• BIST 109.666
  • Altın 156,594
  • Dolar 3,8910
  • Euro 4,5831
  • İstanbul 14 °C
  • Ankara -2 °C
  • İzmir 8 °C
  • Adana 10 °C
  • Antalya 9 °C

Aydın Bilinci Bugün Neden Gereklidir? -2

Aydın Bilinci Bugün Neden Gereklidir? -2
“Bizde Entelektüel Yok” Demek Yapılanları Meşrulaştırır Mı?

Özgün ERGEN
Geçtiğimiz günlerde, tam da ben bu yazıyı yazarken Hilmi Yavuz’un Zaman Gazetesi’nde “Entelektüel Kime Denir” yazısı yayımlandı.

Hilmi Yavuz’un yazısı talihsiz bir yazı.

Yazının talihsizliğini, ilk okuyuşta anlamak mümkün değil. Yazı çünkü herkese bir soru yöneltiyor. Diyor ki, Celal Şengör tek değil, Celal Şengör kötü ama bugün entelektüel olan kim var?

Şöyle ki Sartre’ın pratik bilgi teknisyenleri olarak eleştirdiği üst yapı memurlarından örnekle, Celal Şengör’ün bir entelektüel olmadığını söylüyor Hilmi Yavuz. Celal Şengör’ün, Sartre’ın “hiç kimsenin buyruğunda olmayan ve statüsünü hiçbir otoriteden almayan” entelektüel tavrının çok uzağında olduğunu da yazıyor. Dışkı yemenin, yani işkencenin ahlaki boyutunu yok sayıp biyolojik boyuta indirgediğini söylüyor. Buraya kadar yazıda hiçbir sorun yok. Ama aynı Hilmi Yavuz, yazıyı şöyle bitiriyor. Sartre, Paris polisi tarafından tutuklamak için götürülürken, dönemin Cumhurbaşkanı De Gaulle’nin, “Sartre tutuklanamaz. Sartre Fransa’dır” sözünü anımsatıyor. Diyor ki, “Celal Şengör entelektüel falan değil, ama bugün Türkiye’de, ‘O Türkiye’dir’ diyebileceğimiz bir entelektüel var mı?”

Genel olarak hatalı bir yerden bakıyor. Çünkü, Sartre’dan örnek verirken, Sartre’ı tekil bir özne olarak alıp koyuyor önümüze. Toplumu, Türkiye toplumunu, toplumsal çelişkileri görmekten nasıl kaçınıyor. Çok belirgin bu. Bir kere, entelektüel olmak, “toplumsal bir olgudan” çok “kişisel” bir şeye dönüştürülüyor. Kişileri, toplumlarından ayrık bilinçler olarak düşünüyor çünkü. Aslında yazı, ilk bakışta çok masum ve sorumluluğu herkese, bütün entelektüellere yüklüyor gibi görünebiliyor. Ama biz, satır aralarını da okuyacağız.

Yazıda öznel bir durum, yani “Sartre gibi bir entelektüel var mı” sorusu ile ortaya çıkan durum nesnelleştiriliyor. Soru yanıtı içindeymiş gibi duruyor. Kültür-sanat alanında da yıllarca bu yapıldı. Burjuvazi (kültür ve sanatın egemenleri) hep bunu yaptı: Bir odaya bile girdiğinde, gözleri birilerini aradı. Aradığı kişi orada yoksa, “Burada kimse yok ki.” dendi. “Bir yazıyı bile düzgün yazmayı beceremedin.” dendi. Sık sık “yargılayıcı” konumuna kendini atadı. Kendi dengi olanlar hariç, herkes hakkında karar verici oydu ne de olsa.

Yıllarca bunu yaptılar. Haksızlıklar, kültür ve sanatta arkadaş-ahbap ilişkileri kabullenildi.

 Bir şeyin yokluğu üzerinden konuşmak, o şeyin zaten olmadığını iddia ederek kendini olumlamaktır oysa. Yani bir insanın kendisinin olamadığı ya da yapamadığı bir şey varsa kesinlikle onu kimse yapamamıştır diye düşünmek bize hatalı yanıtlar verdirir.

Evet… Kimse, “O Türkiye’dir” demiyor, bugün kimse için.

 Entelektüelleri, bu toplumun akıllı, cesaretli insanları için, “O Türkiye’dir” denmiyor hiçbir zaman. Çünkü;

Bir kere bu ülkenin aydınlarına, rahat bir yaşam bile çok görüldü. Dolayısıyla “O Türkiye’dir” falan değil, “hain” dendi. “Vatan haini” dendi.

 Yazarların, o değerli entelektüellerin pek çoğu yanarak, işkencelerde, demir parmaklıkların ardında yitip gitti… Eriyip tükendiler.

Yazar olmak için “belirli bir çevre”ye dâhil olma şartı arandı. Yazılı değildi elbette bu şart. Zaten gizli-kapaklı oluşu bu yüzden.

Hiçbir çevreye ait olmayan yazarların yazdıkları elendi, yayımlanmadı.

Çünkü bu ülkenin edebiyatını 3-5 kişinin hizmetine sundular. Edebiyat ödüllerini, bayrak yarışı gibi babadan oğula, bir arkadaştan alıp bir başkasına aktardılar.

Bu ödüllerden birinde de seçici kurul üyelerinden biri, siz, Hilmi Yavuz’dunuz. 2003 Behçet Necatigil Şiir Ödülü’nü, sizin seçici kurulunda yer aldığınız bir yarışmada oğlunuz Ali Hikmet almıştı[1], bunlar ve daha pek çokları yazıldı[2]. Ve bu, ne ilk ne sondu.

Bu ülkenin entelektüelleri, yazanları, okurları, haksızlık en yakınınızda bile olsa buna susmadığınız sürece varoluşunuz anlamlıdır.

Celal Şengör’ün yerine koyulabilecek kişi pek çoktur. A,B,C… Ne Çok. Sadece henüz en kötüsünü henüz söylemediler, o kadar.

Celal Şengör’ün zihniyeti kötüdür. Ama bu, kendisine “entelektüelim” diyen herkesi iyi yapmaz. Hepimizi “iyi” yapmıyor ki.

Bugün yaşanan çelişkileri dile getirecek bir entelektüel zaten yok, sözü bir yılgınlıktır.

“Bizden entelektüel çıkmaz.” tam da böyle bir yargıdır.

Peki varolan bir şey için “o aslında yok” demek ne demektir? Soru işaretlerine dikkatle bakmak ve özenli davranmak gerekir. Soruların sorulma biçimi çok önemlidir.

Linda Nochlin’in Makalesi: Neden Hiç Kadın Sanatçı Yok?

Soruların sorulma biçimi meselesini şöyle bağlayacağım. Linda Nochlin’in “yokluk” meselesini, kadın sorunu üzerinden tartıştığı çok önemli bir makalesi vardır: “Neden Hiç Kadın Sanatçı Yok?”tur yazının başlığı.

Feminist tarih yazımında bir yön geliştirici, yeni ve değiştirici bir bakış açısının yürürlüğe konulmasıdır Linda Nochlin’in bu makalesi. Bu makale ile sanat tarihinde birinci kuşak feminizm yön değiştirmiş, ikinci kuşağa geçilmiştir. “Neden hiç kadın sanatçı yok” sorusunun beraberinde getirdiği olgu nedir peki aslında? Gerçekten kadın sanatçı yok mudur? Ya da egemen ataerkil bakış açısı, kadın sanatçıyı yokluğu üzerinden tartışarak, onu tarih üzerinden silmeye mi çalışmaktadır?

Bir şeyi “yokluk” sorusu üzerinden tartıştığınızda, olgusal düzlemde o soru ile o durumu ortaya çıkaran toplumsal nedenlerin üzerine bir sis perdesi örtülmüş olur. 

Linda Nochlin de bu sorunun gerçekliği çarpıtan, kurnaz bir soru olduğunu söyler. Çünkü kadınlar zaten toplumda ikincil konumdadır. Michalengelo, Cezanne, Van Gogh gibi sanatçılar için tanımlanan deha, kadınları dışarıda bırakmaktadır. Kadınlar “dahi” değil midir? Yoksa deha, toplumun ürettiği bir şey mi? Ya o koşullardaki Van Gogh’un kız kardeşi olsaydı, diye sorar Nochlin. Van Gogh’un kız kardeşi için dahi diyecek miydik, diyor. Ve aslında “deha” nın da kadın sanatçıyı yokluğu üzerinden tartışmanın kökeninde de bireyi toplumdan yalıtarak düşünmek yatar.

Linda Nochlin sorular üzerine düşünüyor.

“‘Neden hiç büyük kadın sanatçı yok?’ Bu soru, kadın sorunu denen meseleyle ilgili hemen hemen bütün tartışmaların arka planında suçlayıcı biçimde çınlar durur. Fakat feminist ihtilaf bağlamındaki bütün öteki sorularda olduğu gibi, bu soru da meselenin özünü çarpıtarak sinsice kendi yanıtını verir. ‘Hiç büyük sanatçı yok çünkü kadınlar büyük olamaz[3].’”

Bu soru, kökeni itibariyle yanlış bir sorudur. Linda Nochlin, bu makaleyi yazar ve o günden sonra feminist sanat tarihi, sanatçı kadınların varlığını savunmakla değil, kadınların toplumsal varlıkları temsiliyetleriyle ilgilenir. Soruların sorulma amacı önemlidir. Yanıtları da bu bağlamda düşünmek gerekir. Evet, kadın sanatçı vardır ama o bir büyüklük miti değildir. Kadın sanatçı, yapıtlarıyla kendini var etmiştir. Gizli, kıyıya itilmiş, ya da görünür olarak var etmiştir. Tıpkı entelektüelin kendini, kendi toplumsal koşullarında var ettiği gibi.

“Feministlerin ilk tepkisi, yemi olduğu gibi yutmak ve soruyu sorulduğu biçimiyle yanıtlamaya çalışmaktır. Yani tarih boyunca değerli ya da değeri yeterince bilinmemiş birtakım kadın sanatçıları bulup ortaya çıkartmak; onların ilginç, üretken ama tabii alçakgönüllü yaşamlarını yeniden canlandırmak; unutulmuş çiçek ressamlarını ya da David’in izleyicilerini ‘yeniden keşfederek’ eserlerinin iyi olduğunu kanıtlamaya çalışmak; Berthe Morisot’un aslında Manet’ye sanıldığı kadar bağımlı olmadığını göstermek-başka bir deyişle- kendisi dışında kimseye ilginç gelmeyen alanının aslında ne kadar önemli olduğunu kanıtlamaya çalışan akademisyenin tavrını paylaşmaktır[4].”

Biz bir akademisyen tavrını paylaşmayacak, entelektüelin varlığına kanıtlar sunmayı değil, sorunun “hatalı” ve “yokluğun içinde kendini olumlayan” bir soru olduğunu söylemeyi tercih edeceğiz. 

Entelektüelin Değiştirici Yönü  

Öyle bir ortam ki, yazarları susuyor, yazarların kalemleri tutuk. Çünkü ovallik demiştim ya, herkese sıçrayıp duran ovallik bu işte.

Kalemini sivriltmekten çekinen entelektüel, neyi değiştirebilir.

Bir savaşın içindeyiz. Ben bu yazıyı yazarken, bir çöp konteynırı patlıyor ve şu anda insanlar ölüyor. Diyarbakır Sur’da, Cizre’de bugün çocuklar ölüyor. Ve piyasa yazarları, bugün de kendilerini sağlama almak için birilerini çiğneyip geçtiler.

Böyle bir ortamda kaybedecekleriniz, sizden daha neleri alıp götürebilir?

 Siz bu ülkenin entelektüelleri, yazanları, okurları, sustuğunuz sürece, onları doğuran, yaratan, yücelten iktidardan hiçbir farkınız kalmayacaktır.

 Celal Şengör’ün yerine ne kadar çok kişiyi koyabiliriz. A,B,C… Ne Çok. Sadece henüz en kötüsünü henüz söylemediler, o kadar. En kötüsünü söylemedi diye, bu, katilliğin tohumlarını taşımadıkları anlamına gelmiyor.

  Celal Şengör’ün zihniyeti kötüdür. Ama onun kötülüğü, kendisine “entelektüelim” diyen herkesi iyi yapmaz. Hepimizi iyi yapmıyor. Bir bataklığın içindeyiz hepimiz. Kültür-sanat ortamında, bu çok yaygın.

 Bugün her yazar, yazan herkes öncelikle bir entelektüel olmalı. Neden? Diğer türlüsünü yapan, sadece yazan ve bir şeyleri göze almayan kişiler, böyle yazan yığınlar zaten çoğunlukta. Sorumluluk, başkaları için taşınan sorumluluk bu yüzden önemli. Aydınlar toplumdaki çarpıklıktan, bu küflü halden, çürümeden sorumludur. Gülten Akın diyor ya bir şiirinde, tam da bu: “insan sorumluluktur.”

Çünkü sorumluluk duygusu olmadan, donuktur insan; kunt lekedir, ifadesiz, kimliksiz, ne ileriye ne geriye giderek öylece kalır, kalır… Bir suçlu gibi yaşar ve suç evrenselleşir.

Suskunlukla başlayan bu suç, tek tek kişilerden başlamış, sonra büyümüş, büyümüş, toplumun damarlarına yerleşmiştir. Tek bir kişinin ya da birkaç kişinin çantasına, masasının altına sakladığı sır değildir o artık. Kanıksanmıştır.

Çünkü her suç, bir ortaklıktır. 28.12.2015

[1] http://www.sanathaber.net/haber.asp?HaberID=1143&KategoriAdi=Kultur-Edebiyat

[2] http://www.gunzileli.com/2014/06/30/taylan-karaturkiyede-edebiyat-odulleri-nasil-verilir/

[3] Hilmi Yavuz’un “entelektüel var mı” sorusu ile makaledeki, “Neden Hiç Büyük Kadın Sanatçı Yok” sorusunu birlikte okumak başlangıçta yadırgatıcı olabilir. Oysa her iki soru da kalıpları farklı, anlamca ortaklığı olan sorulardır. Makalenin başlığını, “neden hiç büyük entelektüel yok” olarak değiştirseydik, ne değişirdi? “Linda Nochlin, “Neden Hiç Büyük Kadın Sanatçı Yok,” Sanat Cinsiyet, Sanat Tarihi ve Feminist Eleştiri, çev. Ahu Antmen, İletişim Yayınları, İst., 2010, s.121

[4]A.g.e, s. 122

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    İlgili Haberler
    Diğer Haberler
    123456
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)