• BIST 108.615
  • Altın 145,126
  • Dolar 3,4955
  • Euro 4,1321
  • İstanbul 27 °C
  • Ankara 26 °C
  • İzmir 31 °C
  • Adana 30 °C
  • Antalya 29 °C

Başkanlık: İçeride Despotizm Dışarıda Savaş

Deniz YILDIRIM

Bugün 18 Ekim. Olağanüstü Hal uygulamasının ilk 3 aylık dönemi sona eriyor. İkinci dönem içinse önce Bakanlar Kurulu kararı alındı; ardından da Meclis’te AKP-MHP ittifakıyla olağanüstü hal üç ay daha uzatıldı.

İkinci üç aylık olağanüstü hal dönemine hangi ortamda girdiğimize bakalım önce.

AKP-MHP ittifakı olağanüstü hal rejimini istisna olmaktan çıkarıp kurala dönüştürme projesini ortaya attı; adını da süslü ve olağan bir rejim gibi algılanmaya devam etsin diye başkanlık sistemi koydu. İkinci olağanüstü hal dönemi; olağanüstü halin verdiği tüm otoriter-diktatoryal istisnai tedbirleri Saray’ın olağan dönem yetkileri haline getirmek isteyen ittifakın zorlamalarıyla şekillenecek.

Yine ikinci dönem; olağanüstü hal yetkilerine dayalı tasfiyelerin gerici FETÖ dışına genişlemesiyle ve asıl olarak AKP-MHP ittifakı dışında kalan ilerici tüm kesimlere doğru yaygınlaşmasıyla anılacak. Dün Ankara Valiliği’nin 30 Kasım’a kadar tüm kamusal etkinlikleri yasaklaması da bu tablonun bütünleyeni. Sendikal etkinlikler, Cumhuriyet kutlamaları, Atatürk anmaları bu kapsamda. Cumhuriyet yasaklanmakta, emek yasaklanmakta, laiklik ve demokratik talepler kamusal alandan zora dayalı olarak uzaklaştırılmakta, daha da uzaklaştırılmak istendiği de görülüyor.

İkinci dönem bir başka kritik gelişmeyle beraber anılacak. Saray Rejimi’nin Lozan’ı tanımayarak başlattığı “sınırlar” tartışması, mezhepçilik temelli bir dış politika anlayışının çılgınlıkları içinde Musul meselesine askeri olarak dahil olma maceracılığıyla daha da derinleşecek. 

Ve son olarak bu ikinci dönem; iktisadi olarak rejimin kırılganlığının daha da derinleşeceğinin işaretlerini veriyor, verecek.
İlk iki madde, Saray Rejimi’nin ikinci olağanüstü hal dönemindeki dayanak/kuvvet noktalarıyken diğer iki madde rejimin kırılganlığının işaretleri. Ve aslında tam tersi de. Diyalektik bir işleyiş, birbirini besleme ilişkisi sözkonusu.

Başkanlık Gündemi
Başkanlık gündemine bakalım. MHP lideri Bahçeli’nin tıpkı 2002’de koalisyonu dağıtıp 3 Kasım 2002’de ülkeyi seçime götürme ve AKP’ye teslim etme projesinde gördüğü işlev bugün de karşımızda. Bahçeli “fiili durumdan çıkıp hukukileştirme” tartışmasıyla Saray’a olağanüstü yetkili başkanlık için yeşil ışık yaktı.

Şaşırmaya gerek yok. Eninde sonunda AKP döneminde her yönetme krizi başkanlık gündemine çıkıyor. Fakat artık başkanlık ısrarı; “istikrarlı bir yönetimin güvenceye kavuşturulması” teziyle, yani yönetebilen bir partinin geleceğiyle açıklanmaktan çıkıyor; yönetememenin itirafına dönüşüyor. 14 yıldır iktidarda olan bir partinin ülkeyi içine sürüklediği sorunlardan çıkarabilmek için elinde kalan tek reçetenin daha fazla baskı, daha fazla hukuksuzluk ve daha fazla otoriterlik temelinde yapılandırılacak bir tek adam rejimi olduğu ifade ediliyor. Başkanlık, “normal, olağan, demokratik yollardan yönetme imkanımız kalmadı; elimizde bu ülkeyi yönetmek için kalan tek seçenek baskı/zor/şiddet yöntemleri” demenin tek kelimelik özeti artık. Bu açıdan yönetmenin değil, demokratik yollardan yönetememenin itirafı. Oysa siyaset; sorunlara demokratik yollardan çıkışlar arama yolu. Siyaseti dışlayan, rafa kaldıran anlayışlarsa krizleri sadece derinleştirmeye yarar, yarıyor.

Başbakan; “ülkenin istikrara kavuşmasının tek yolu başkanlık” diyerek oturduğu koltuğun istikrarsızlık ürettiğini söylüyor. Cumhurbaşkanı dün yaptığı bir konuşmada “Türkiye Cumhuriyeti devletinin yıkılması hareketi ile karşı karşıyayız” diyor. 14 yılın sonunda geldiğimiz yer burası. Her açıklama bir “14 yıl bilançosu” gibi.

Muhalefetteki “politikleşmiş yenilgi” hali olmasa, bu sözler bu kadar rahat edilmez; alternatifsizlik iktidarı rahatlatıyor, itirafları kolaylaştırıyor.

Burada asıl kritik olan şu: Türkiye, 1980 öncesinde sistemin radikal kenarında yer alan ve seçmen desteği toplamda hiçbir zaman yüzde 15’leri aşamayan Radikal İslamcı Sağ ile Radikal Milliyetçi Sağ’ın merkezi fethi ve merkezi radikal/olağanüstü bir sağ gündeme ve yönetme siyasetine doğru taşımasıyla birlikte çaresizliğe, uçuruma doğru itiliyor. Çare diye, çıkış diye sunulan her şey bir sonraki adımda çöküşü derinleştiriyor. 1980 öncesinin faşizmi 2000’li yılların faşizmiyle organik olarak bütünleşiyor, rejim bu tarihsel süreklilik temelinde yeniden yapılanıyor. 

İçeride Despotizm Dışarıda Savaş
Faşizm’in tarihsel ve güncel versiyonları arasındaki bütünleşmenin eninde sonunda dayattığı iki gündem var: içeride despotizm ve dışarıda savaş. Dahası; faşizmin siyasal tahayyülünde bir “iç ve dış ayrımı” yok. İçeride savaş, dışarıda despotizm olarak da formüle etmek mümkün bu nedenle. 

Musul çıkışlarını bu temelde ele almak, anlamlandırmak gerekiyor. İçeride despotizmi sürdürmenin yolu dışarıda bir “savaş”a, dışarıda bir savaşı sürdürmenin yolu içeride despotizmi daha da sorgulanmaz hale getirmeye yarar, yarayacak. Böyle hesaplanıyor. 

Marx, Bonaparte’ın Enternasyonel’in Fransız seksiyonuna karşı başlattığı tasfiye girişimini Enternasyonel’in “plebisite olumlu oy vermenin içte despotizmden, dışta da savaştan yana oy vermek anlamına geldiği”ni söylemesine bağlamıştı. Doğrudur. Her despotizm bir dış savaşa ihtiyaç duyar; iç düşmanlara ise daima ihtiyaç duyar. Buna karşın savaşlar despotizmi kırılganlaştırır. Bonaparte’ın 1870 bozgunu ortadadır.

Saray Rejimi’nin ve bağlı ittifaklarının da ülkeyi 15 Temmuz darbe girişiminden sonra yeni, demokratik bir toplumsal sözleşmeyle yeniden yapılandırmak yerine “içeride despotizm, dışarıda savaş” ikiliğine daha fazla yasladıkları görülüyor. İlgili aktörlerin doğası zaten bunu gerektiriyor.

“Tamam da, ne yapacağız?” Bu soru herkesin aklında. Önce özgüven. Türkiye sağının bütün renklerinde, ülkeyi AKP’ye teslim sürecine götüren çökmüş merkez sağ siyasetlerden bugünkü rejimi ören AKP ve MHP radikalliğine değişmeyen bir gerçek var. Türkiye sağ siyasetlerin elinde can çekişiyor; uçuruma sürükleniyor. Ve kuvvet sadece etrafında kaç kişinin desteğini topladığınla değil, yönetmek için elinde kalan seçeneklerinle de ölçülüyor. Yöneten ittifak; olağan yollardan bir çıkış öneremiyor.

Cepheye gönderilecek olanlar bu memleketin çocukları. Maceralara sürüklenecek olanlar bu ülkenin yoksul halk çocukları. Okullarda laik, bilimsel eğitimden; buna dönük eğitim veren öğretmenlerden mahrum kalacak olanlar bu memleketin emekçi çocukları. Sesi kısılacak, sözü baskılanacak olanlar bu ülkenin yurttaşları. Krizlerle işinden olacak, hayat pahalılığıyla baş edemeyecek olanlar bu coğrafyanın insanları.

Halk çıkış arıyor. Sağ çöküş öneriyor. 

Sol, demokratik, laik ve cumhuriyetçi çıkış zamanı; öne çıkmak; bu temelde halkçı bir kurucu iradeyi çökmekte olanın yerine örmek zamanı. Halkla birlikte, halkı kazanarak. Olaylara, konjonktürel gelişmelere değil, yapısal dönüşümlere bakalım. Türkiye’nin geleceği, yepyeni bir cumhuriyetle bu karabasandan kurtulma imkanını barındırıyor. 

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Yazarın Diğer Yazıları
      Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
      Tel : +90 212 963 1051 (pbx)