• BIST 109.632
  • Altın 156,652
  • Dolar 3,8616
  • Euro 4,5594
  • İstanbul 16 °C
  • Ankara 3 °C
  • İzmir 17 °C
  • Adana 20 °C
  • Antalya 20 °C

Aydınlanmanın zorlu ama tek yolu

Ender HELVACIOĞLU

“Aydınlanma” kavramı genellikle, “emekçilerin nasıl aydınlanacağı” sorunsalı çerçevesinde ele alınır. Oysa konunun bu şekilde kavranması, “burjuva aydınlanması”nın sınırları içinde kalmak anlamına gelir. Yani sorunun, “aydınlanmışların aydınlanamamışları aydınlatması” biçiminde ortaya konulması…

“Emekçi aydınlanması” kavramını ise, aydınlanmaya “emekçi bir karakterin” nasıl kazandırılacağı sorunsalı çerçevesinde kullanıyoruz. İlkinde emek ve emekçi nesnedir; ikincisinde ise özne.

Öyle bir noktadadır ki insanlık, aydınlanmacılar emekçi bir karakter kazanabildikleri ölçüde aydınlatma işlevini sürdürebilirler. Çünkü artık 18. veya 19. yüzyılda (hatta ülkemizi baz alırsak 20. yüzyılda) yaşamıyoruz. 21. yüzyılda burjuvazinin hiçbir ilerici ve aydınlatıcı potansiyeli kalmadı.

21. yüzyılda küresel sermaye var gücüyle emekten (üretimden) kopmaya ve bağımsızlaşmaya çalışıyor. Bu eğilim bilim alanına, bilimin teknolojiye indirgenmesi, felsefi ilkelerinden koparılması biçiminde yansıyor.

Günümüz burjuvazisinin artık (18. ve 19. yüzyıllarda olduğu gibi) toplumun aydınlanması gibi bir derdi yok. Onun ihtiyacı artık emekçilerin aydınlanması, kulluktan kurtulması ve yurttaş olması değil. Tam tersine emeğin yeniden kullaşması, parçalanması, içine kapanması.

Dolayısıyla artık, aydınlanmacı aydınlatmak istiyorsa, hatta bilimci bilim yapmak istiyorsa, bu işi burjuva aydınlanması çerçevesi içinde kalarak başaramaz; emek ile tanışmalı ve emekçi bir karakter kazanmalıdır.

Konuyu siyaset düzleminde ele aldığımızda ise şu soru gündeme geliyor: Geri kalmış Doğu (bizim özelimizde İslam) toplumları nasıl aydınlanacak? Daha önce aydınlanmış olan Batılılar (Avrupalılar ve ABD’liler) mı gelip bizi aydınlatacaklar? Aydınlatabilirler mi?

Bu soruya yanıt bulmak için derin kuramsal tartışmalara gerek yok. En güzel laboratuvar Türkiye, yani Cumhuriyet Türkiye’si. Gerek yüz yıllık yakın tarihimiz gerekse son 15 yılın pratiği net olarak göstermiştir ki, ne kadar kapitalistleştiysek o kadar gericileştik!

Burjuvazimiz küreselleştikçe halkımız gericileşti. Kapitalist-emperyalist dünyadan artık aydınlanma gelmiyor, tam tersine ortaçağ karanlığı geliyor.

Ne aydınlanma ne de demokrasi dışardan ithal edilebilir. Kendi toprağımızla haşır neşir olmamız gerekiyor. Öncelikle bu toprağın insanı olmak, bu toprakla hesaplaşmak, bir yandan ayrık otlarını temizlerken diğer yandan aydınlanma tohumlarını bulmak ve filizlenmesini sağlamak zorundayız.

Aydınlanmayı aşağıdan yukarıya köktenci bir tarzda ele alıyorsak, kendi toprağımızdaki dinamikleri bulmak ve çıkış noktası yapmak durumundayız. Bu nedenle İslam’ı tartışıyoruz, İslam’la hesaplaşıyoruz. Tıpkı bir dönem Batılı aydınlanmacıların Hıristiyanlıkla hesaplaştıkları gibi…

***

Dünyayı düşünceler değil, eylem değiştirir. Uygarlık sürecinde (sınıflı toplumlarda) toplumsal dönüşümün motoru sınıf mücadelesidir. Düşünceler, toplumdaki maddi güçlerle buluşabildikleri oranda rol sahibi olabilirler; yoksa unutulup giderler.

Dolayısıyla, Aydınlanma sorunsalı çerçevesinde Batılı toplumlar ile İslam toplumlarını karşılaştırırken ve benzer düşüncelerin ilkinde büyük bir toplumsal dönüşüme yol açmışken ikincisinde neden etkili olamadığı sorusuna yanıt ararken dikkatimizi toplumsal dinamiklerin analizine yoğunlaştırmak durumundayız.

Batı’da ortaçağ boyunca -bizzat İslam düşünürlerinden- yapılan çeviriler, Rönesans’ın, giderek Bilimsel Devrimin ve Aydınlanma atılımının oluşumuna zemin hazırlarken, bu düşünsel birikimin çevirisine değil aslına sahip olan İslam toplumları neden aynı dönüşümü gerçekleştiremediler?

Batı’nın sırrı neydi? Hıristiyanlık, İslamiyet’e göre daha mı ileriye açık bir dindir? Hayır, hatta tam tersi… Yoksa Hıristiyanlık İslamiyet’e göre daha mı zayıftır da ötelenmesi daha kolay olmuştur? Yine hayır, hatta İslamiyet’ten 600 yıl önce oluşmuş bir din olan Hıristiyanlık doğal olarak daha köklü bir kurumsal yapıya sahipti.

Düşünsel düzlemde birçok tartışma yapılabilir ve açıklama getirilebilir, ama bu sorunun asıl yanıtı, ilerici ve eleştirel düşüncenin Batı’da (Doğu’dan farklı olarak) bir toplumsal kaldıraçla buluşabilmiş olmasıdır; bir toplumsal sınıfın ihtiyacı haline gelebilmesidir: Burjuvazinin.

O dönemlerde Batı’da olup da Doğu’da olmayan tek şey burjuvaziydi. İlerici düşünce, çıkarları aristokrat sınıfların yıkılmasından yana olan bir toplumsal sınıf ile birleşebildiği için Batı’da sonuç alabildi. 

En başta çıkarılması gereken sonuç, Arşimet’e bir kaldıraç gerektiğidir. Bu kaldıraç, geçmişte, Batı’da burjuvaziydi. Peki, Doğu’da (İslam coğrafyasında) nedir? Bugün artık, -ister Batı’da ister Doğu’da olsun- hangi toplumsal sınıfın çıkarları ilerici, bilimsel düşünceden yanadır? Burjuvazinin mi? Çok bekleriz!

Günümüz Arşimetleri yeni bir kaldıraç bulacaklar. Parlak fikirlerinin hayat bulmasını ve toplumda yeşermesini arzu ediyorlarsa yeni bir toplumsal dinamik ile buluşacaklar. Bu nedenle dönüp dolaşıp “Emekçi Aydınlanması” ve “Sosyalist Modernite” diyoruz.

***

Aydınlanmacı ile emekçinin buluşması, kilit mesele. Peki bu kilit nasıl açılacak, yani anahtar ne? Anahtar aydınlanmacının elinde olsaydı eğer, şimdiye dek çoktan aydınlanmıştık; ülkemizin yabana atılmayacak bir aydın birikimi vardır çünkü.

Ama -henüz farkında olmasa da- anahtar emekçinin elinde. Cevher, Marie Curie’de değil, tonlarca çamurun içinde. Aydınlanmacı bu alçakgönüllü tespiti yapmadan emekçi ile buluşamaz. Yani aslında, emekçi aydınlanmacının kaldıracı değil, aydınlanmacı emekçinin kaldıracıdır. Burjuva Aydınlanması ile Emekçi Aydınlanması arasındaki temel fark da bu noktadadır.

Tarihte ilk kez öyle bir ezilen sınıf oluşmuştur ki, sadece yıkıcılığı değil yapıcılığı (cevheri) da barındırıyor. Kaldıraç ile cevher ilk kez çakışıyor. Ancak bunu anladığımızda Marie Curie gibi o tonlarca çamura âşık oluruz. Sadece kaldıraç değil cevher de oradadır çünkü.

Meşakkatli bir yol. Fakat başka bir yol yok.

***

Kıssadan hisse: Emperyalist ülke liderlerinin ve konsoloslarının Tayyip’in “otoriterliğini” ve “gericiliğini” vurgulayan sözlerinden medet uman aydınlar ve solcular var. Oysa Tayyip’i getirenler, başka bir Tayyip bulmadan onu götürmezler.

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    123456
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)