle beraber insanî ve sanatsal gerçekliğe de ulaşacaktır. Fakat eğer hikâyesi bu oranları çarpıtırsa, sanatsal resim de çarpıklaşır.”

Destan mı Roman mı?

Destanlarda milleti millet yapan unsurlar yer alıyor, ulusun özellikleri anlatılıyor. Görüyorum ki Erimez’in romanında da bu unsurlar var. Olağanüstü olaylar destanların özelliklerinden biri. Erimez’in romanında bunu da görüyorum. Destanlarda kahramanlar olağanüstü özelliklere sahip olabilir. Erimez’in romanında bunu da görüyorum. Hasan Erimez’in romanı konusunu tarihten almasının dışında roman değil destan özellikleri taşıyor.

Tüm olağanüstü olaylar hoş görülebilir. Derdim yazarın ırkçılığının destandan romana uyarlanırken yapıta etkisi… Ergenekon Destanını birçok ayrı kaynaktan okuyorum. Destan oldukça masum, anlaşılır bir duygu düzeyiyle gözümde canlanırken, aynı destandan uyarlama olarak sunulan Demirdağın Kurtları romanı nefret ve kin kusuyor ve oldukça yapay duruyor. Romanda, destandan ayrı olarak, roman olma özelliğini taşıyan, ele alınan olay ve kahramanların yaşanmış ya da yaşanabilir olmasıdır. Destansı bir konunun inandırıcı duruma gelmesi olmazsa olmazdır. Demirdağın Kurtları destandan romana geçiş yapamıyor ve Demirdağın Kurtları Türkiye’deki milliyetçi-muhafazakâr çevrenin durumunu yansıtıyor. Bunun dışında yazarının ırkçılığını gözler önüne sermesi bakımından bir örnek olarak kitaplığımda duruyor.

Hüseyin Nihâl Atsız’la bağlayacak olursam eğer, Hasan Erimez’in romanlarıyla Atsız’ın romanlarının ortak özelliklerinden en önemlisine geliyorum: İki yazar da romanlarını uygarlık odaklı değil, ırkçılık ve etnik odaklı bakış açısıyla yazıyorlar. Bu bakış yazarların siyasi görüşünün kahramanlara ve kurguya yansımasına neden oluyor. Bu da yapıta estetik tavırla yaklaşmamızı engelliyor.

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)