• BIST 106.045
  • Altın 190,729
  • Dolar 4,5665
  • Euro 5,3314
  • İstanbul 21 °C
  • Ankara 23 °C
  • İzmir 25 °C
  • Adana 28 °C
  • Antalya 25 °C

Başka bir toplum mümkün

Başka bir toplum mümkün
Binlerce, milyonlarca insan kendi yaşamlarını sürdürmek için çalışırken, başka insanların yaşamlarını, yaşamak için gereksinim duydukları nesneleri, hizmetleri üretirler… yani yaşamı üretirler.

Gülay Yeşilipek

Emek, yaşamı yaratan en yüce değerdir…

Marks, kapitalist toplumların ekonomik hareket yasalarını ele aldığı temel yapıtı Kapital’de, insan emeğinin nasıl meta haline geldiğini, meta üretimiyle nasıl sermaye oluşturulduğunu, emek-sermaye ilişkisini ve sermaye birikimini ayrıntılarıyla açıklar. Marks’a göre, kapitalist üretim biçiminin egemen olduğu toplumların zenginliği “muazzam bir meta birikimi” olarak kendini gösterir.[1]

Peki, nedir meta? Pazarda satılmak üzere, genellikle de insan gereksinimi için üretilmiş bir nesnedir. Bir gereksinimi karşılıyorsa o zaman bir yarar sağlıyor demektir. Marks metanın bu yarar sağlayan özelliği için “kullanım değeri“ kavramını kullanır. Bir metanın pazarda satılabilmesi için bir başka özelliğinin daha olması gerekiyor, Marks ona da ”değişim değeri“ der. Demek ki pazarda satılan bir malın yani metanın iki özelliği var: kullanım değeri ve değişim değeri. Bir meta yarar sağlamalı ki biri gelip onu satın alsın, satışın gerçekleşebilmesi içinde bir başka şeyle değişebilmesi gerekir… Marks bu noktadan sonra ayrıntılı bir biçimde metaların değişim değerini ele alır. Örnek olarak da buğday ve keten bezini alıp; pazarda x kadar buğday ile y kadar keten bezi değişebiliyorsa, bu ikisinde eşit miktarlarda ortak olan bir şey vardır der. ”(…) bu iki şeyin ne biri ne de ötekisi olan üçüncü bir şeye eşit olması gerekir. Bunu için de, bunların her birinin, değişim-değeri olarak, bu üçüncü şeye indirgenebilir olması gerekir“.[2]

Metanın kullanım değeri, niteliğinden ileri gelir. Bir şemsiyeye yağmurlu günler için gereksinim duyarız, bir ekmeği beslenmek için alırız. Her ikisi de farklı gereksinmelerimizi karşılar. Marks, metaların kullanım değerlerinin bir yana bırakılması durumunda geriye ortak tek bir özelliklerinin, yani emek ürünü olma özelliklerinin kalacağını belirtir. Kullanım değerlerinden soyutlanmış metaların tek ortak özellikleri, onların aynı tür emeğe, yani soyut insan emeğine indirgenmiş olmalarıdır. Metaların pazarda değişimini yani satışını olanaklı kılan da bu soyut insan emeğine indirgenebilmeleridir. Metaların üretimi sırasında insan emek gücü harcanmıştır, yani insan emek gücü metalarda cisimleşmiştir. Bu harcanan emek gücü metaların değerini oluşturur. Marks kullanım değeri olan bir metanın, içerisinde soyut insan emeği somutlaştığı için bir değere sahip olduğunu söylemiştir. Metanın değeri onun pazarda değişimine yani satılmasına olanak sağlar.

Marks daha sonra meta değerinin hesaplanmasını ayrıntısıyla ele alır ama bu yazının yazılma amacı gereği bu hesaplamalara girmiyorum. Ben bu yazıda daha çok emeğin yaşamı üretme yönünü ele alacağım…

Binlerce, milyonlarca insan kendi yaşamlarını sürdürmek için çalışırken, başka insanların yaşamlarını, yaşamak için gereksinim duydukları nesneleri, hizmetleri üretirler… yani yaşamı üretirler. Marks bunu ”(…) insanlar, herhangi bir biçimde başkaları için çalışmaya başladıkları andan itibaren, emekleri toplumsal bir biçim alır“ , ” (…) üreticilerin kendi toplam emek ürünleriyle ilişkileri, onlarla kendi aralarında bir ilişki olarak değil de, emek ürünleri arasında kurulan toplumsal bir ilişki olarak görünmesindedir“[1] der. Ben bundan şunu anladım; insanlar ürettikleriyle (pazarda satılan meta haline gelmiş ürünleriyle) başka üreticilerle toplumsal ilişki kurarlar. Buna ürünleri tüketmek için satın alan tüketicileri de katarsak, bir meta üretmek, satmak ve satın almak aslında insanlar arasındaki toplumsal ilişkilerdir. Fakat bu ilişkiler, metaların pazarda değişimi parayla (evrensel değişim aracı olan para) satılması nedeniyle metalar arası ilişki gibi görünür. Gerçekte bu ilişki insanlar arası ilişkidir, toplumsal ilişkidir. Tüm bunları somut bir örnekle gösterirsek:

Bir somun ekmek satın aldığımda, bu ekmeğin üretimindeki zinciri düşündüğümde… bir çiftçinin harcadığı emek aklıma geliyor… tarlayı tohum için hazırlaması, tohumu ekmesi, bitkinin sağlıklı büyümesi için zararlılarla, otlarla mücadele etmesi… buğdayı tarladan kaldırması, satıcıya taşıması… pazara satılmak için getirilen buğday, çiftçinin tüm bu süreçte harcadığı emeğin ürünüdür. Benim kahvaltı soframa gelinceye kadar daha çok yol vardır… daha çok emek harcanacak… toplumsal ilişkiler kurulacaktır…

Buğdayın un haline gelmesi için un fabrikasına taşınması, un üretimi, çuvallara konması… ekmek fırınlarına un çuvallarının taşınması, hamur ustalarının sabahın çok erken saatlerinde çalışmaya başlamaları… tüm bu zincirdeki üreticilerin emeklerinin yanı sıra işlerin yürümesi için çalışan satıcılar, alıcılar, muhasebeciler, şoförler… bunlar hep insan emeğiyle oluyor… benim sabah kahvaltıda bir dilim ekmek yiyebilmem… tüm bu insanların emekleriyle oluşan bir toplumsal üretim zinciri demektir.

Ben gidip fırından ekmeği alıp, karşılığında parayı ödüyorum. Para tüm bu üretim zincirinde harcanan emeğin, toplumsal emeğin, kurulan toplumsal ilişkilerin üstünü örtüyor. Burada ki yabancılaşma paranın araya girmesi kadar kitlesel üretim ve kitlesel tüketim nedeniyle de ortaya çıkıyor… Tüketici, üretim zincirinden, bu zincirdeki insanların harcadığı kol ve düşün emeğinden neredeyse habersiz olarak, gereksinmesini duyduğu metayı/nesneyi satın alıp tüketir. Yani yaşamını sürdürür… çalışan binlerce insanın harcadığı emek konusunda hemen hemen hiç kafa yormadan…

Bu ekmek örneğindeki emek zincirini, yaşamımızı sürdürürken kullandığımız her nesne için düşünebiliriz… (…) benim günlük yaşamımı sürdürebilmem binlerce insanın çalışmasına, emek harcamasına bağlı… yani biz çalışarak, üreterek, tüketerek hem kendi yaşamımızı hem de başkalarının yaşamını üretiyoruz demektir.

Fakat tüm bu üretim zinciriyle yaşamımızı sürdürdüğümüzün ayırdına varmadan… çünkü bu emek ürünlerini para vererek satın alıyoruz… satın aldığımız satıcı da büyük bir olasılıkla sattığı ürünün üretim zincirinde harcanan emek konusunda fazla düşünmemiştir… neden bunun ayırdında değiliz. Değişim aracı olan para tüm bu emeğin üstünü bir güzel örttüğü için. Burada vurgulamak istediğim paranın ne kadar kötü bir şey olduğu değil… para yalnızca bir araç fakat emeği görünmez kılan bir araçtır. Para, emeği görünmez kılarken biz bir şeyi unutmuş oluyoruz… üreten, yaşamı var eden insana, insan emeğine saygıyı…

Çocukluğumda babaannem yere düşen ekmeği görünce benden ekmeği yerden almamı, aldıktan sonra öpüp, başımın üstüne götürmemi, sonra sofraya koymamı isterdi… neden babaanne dediğimde de ”günah… ekmek yere düşürülmez“ derdi… şimdilerde büyükanneler torunlarına böyle söylüyorlar mı bilmiyorum… Geleneksel toplumda büyümüş babaannem ekmeğe saygı gösterilmesi gerektiğinin nedenselliğini, 

günahla açıklıyordu. Babaannemin ekmeğe gösterdiği saygının aslında emeğe gösterilen saygı olduğunu düşünüyorum, böyle açıklıyorum babaannemin davranışını…  emeğe saygı, ekmeğe saygıda simgeleşiyordu.

Son 10-15 yıldır toplumumuzda hızla içselleştirilen, günlük yaşamımızda sık sık kullandığımız plastik kartlar… banka kartları, kredi kartları, üretim için harcanan emeği daha da görünmez kılıyor diye düşünüyorum. Çünkü kart kullandığımızda harcadığımız para gözle görünmüyor. Kredi kartları tüketim toplumlarında çok yaygın kullanılıyor, kartlar tüketimi körüklüyor diyebiliriz. Tüketim toplumlarında insan emeği, toplumsal emek gözlerden iyice uzak kalıyor.

Yazıya meta üretimi ve değişimiyle başladık, daha sonra metaları üreten emeğe, insan emeğine, toplumsal emeğe ve toplumsal ilişkiye geldik. Emeğin başka biçimleri de vardır. Yazdığı romanlarla, yayınevine yani patronuna para kazandıran bir yazar ya da düşün emekçisi… onların düşün emekleri de yaşamımızı renklendirir, kolaylaştırır, dünyayı daha iyi anlamamıza olanak verir… bize yarar sağlar.

Yazın dünyası da aslında insan emeği, insanlığın birikimi üzerinde yükselir… yazılarımızı yazarken, bir yapıt oluştururken sıkça “alıntı” yaparız… bizden önceki düşünürlerin, yazarların yazılarından yararlanırız. Düşüncelerimizi temellendirmek için daha önce ileri sürülmüş önermelere, araştırmalara, yazılmış kitaplara dayanarak kendi düşüncemizi pekiştirmeye çalışırız. Kendi çalışmamdan bir örnek vermek istiyorum: Romanda Estetik Kalkışma-[3] kapsamında üzerinde çalıştığım romanın toplumsal çözümlemesi için bir doktora çalışmasında yararlandım. Doktora çalışmasını yapan sosyolog bu araştırma için arşiv çalışması yapmış, dönemin gazete ve dergilerini taranmış, mahkeme tutanaklarını incelemiş ve olaya tanık olan kişilerle yüz yüze görüşmeler yaparak tezini hazırlamış. Birçok insanın en başta araştırmayı yapan sosyoloğun aylar süren çalışmasının emeği kitap haline getirilmiş. Ben de kendi çalışmam için bu kitaptan yararlandım. Kendi emek ürünüm olan roman değerlendirmesini, birçok insanın emek ürünü olan çalışmalardan yararlanarak gerçekleştirmiş oldum. 

İnsancıl Atölyesinde yürütülen çalışmalarda hocamız sıkça şunu söyler: “Biz bu günlere insanlığın birikimiyle geldik”…Yani binlerce yıllık insanlığın emeği üzerinde yaşamımızı sürdürüyoruz. Başımız ağrıdığında içtiğimiz ağrı kesici ya da başka bir sayrılığın iyileştirilmesine yarayan ilaçlar… çok uzun bir yolda binlerce insan emeğiyle bugünlere erişmiştir. Doğa hariç, yeryüzünde gördüğümüz her şey insan emeğine dayanıyor, hem de binlerce yıldır sürdürülen çabalara, insan emeğinin, bilgisinin birikimine.

Şimdi de Lukacs’ın emek üzerine söylediklerine bakalım: ”Varoluşçular insanın özgürlüğe ‘fırlatıldığından’ insanın özgürlüğe ‘mahkum’ olduğundan söz ederken entelektüel olarak özgürlüğü kurtarmaya ve onu bir üst makama devretmeye çalışırlar. Ancak, gerçekte insanın sosyal varlığından köklenmeyen, bir sıçramayla da olsa bundan gelişmeyen bir özgürlük bir hayalettir. Eğer insan emekte ve emek yoluyla kendisini sosyal bir türsel varlık haline getirmeseydi, eğer özgürlük insanın kendi etkinliğinin, salt organik doğasını aşmasının bir meyvesi olmasaydı o zaman gerçek bir özgürlük de olamazdı. Özgün emekle kazılan özgürlüğün kaçınılmaz olarak hala kısıtlı ve gelişmemiş durumda olması özgün emektekilerle aynı yöntemler sayesinde en tinsel ve en üst düzey özgürlük için savaşılması gerektiği ve çok daha üst bir bilinç düzeyinde de olsa sonucunun aynı içeriğe sahip olduğu gerçeğini değiştirmez: bu ırkının doğasına göre eylemde bulunan bireyin yine kendisinin salt doğal ve özel bireyselliği üzerinde egemenliğidir. Bu anlamda, emeğin gerçekten tüm özgürlük biçimleri için model olarak alınabileceğine inanıyoruz.“[4]

Bir değişim aracı olan para, insan emeğinin üstünü örtüyor demiştik…  Emeğe olan saygı, üreten, yaşamı var eden insana olan saygı özellikle günümüz tüketim toplumunda yerlere düşmüştür. Yaşamı üreten bu zincir içinde olup da bu durumdan memnun olan yok gibidir. Bu durum değiştirilebilir mi… evet!... eğitimle bu durum değiştirilebilir diyorum. Uzun soluklu bir eğitim çabasıyla… okuma yazmaya başlayan çocuklarımıza her şeyden önce, yaşamı üretenin insan emeği olduğunu öğreterek. Her şeyden önce insan emeğine saygı gösterilmesi gerektiğini öğreterek… insanın ancak üreterek, toplumsal yaşamı üreten toplumsal ilişkiler içinde kendini var ederek mutlu olabildiğini öğreterek, günümüz toplumunu değiştirebiliriz. Emeğiyle yaşamı yaratan insan, bu değişimi de yapacak güçtedir.

* Beş yıl boyunca sabırla Kapital’i bize okutup, açıklayan Cengiz Gündoğdu Hocama armağanımdır.

Kaynak: Kaç İnsanı Yaşadım… Cengiz Gündoğdu’ya 75. Yaş Armağanı, İnsancıl Yayınları, İstanbul, 2018.

[1] Karl Marx, Kapital Birinci Cilt, Sol Yayınları, İstanbul, 2011, y. 47.

[2]Karl Marx, a.g.e., y. 49.

[3]Karl Marx, a.g.e., y. 82.

[4]Georg Lukacs, Emek, Çeviren: Ayşen Tekşen, Payel Yayınları, İstanbul, 2014, y. 161-162.

 

 

 

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    Diğer Haberler
  • İkinci Çözüm Sürecinin Ayak Sesleri18 Mayıs 2018 Cuma 15:57
  • Lübnan ve Irak seçimleri; Kahrolsun federalizm!14 Mayıs 2018 Pazartesi 12:54
  • Seçimlerde Kürt denklemi13 Mayıs 2018 Pazar 16:55
  • Parti sözcülerimize öneriyorum…13 Mayıs 2018 Pazar 08:58
  • Orta Doğu’da kovboy diplomasisi...09 Mayıs 2018 Çarşamba 07:44
  • Bir soygunun hikayesi: GSS08 Mayıs 2018 Salı 16:55
  • Kitap Eleştirisi: Bora Abdo - Öteki Kışın Kİtabı08 Mayıs 2018 Salı 13:57
  • Bugün herkesten beklenebilecek olan nedir?08 Mayıs 2018 Salı 13:11
  • Abdullah Gül'ün imzaladığı mektup02 Mayıs 2018 Çarşamba 10:25
  • Başka bir toplum mümkün29 Nisan 2018 Pazar 18:53
  • 1234567
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)