• BIST 106.816
  • Altın 145,637
  • Dolar 3,5223
  • Euro 4,1300
  • İstanbul 29 °C
  • Ankara 25 °C
  • İzmir 30 °C
  • Adana 33 °C
  • Antalya 30 °C

Baktım millet fakir, ölüyor; ben de ortanca hanımı boğaza, yemeğe götürdüm!

Baktım millet fakir, ölüyor; ben de ortanca hanımı boğaza, yemeğe götürdüm!
Ağaoğlu hiçbir şeyini saklamaz, yolsuzluk operasyonunda göz altına alınınca yaşadığı ‘kürklü tedirginlik’ dâhil.

Haydar Ali Albayrak
Bundan çok değil üç dört sene önce, 70’li yıllara ait bir gazete kupürü görmüştüm: “Sağ kalmak zorlaştı” yazıyordu kupürde. Günümüzde o kupürün yinelendiğine üzülerek fakat daha çok endişelere kapılarak, korkulara boğularak tanık oluyoruz. Sağ kalmak zorlaştı nitekim! 

Aylardır vatandaşları hedef alan vahşi canlı bomba saldırılarıyla sarsılıyoruz. Sarsıntımız bir sonraki vakaya dek geçiyor, titremeler kesiliyor, tepkiler, küfürler bir müddet gırla gidiyor ve yerini gündelik hayatın telaşına, kişisel kaygıların, yaşam mücadelesinin kendine has gerginliğine bırakıyor, vahşi kapitalizme karşı hayatta kalma savaşımına dönüyoruz. 

Evet, olan yine fakirlere oluyor, masum siviller ansızın ölümle burun buruna geliyor, şanslı olanlar o travmayla bir ömür geçirme şansını elde ediyor, şanssızlar ise ya canını, ya bir uzvunu kaybediyor, bir meydanda, yalnızca yoluna yürürken, bir durakta otobüs beklerken.

Mesele bu meydanlara, otobüs duraklarına nasıl taşındı? Bu, uzun uzadıya bir tartışma konusu, girmeyeceğim. İlk bombaların sol kesimi hedef aldığını biliyoruz. O bombalara sevinenleri, “Ankara merkez patlıyor herkes” diyenleri de biliyoruz. Bunları diyenler zayıf insanlardır. Bir insanın böyle alçakça katledilişine, o insan her kim olursa olsun, sevinen kişi gaddar olmaktan öte zayıftır ve ezikliğini leş kargaşığıyla pekiştirme derdine düşmüş demektir.
Daha tehlikelileri var efendim! Sevinmezler, konuşurlar; pot kırmaz, ağızlarından kaçırmazlar; tartıp düşünür öyle söylerler, soğukkanlılıkla.

Ali Ağaoğlu, kameralara konuşuyor: “Benim ortanca hanımın doğum günüydü, ona sözüm vardı, boğaza yemeğe götürecektim. Bizim çocuk da vardı” diyor, ekliyor, “İstiklal’de bombanın patladığı yere fakirler karanfil bırakmış, ben gül bıraktım.”

Mesele üç beş karanfil meselesi değil, sen hâlâ anlamadın mı?

Bu demeci nasıl yorumlamak gerekir? Bir medyatiğin patavatsızlığı mı, yoksa görmemiş zenginin küstahlığı mı? Bu şekilde yorumlarsak esası ıskalamaz mıyız? Ağaoğlu pişkin bir zengindir, ‘ortanca hanım’ları, garajına doldurup her gün yenisine binse de hepsini denemeye fırsat bulamadığı trilyonluk arabaları, orada burada yükselen, estetik duygumuza tecavüz eden gökdelenleri, şehrin her köşesine yığdığı yüksek güvenlikli, yeni ve özel yaşam alanı iddialı lüks siteleri, at sırtında reklamları, ‘ağacınızı keser betonu dikerim’ pervasızlığı ortadadır.

Ağaoğlu hiçbir şeyini saklamaz, yolsuzluk operasyonunda göz altına alınınca yaşadığı ‘kürklü tedirginlik’ dâhil.
Bu sözlerini, ‘fakirler karanfil bırakır, ben gül bırakırım’ tavrını, nesneler kıyaslamasına yahut şımarıklığa yorarsak aldanırız. Ağaoğlu şunu demek istiyor: Bu oyun, bu bombalar, bu korku toplumu beni zerre ilgilendirmiyor. Siz İstiklal’den geçmeye korkarken, meydanlardan uzak dururken, ben hanımı alıp boğaza yemek yemeye gidiyorum. 
Ki kendisi de belirtiyor, 15 yıldır İstiklal’e adım atmadığını. 15 yılda servetine servet katanlar, onu zaten halka açık mekânlardan uzak tutuyor; o iktidar, kendi zenginine gözü gibi titriyor. Yalnız o iktidarın da değil, yeşil sermayesi, laik söylemli sermayesi fark etmiyor. Burjuvanın patlayan bombalara bakışı budur: Siz fakirler patlayadurun biz boğaza yemek yemeye gidiyoruz. Geçerken de şöyle bir uğrar siz fakirler adına utanırız, elimizden geldiğince güller bırakırız. 

O gülleri daima deri eldivenleriyle tutar zenginler; dikenleri de hep çıplak elleri kanatır. Sırtı çıplakları, yalın ayakları, sömürülen ve istismar edilenleri, çocukları taciz edilse de susanları...    

Keşke tüm burjuvalar Ağaoğlu gibi açıksözlü olsa ve deri’n eldivenli ellerini ceplerinden çıkarsa!

‘Birlik beraberlik’ söylemi, gül-karanfil çatışmasına kurban gitmeye mahkûmdur

Her patlayan bombanın ardından siyasiler çıkıp nutuk atarlar; istifa etmezler tabii, bilirler ki duvarlarından bir tuğla çekildi mi, bir gedik açıldı mı fena çuvallayacaklar. ‘Birlik ve beraberlik’ söylemi sınıfları barıştırıp kaynaştırmamın en kestirme yoludur. Patron işçiyi işten atar, siyasetçi çıkıp birlik beraberlik der; sapığın biri genç bir kadına tecavüz eder, öldürür, birlik beraberlik derler; şehrin ortasında her hafta bomba patlar, birlik beraberlik çözüm getirecektir... Suçluyla mağduru uzlaştırmaktır niyetleri. 

Sonra iş öyle bir raddeye varır ki çiçekler bile kutuplaşır!    
     
Şişli Meydanı’nda üç kız biri Çiğdem biri Nergiz...

Vuruldular güpegündüz! Boğaza yemek yemeye gitmediler hiç; haklarını savundular, alınterlerinin karşılığını talep ettiler, vuruldular! Bizim çiçeklerimizin hedef alınması, karanfillerimizin küçümsenmesi ilk değil; kenarlara itilmemiz, bedenlerimizden panzerlerin geçmesi, kır çiçeklerimizin yolunması ilk değil.  

Asıl mesele, hangi çiçekler kazanacak? Ortancalar ve Güller mi, yoksa Çiğdemler, Nergizler mi? Bugüne dek yiten nice karanfiller mi?

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    İlgili Haberler
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)