• BIST 107.202
  • Altın 145,263
  • Dolar 3,5161
  • Euro 4,1312
  • İstanbul 24 °C
  • Ankara 18 °C
  • İzmir 23 °C
  • Adana 25 °C
  • Antalya 24 °C

Aydın Tonga: İslam dünyasında ruhban sınıfı teoride yok ama fiiliyatta var

Aydın Tonga: İslam dünyasında ruhban sınıfı teoride yok ama fiiliyatta var
Son kitabı 'Derin İslam' ile İslam tarihindeki büyük kırılmalara ve İslami yorumlardaki görüş farklılıklarına ışık tutan Aydın Tonga ile yaptığımız uzun söyleşinin ikinci bölümümü de yayınlıyoruz.

ABC / SÖYLEŞİ

İslam dünyası yeni bir mezhep çatışması ile mi karşı karşıya? Ortadoğu'da süregelen iktidar mücadeleleri, kökenleri İslam tarihinin geçmişine dayanan çatışmalara mı dayanıyor? IŞİD neden güçlü bir biçimde 'Tekfir' edilemiyor? 'Gerçek İslam nedir?' sorusu neden son dönemde daha sık sorulur hale geldi? Diyanet'in tartışılan fetvalarının kaynağı nedir? Diyanet mevcut haliyle İslam toplumuna çözüm sunabilir mi?

"Emeviler", "Muaviye" ve "Derin İslam" kitaplarının yazarı Araştırmacı Yazar Aydın tonga ile tüm bu soruların yanıtını aradığımız keyifli ve uzun bir söyleşi gerçekleştirdik. İslama refeans olan dini metinler ve hadislerin kaynakları konusunda çarpıcı tespitleri paylaşan Aydın Tonga, radikelleşmenin panzehiri olarak 'Anadolu İslamı' olarak adlandırılan yaklaşımın etkili olup olmayacağından, 14 asrı geçen İslam tarihindeki büyük kırılmalara yol açan hadiselere kadar pek çok konuyu konuştuk.

İşte ilk bölümünü daha öne yayınladığımız söyleşinin ikinci bölümü...

Aslında adını ne koyarsak koyalım zalimle mazlum arasında İslamiyet öncesinde de, İslamiyet döneminde de bugün de süren bir çatışma yaşanıyor. İslam anlayışını Akıl dışı kabul etmek zaten dinin kendini inkarı anlamına gelir. İslam dünyası yeniden aklı ve adaleti merkezine alan bir anlayışı nasıl inşa edecek?
Bugünkü yaşadığımız sorunlar tarihin büyük yükünden kaynaklanıyor. Bugünü bugünle çözmeye çalışsak işimiz çok daha kolay olacaktır. Fakat bugün tarihte kutsallaştırılan ekollerden beslendiği için bir açmaz içindeyiz. Bu tasavvuf için de böyle. Mevlana’yı Mevlana olarak görüşlerini benimsersiniz ama kendisini kültleştirip kutsallaştırmazsınız. Bu durum diğer büyük Hadis yazarları için de geçerlidir. Mesele tarihin kutsallaştırılması ve o anlayışların dinselleştirilmesi. Bugünkü insan o gelenekle bağını kopardığında, kendi özgürlükçü ve saf duygularla meselelere baktığında sorun çözülecektir. Bugün İslam dünyasında Hristiyanlıkta olduğu gibi bir ruhban sınıfı yok diyorsak, buna göre de bir inanç anlayışı inşa etmeliyiz.

İslam dünyasında bir ruhban sınıfı var mı?
Teoride yok ama fiiliyatta var. Bugün siz ‘Buhari çökerse İslam çöker’ diyorsanız bu bir ruhban sınıfının varlığını gösterir. O Buhari ki Ebu Hanife’yi kafirlikle suçlayıp tevbeye davet etti ve kitabında Onun aktardığı hadislere yer vermez. Ondan sonra kalkıp ‘Ben Hanefiyim dersiniz ve en güvenilir hadis kaynağı olarak da Buhari’yi verirsiniz! Bu nasıl olacak? Bu çok derin bir çelişki ve handikap. Kişi o gelenekle bağını koparmalı.

Gerici dediğimiz mesele, gerilemeci, öykünmeci ve tarihi donduran bir anlayışı aslında beraberinde getiren bir anlayışı işaret ediyor. Kişi bundan bağını koparmalı. Elinde bir referans kaynağı var. Kişinin kendisi ile yaratıcı arasında kurduğu bir bağ var mı var. Başak bir şeye gerek yok o zaman. Hadisler mi diyeceksiniz? Halife Ebubekir ve Ömer zamanında beşyüz olduğu iddia edilen hatta onların da yaktırıldığı söylenen hadisler bugün 1 milyon civarında! Kimi rivayete göre 10 milyon hadis aktarılıyor. 6 büyük hadis kitabında bile hadislerin toplam sayısının 30 binlere yükseldiği söyleniyor. Saçma sapan, ipe sapa gelmez, kertenkele öldürdüğünüzde sevap kandığınızı söyleyen hadisler bile var. ‘Maymunlar zina ediyordu ben de bir taş attım’ denilen hadisler var!

Kutup ayısı ile ilgili hiç Hadis yok ama değil mi?
Yok!

Şu sureyi okursan şu kadar, bu sureyi okursan bu kadar sevap kazanırsın şeklinde hadisler var. Kadınlarla ilgili ipe sapa gelmez hadisler var. Muaviye ile ilgili hem ‘Ben vahyi Muaviye’ye emanet ettim’ hem de ‘Muaviye’yi minberde görürseniz öldürün’ şeklinde hadisler var! Mezhep alimlerini öven hadisler var. Şimdi bu hadisler dini referans olarak karşımıza çıkartılıyor, hatta vahiyleştiriliyor.

Kuran’ı niye kutsuyorsunuz peki? Kuran’ın tek bir harfi bile değiştirilmemiştir, onu koruyan Allah’tır. Peki siz görüyorsunuz, hadisler değişmiş, uydurma var. Bir birini yalanlayan hadisler var. 500’den milyona ulaşmış hadisler var. Hadis borsası oluşturulmuş. Adamlar hadisçiler ve ehli reyciler diye bir birini boğazlamış öldürmüşler. Hadisin bir kutsallığı kalmamış ki!

“İlerde eğer ki benim söylediğim iddia edilen bir hadis eğer senin kalbine ne kadar yakında bana da o kadar yakın’ şeklinde bir hadis olduğu rivayet ediliyor. Bu durumda her duruma uygun hadis üretilmiş gibi görünüyor. Şu anda İslami referanslar ve metinler arasında en sorunlu alan hadislerdir diyebilir miyiz?Hadisler Peygamberin ölümünden 200 yıl sonra yazılmaya başlanıyor. Hayrettin Karaman bile ‘Peygamberin sözü ayet hükmündedir’diyor.

Kendisi söylemiyor Allah söyletiyor’ mantığından mı böyle deniyor?
Tabi. Ama bir birini yalanlayan hadisler var. Bu nasıl açıklanacak peki? Üstelik iki hadis de Buhari’de yer alıyor. Ancak 'sorunlu alan sadece hadis' demek doğru olmaz. Akaid, Fıkıh ve ilmihal kitapları ile  ciddi bir külliyat oluşuyor. Onun için 'din içinde din' dediğim bir yapı ortaya çıkıyor. Fakat hadis meselesi o kadar suistimale maruz kalan bir hale gelmiş ki, her halife ve her iktidar neredeyse kendine yarayacak hadisler üretmiş. O hadislerden mezhepler oluşmuş. O mezhepler daha sonra ‘içtihat kapısı kapandı’ demiş ve bunlara bağlı kalınmasını emretmiş. Aklın hiçbir şekilde kabul etmeyeceği bir durum. Böyle bir durumda tabii ki bilim gelişmez ve bağnazlık olur. Tabii ki IŞİD ve El Nusra gibi örgütler türer ve cemaatler holdinglere dönüşür. Çünkü niyet temiz değil. Siz peygamberin ağzından hadis üretiyorsunuz. ‘Peygamber böyle söyledi’ diyorsunuz. Bunu da islamın halifesi olarak yapıyorsunuz. Hadisler kutsal metinler olarak önümüze çıkartılıyor. Peki bu hadisler bize nasıl  geldi? Peygamberin veda haccında 40 bin ila 114 bin kişi arasında rivayet edilen kişiye seslendiği söyleniyor. Tebuk Sefri’nde 70 bine yakın kişiden söz ediliyor. Asgari bir rakamdan bahsedersek en azından 15-20 bin kişilik bir nüfustan söz ediyoruz. Bu hadisler bin küsur kişiden geliyor. 1060 ile 1300 küsur arasında değişiyor bu sayı. Bin küsur kişiden sadece  38 kişi ciddi anlamda hadis rivayet ediyor ve bu 38 kişi içinden de sadece 7 kişi 1000’in üzerinde hadis rivayet ediyor. Geri kalan 1000 kişi sadece 2 hadis rivayet ediyor. Yani bugün 8-10 kişinin aktardığı üzerinden bir Hadis külliyatından bahsediyoruz. Bu 8-10 kişinin kimlikleri önemli bizim için. Çünkü o günkü iktidar çekişmeleri içindeki konumlanışlar ve söylemleri, temsil ettikleri kesim vs. En fazla hadis rivayet eden kişi ise Ebu Hüreyre… Ebu Hüreyre kim? Muaviye’nin en yakın olduğu isimlerden biri. Muaviye kim? Dönemin Şam oligarşisini, kervan sahiplerini ve zengin tüccarları temsil eden bir kişi. Ebu Hüreyre, Halife Ömer döneminde yolsuzluk yaptığı gerekçesi ile Bahreyn valiliği görevinden alındığı öne sürülen bir isim! Bu kişi en çok hadis rivayet eden kimse. Biz şimdi bu külliyat üzerinden mi bir dinsel söylem inşa edeceğiz?

Bakara-makara işinin tarihsel bir arka planı var yani?
Şimdi bu kişi 2500’ün üzerinde hadis rivayet ediyor. Bir de şu var; Ebu Hüreyre peygamberin yanında en fazla 3 yıl kalmış. Peki bütün hayatını peygamberin yanında geçiren Ali ne kadar hadis rivayet etmiş? Ebu Hüreyre’nin dörtte biri kadar. Ali’nin Buhari’de yer alan hadisleri sayısı ile Ebu Hüreyre’nin hadisleri de aynı değil. Dolayısıyla 8-10 kişinin rivayet ettiği ir külliyatı referans olarak alıyoruz.

Televizyonlarda izlediğimiz ve içlerinde en meşhuru Cübbeli Ahmet olan dini ikonların konuşmalarının aslında ağırlıklı olarak hadislere dayandığı görülüyor. Bugün hadislerin ayetin de fıkhın da önüne geçtiği bir din anlayışı mı hâkim ülkemizde?
Cübbeli Ahmet geleneksel ortodoks İslam anlayışının -tarihte bunun adı  Ehli Hadis ekolüdür- akılcılara,(rey’cilere) hayat hakkı bile tanımamışlardır) Cübbeli o geleneğin devamı ve sürdürücüsü. Onun varlık sebebi hadislerdir zaten. O Mekke dönemine bakamaz. Özgürlükçü İslam anlayışına hiçbir şekilde bakamaz. Onun için esas mesele o geleneksel bağnaz anlayışın devam etmesidir. Onun için hükümler çıkartır. Varlık koşulu odur çünkü. Onun selefleri de öyle olmuştur. Gücünü aslında oradan alır ve gelenekten beslenir. Cübbeli’nin bugün çok bilinir olmasının tarihsel bir nedeni de vardır. 9’uncu 10’uncu yüzyıldan bu yana hadisçiler hep bu şekilde etkili olarak var olmuşlardır.  Özgürlükçü bütün yorumlara kapılarını kapatan ve kendileri gibi düşünmeyen herkesi sapkın, bidatçı ilan eden bir yaklaşımdır bu aynı zamanda.

-Aslında Türkiye’de IŞİD’i en görünür şekilde tekfir eden de Cübbeli Ahmet. Ve bunu yaparken de yine hadislere referanslar yapıyor ağırlıklı olarak.
Cübbeli’nin IŞİD’i tekfir etmesinin bir sebebi var. IŞİD’in dediğimiz gibi tarihsel kökenleri vardır.  IŞİD de tamamen mezheplerden ve fıkıh kitaplarından besleniyor. Cübbeli Ahmet’in IŞİD’le ayrışma noktası şu; IŞİD cemaatleri, tarikatları ve tekkeleri şirk olarak görür. Selefi ekole göre bunlar Allah’a şirk koşmaktır çünkü. Dolayısıyla Cübbeli Ahmet’in varlığı IŞİD’e ters bir durum. IŞİD bugün Türkiye’de olsa ilk yapacağı eylemlerden biri İsmailağa Cemaatini ve dergahını ortadan kaldırmak olacaktır. Muhtemele Cübbeli hakkında bir fetva yayınlayacaktır.

Yakmayan kefen satamaz yani!
Satamaz. Cübbeli IŞİD’in işgal ettiği yerlerde insanları katledip zulmederken şuna itiraz ediyor. ‘Sen kabul edilmiş halife değilsin. Ortada bir İslam devleti kurulmadı ki sen bunları yapıyorsun’ diyor. Demek ortada bir İslam devleti ve hilafet kurulsa bu yapılanları doğru kabul edecek. Dolayısıyla arada ancak ton farkı olabilir. Bir de Vahhabi ekolün kendi paradigmalarını mezheplerden ayrıştırması. Bu tür tekke ve türbeleri şirk olarak görmesi. Ehli hadis ekolü ve hadisçilerin de çok farkı yoktur. Gazali, matematik ve felsefeyi bile kafirlik olarak sayar. Cübbeli Ermeni soykırımı meselesini ele alırken ‘Sizin sürgün edilmeniz İslam itikadına göre az bile. Siz islamın fıkhına göre kıtır kıtır kesilirdiniz” diyor. Maide Suresi 33. Ayet’e göre İslam yurdunda bozguna neden olanlar ya öldürülürler ya da sürgün edilirler, siz dua edin ki sürgüne gönderilmişsiniz” diyor. “Hz. Ali Medine’de Yahudi kabilesinden 500 kişiyi öldürmüştü” diye örnek veren bir itikadi görüşü temsil ediyor.

Türkiye’de İslamcılar aynı zamanda milliyetçi. Bu durum Türkiye’deki İslamcılara özgü bir durum mu? Osmanlı döneminde de böyle bir yaklaşım söz konusu mu?
Maalesef bunun da tarihsel bir geçmişi var. Emeviler döneminde Arap olmayan Müslümanlardan bile vergi alınıyor. Bunlar ağırlıklı olarak Türkmenler. Emevi Halifesi Abdülmelik’te bir Arap milliyetçiliği açık olarak görülüyor. İslam itikatında ise böyle bir milliyetçiliğin dayanağı yok. Hadisleri baz almıyorum ama dinsel metinde (Kuran) böyle bir kaynak yok. Bir takım ırkçı milliyetçi politikalar izlenmiş. “Türkler öldürülmedikçe İslamiyet hidayete ermeyecektir”gibi hadisler var. Dinsel bir dayanak aramak istediğiniz zaman hadisler bu bakımdan elverişli. Ama bugünkü ırkçı milliyetçi temelde sürdürülen politi kislamcı ırkçı anlayışın tarihte bir karşılığı var. Bu her ne kadar söylemde ‘ümmet kardeşliği’ şeklinde söylense de pratiğe geçtiğinde bir milletin diğer milletlerden üstün tutulması söz konusu. Osmanlı döneminde de bu var. Aslında Osmanlı’da da bugünkü sağ siyasette de ‘millet’ diye tarif edilen bir kavram var. Bu millette ırksal-etnik bir kökene vurgu yapılmadan din aidiyeti ile doldurularak bütün ümmet bir millette toplanmıştır, bu da islam milletirdir şeklinde ifade ediliyor. Bir Kürt bu egemen siyasal paradigmaya eklemlenmediğinde ‘Kötü Kürt’ olarak kodlanıyor. 

Esas mesele o siyasal islamcı yapının içinde vücut bulması ile ilgili. Kendisini ona tabi kılması gereken bir durum olarak karşımıza çıkıyor.

İslam kardeşliği ve ümmet söylemi, toplumdaki bütün çelişkilerin çözümü olarak gösteriliyor. Kürt sorununu da, emek mücadelesini de islam temelinde çözmeye çalışmak sonuç alınabilecek bir yöntem mi? Öte yandan dini her alanda işlevsel bir araca ingdirgemek dine zarar verir mi? Marksizmi komünistler bitirdi dendiği gibi İslam’ı da islamcıların bitirme tehlikesi var mı?
Bence islamcılar islamı bitirdi zaten. Bunun tarihi geçmişi çok oldu. İslam kardeşliği altında bütün sorunları çözmek de bir fantezi. İslam kardeşliği tarihin hiçbir döneminde olmadı ki bugün sağlansın. Dolayısıyla sorunları çözmeyecektir.

Asrı saadet gibi anlatılan Osmanlı döneminde de yoktu yani.
Hayır yoktu. Tasavvur ettiğimiz İslam anlayışı olmadı. Peygamber döneminde bile peygambere suikast tertiplendiği ve tertipleyen kişiler arasında yakın arkadaşlarının olduğu rivayet edilir. O ütopik İslam kardeşliğini biz hiçbir dönem görmüyoruz. Peygamberin cenazesinin bile sınırlı kişiler tarafından kaldırıldığı da rivayet ediliyor. Keza ardından başlayan iktidar mücadelesi var. Nitekim 4 halifeden üçü katledilmiştir. 12 İmam denen imamların çoğu üldürülüyor. Dolayısı ile o ümmet kardeşliği hiçbir zaman vuku bulmadı. Çünkü Ali ile Muaviye’yi aynı kefeye koyamazsınız. Bu eşyanın tabiatına da aykırı. Ebu Suud’la Yunus’u da aynı kefeye koyamazsınız. Ümmet dediğimiz kavram yekpare,, homojen ve aynı refleksleri veren, aynı itikadi ruhu temsil eden bir durum değildir.  Bir cemaatle bir ekol bile aynı konuda aynı refleksleri vermez. Birisi Tevbe Suresi’ni baz alır, diğeri Bakara Suresi’ni. Biri Mekke dönemine gider, diğeri Medine dönemine. Ümmet bu anlamda sorunları çözemez. Ümmet Kardeşliği de illizyonist bir söylemdir, gerçekliğe denk düşmez.  Bugün IŞİD, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı hakkında bile ölüm fetvası çıkardı. Oysa aynı kişi Türkiye’deki müslümanların büyük bir çoğunluğu için sembol bir isim haline geldi. Dolayısıyla bu tamamen demogojik bir söylem, ne tarihsel bir karşılığı var ne de bugün bir karşılığı var.

Görüntüyü kurtarmak ve imajı korumak da artık çok olanaklı bir durum değil. Bence çok gerekli de değil. Sayısal olarak baktığımızda 1.5 milyar müslüman var. 2 milyara yakın da Hristiyan var. Nitelik olmadan, maneviyat, düşünsel doygunluk olmadan nefsi terbiye olmadan, Yunus’un dediği gibi

“Bir kez gönül yıktın ise / Bu kıldığın namaz değil

Yetmiş iki millet dahi / Elin yüzün yumaz değil  “ desturuna, o maneviyata ulaşmadıktan sonra neye yarar? Sayısal olarak ne kadar artarsanız artın nereye ulaşır? Buradan anlamlı bir şey çıkacağını ben düşünmüyorum. Eğer din insanın kendi içindeki felsefi düşüncel bir dayanak, bir paradigma üretimi, bir inanç olarak etki alanını devam ettirmek isrtiyorsa bu tamamen insanın ruhuna, aklına, kişisel yetkinliğine hitap eden, kişiyle inanç arasında herhangi bir aracı tutmadan, buyurgan ve otoriter dili reddeden, aradaki bütün kurumları reddeden, her kişi ve ekolü sadece bilgi kaynağı olarak gören, o inancı kendi dünyasına göre inşa eden bir metne dönüştüğünde ancak mümkün olacaktır. Diğer türlü kaostan, savaştan ve kendi iç çatışmalarından başka bir şey üretmeyecektir. 

Rasyonelleşme ve aklileşme İslam dünyasında ve genel olarak dünyada mevzi mi kazanıyor yoksa mevzi mi kaybediyor?
Bence aklilişme de mevzi kaybediyor. Çok enteresandır. Sürekli aklın egemenliği ve hakikati temsil ettiği ,sorunları çözdüğü anlayışı damevzi kaybediyor. Çünkü baktığımızda ilahi tarih ne kadaar savaşlar ve kıyımlarla doluysa, beşeri tarih de bundan çok farklı değil. Beşeri vizyonun insana sunduğu gelecek de bu anlamda çok umut vaadeden bir noktada durmuyor. Çok ironiktir ki, ilahi tasavvur bu kadar kendi içinde ciddi bir pozisyon kaybetmesine ve gerilemesine rağmen, o rasyonelci anlayış da buradan kendine yeni bir alan açamadı. Bugün yeni bir paradigma üretemedi. Çünkü bence akıl dediğimiz mesele de ahlaki, edebi, insani, vicdani noktaları bağrında taşımadığı anda kötülük üretiyor. Dolayısı ile bir gelecek vizyonu sunamuyor. Yunus’un söylemi, Karmati’nin söylemi akli temellere dayanmasa da bulunduğu koşullarda insanlara yeni bir ufuk açıyordu. Mutlu kılıyordu ya da kendilerinde bir mana dünyası üretiyordu. İnsanlar mânâ dünyasını kaybetti, artık mânâ yok. Sğınacakları ir liman bulamıyorlar. Beşeri düşünce de bundan dolayı çöktü, Kişilerin dünyasında çok geçerliliği kalmadı. Şekilsel sembolik ve artık sadece söylem düzeyinde var olmaya başladı. Kendini yeniden üretemiyor. Güçlü bir şekilde insanların ruhuna, beşeri ve gündelik ilişkilerine giremiyor. Bu noktada da rasyonelleşme de gelecek için çok umut vaadetmiyor.

Ali Şeriati’nin ‘Ne mutlu küfürden sonra gelen imana’ sözünde söylediği gibi, insanı hem akli hem nakli olarak bir inanç sahibi kılacak bir din anlayışı gelişmesinde engel ne? Küfre düşme korkusu mu insanların hakikate düşmesini engelliyor? Şii dünyası ile Sünni dünyanın bu anlamda yaklaşımları arasında bir fark mı var?
Ali Şeriati islam tarihi içinde tek başına bir ekol mertebesine ulaşmış ciddi bir mütefekkir ve teolojik felsefesi derinliği çok yüksek olan bir düşünür. Niyetiyle, eylemleriyle, mücadelesiyle, yazdıklarıyla, çalışmalarıyla bir ihya ve inşa adamı. Genelde inanç paradigması özelde de islam paradigması anlamında müslümanlar açısından çok önemli ve gelecek açısından da umut vaadeden büyük bir aydın. Ama bunu bütün Şia dünyası için söyleyemeyiz. Veya Aleviler için ya da diğer Batıni ekoller içinde de herkes aynı noktada ve aynı ideal yerden bize sesleniyor da diyemeyiz. Tersinden bütün bir Sünni dünya için de bağnaz ve tutucu diyemeyiz. Mutezile alimlerinden birisine şu hadis sorulur: “Kişi daha cenin iken onun alın yazısındaher şey yazılır, günahı, sevabı, cennete gidip gitmeyeceği bellidir”. Mutezile alimi “Bu hadis uydurmadır, kabul edilemez. Velev ki bu uydurma hadis değil, ben bunu kabul edemem ve doğruluğuna da inanmam. Ben dünyaya sınav için geldiysem, yazgım da baştan belliyse bu benim itikatıma aykırı. Velev ki doğru diyelim, ben o zaman Allah’a bunu sorarım: Benim yazgım baştan belliyse ben neden yapmak zorunda olduğum için yaptığım fiillerden dolayı cezalandırılıyorum” der. Dolayısıyla orada da eleştirel bir akıl ve başka bir inanç anlayışı karşımıza çıkar. Biraz mülkiyet, güç ve iktidar sahipleri kendi islam yorumlarını biraz egemen kılarak dönemin anlayışı olarak insanlara sunduklarından bu anlayışlar geçerli olmuş. Ali’nin ‘Kuran konuşmaz insanlar konuşturur” dediği gibi, Kuran konuşturulmuş, Hadisler konuşturulmuş ve “sizin inancınız, fıkhınız, hukukunuz bu” denilerek insanların karşısına çıkarılmış. Bu anlayış ortadan kaldırıldığında Şia ya da klasik Sünni islam anlayışı bence herkesin durduğu noktada inançla kurduğu bağı daha sağlıklı bir noktaya getirecektir.

Bundan 15-20 yıl önce sosyal adalet ve paylaşım konularındaki ayet ve hadisleri daha sık kullanan islamcılar, bugün en çok "Allah nimetini kulunun üzerinde görmek istiyor." Hadisini kullanır oldular. İhtiyaca göre hadis anlayışı anlaşılan daha bir süre daha devam edecek gibi görünüyor.
Sürecektir. Dünyanın en zengin insanlarından biri olan Burnei Sultanı. Şimdi onun karşısına çıkıp ‘İhtiyaçtan fazlasını infak edin’ ayetini koyabilirler mi? Dönemin ruhu diyelim! Bir taraftan dünya gelip geçici ama debdebesi de çekiyor. Dolayısıyla o da kendi yaşamını merkeze alarak ayeleri ve hadisleri referans alacaktır. Çünkü sınıfsal konumu, yaşam tarzı ve içinde bulunduğu ilişkiler bütünü onu söylemesini gerektirecektir.

İslamiyet bugünkü mevcut kurumları ve yorumları ile insanlığa “Başka bir dünya mümkündür” diyebilecek bir meşruiyete ve güce sahip mi?
Hristiyanlık geldiği noktada aslında bu soruya cevap veriyor. Büyücülerin ‘şeytanın bu dünyadaki ortağı’ diye yakıldığı,hastalıkların ‘şeytan icadı’ olarak görüldüğü, bilim insanlarının dillerinin kesildiği, insanların diri diri yakıldığı, kilisenin müthiş bir baskıcı yönetimle yüzyıllarca egemenliği sürdürdüğü bir noktada artık kilisenin neredeyse hiçbir hükmünün kalmadığı, toplumsal ve siyasal aşamdan dışlandığı, insanların sadece ayinden ayine gittiği ve ruhsal dünyalarının İsa’nın söylemleri ile şekillendiği bir Hristiyanlık inancı noktasına geldik. Hristiyanlık 3. Yüzyıldan 17. - 18. Yüzyıla kadar yaklaşık 15 asır böyle yönetildi, kilisenin çok ağır baskıları altında  böyle var oldu. Dolayısıyla islamın da, yeni bir islam tahayyülünün oluşması bugün çok uzak değil. Hristiyan tarihi bize bunu öğretiyor. Kaldı ki, İslam tarihi de bu anlamda yekpare bir tarih değil. Kendi içerisinde farklı umtu veren, daha o günelerde kendi içinde çeşitli ekolleri ve anlayışları bugüne taşıyabilecek noktada bize ışık tutabilecek bir tarihe sahip. Ta o günlerden bugünlere ışık tutan bir inan olması itibariyle bugün yeni bir İslamanlayışı, yeni derken aslında özü itibariyle bütün isnanlığa seslenen, insanları kendi inancı ile baş başa bırakan, despot ve bağnaz söylemleren uzak duran, kişiyle yaratıcı arasında  bir aracıyı tanımayan, insanın hikmetini, erdemini, onurunu başat bir noktada tutan bri İslam işasının ben mümkün olduğunu düşünüyorum. Teorik olarak da bunun mümkün olduğunu düşünüyorum. Nereden baktığınız da önemli. İslam dünyasında ele aldığınız dönem de, kullandığınız refernaslar da önemli. ‘Ameller niyaetlere göre bellidir’ dedik, onun için yarın tekrar bir Yunus’un Ebu Zer’in  olmayacağını kimse bize söyleyemez. Bu tarihe aykırı bir durum. Yarın Ebu Zer’ler de Yunus’lar da yeniden olacaktır, olabilir. Yeter ki buna uygun bir niyat beyanı ve irade ortaya konabilsin.

Mevcut aktörler ve kurumlar içinde bu mümkün mü?
Bugünkü egemen yapılar başka bir islamı üretemezler. Bugünkü Diyanet bunu yapamaz. Diyanet’in kendi iç kadrosunun, Diyanet içinde görev yapan akademisyenlerin de aslında bu durumdan çok hoşnut olduklarını ben düşünmüyorum. O hadislerin tahakkümünden, ya da o dinsel külliyatın tahakkümünden hoşnut olduklarını ben sanmıyorum. Diyanet’in o konuda çok takdir ettiğim bir kadrosu da var.  Diyanet’in şu anki kurumsal yapısı buna pek izin vermiyor. Yani egemen islam zihniyetinden kendisini kurtaramıyor. Dayandığı o kaynaklardan azade  bir noktada kendisini var edecek ‘devrimci duruşu’ ortaya koyamıyor. Dolayısı ile bugünkü, tarikatleri, cemaatleri ve egemen islam anlayışı ile, hadislere bakış açısı ile dinsen dünyaya vetarihe bakış açısıyla bunu üretemeyecektir, bu mümkün değildir. Bugünkü verili ilişkileirn bu anlamdatopyekün bir değişime uğraması gerekiyor. Bunun sonrasındaancak özgürlükçü, katılımcı, demokratik, bilgelik ve felsefe var eden, insana bu noktada bir sığınma yaratan bir islam inancı tekrar yeniden kurulabilir.

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    İlgili Haberler
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)