• BIST 106.843
  • Altın 142,689
  • Dolar 3,5367
  • Euro 4,1209
  • İstanbul 25 °C
  • Ankara 17 °C
  • İzmir 28 °C
  • Adana 27 °C
  • Antalya 27 °C

Batı medyası ve 15 Temmuz

Haluk ŞAHİN

Batı medyasının 15 Temmuz darbe girişimini veriş şekli Türkiye’de pek çok çevrede hayal kırıklığı uyandırdı.

Zaten iflah olmaz Batı karşıtı olanlar, bu durumu ne kadar haklı olduklarının kanıtı ilan ettiler. İşte, Batı sahtekar ve Türk (Müslüman) düşmanıydı!

Karşı kampta olanlar da ekranlara ve sayfalara yansıyan kötü haberciliği ve çarpık bakış açısını anlamakta ve anlatmakta zorluk çektiler.

Şu, “herkesin her şeyi her an  bildiği” varsayılan dijital iletişim döneminde,  böylesine bariz bir çarpıtma nasıl  olabiliyordu?

Müzmin Batı karşıtı çevreler, bazıyabancı medya organlarındaki darbe körlüğünü “suç üstü” yakalanmanın bir kanıtı olarak sundular: Efendim, darbenin arkasında kendi hükümetleri ya da gizli servisleri olduğu için taraftılar,  objektif olamıyorlardı! Darbe girişimi haberlerinde Türk halkının demokrasi uğruna verdiği yiğitçe mücadeleyi değil,  hiç sevmedikleri Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptıklarına ağırlık veriyorlardı. Şunca yıldır koruyup kolladıkları Gülen fenomenine ya hiç değinmiyor, ya da ondan “ılımlı Müslüman” olarak övgüyle söz ediyorlardı...

Oysa orada, görmeyen gözlerinin önünde, demokrasiye inandığına güvenilen çevrelerin, bu arada Batı medyalarının  göklere çıkarabileceği, bir başka anlatı daha vardı:

Bir halk “demokrasi” diye haykırarak darbecilerin tanklarının üzerine yürümüş, önüne yatmış ve kazanmıştı. Buna benzer olaylar Macaristan’da ya da Çekoslavakya’da olduğunda destanlaştırılmışken şimdi neredeyse görmezden geliniyordu? Çifte standart değil miydi bu?

Bu soruyu bana da soranlar oldu. Onlara bir iletişim hocası olarak şu yanıtı verdim:

                                                   ***

Önce temel bir psikolojik olguyu hatırlayalım: İnsan beyni ayna değildir, her şeyi yansıtmaz; insanlar daha çok görmeye hazır oldukları, görmek istedikleri şeyleri görürler. 

Bu gazeteciler için de geçerlidir. Onlar bir habere “tabula rasa” denilen boş levha ile değil, içi zaten kısmen doldurulmuş hazır çerçevelerle giderler. Genellikle gittikler yerde görmek istediklerini görürler, görmek istemediklerini gözden kaçırırlar:

Türkiye’ye “Atatürk devrimlerini her şeye rağmen yaşatan laik Türk halkı” çerçevesi ile gelen gazeteci Bodrum sahillerindeki bikinili kadınları ve Nişantaşı’ndaki mini şortlu kızları görür; Türkiye’nin “hızla İslamileşmekte olan bir ülke” çerçevesi ile gelenler ise Fatih dolaylarındaki peçeli kadınların resimlerini çeker.

Zamanla, bazı çerçeveler “egemen çerçeve” haline gelir ve çok sayıda gazeteci ülkeye o çerçeveden bakmaya başlar.

Egemen çerçevelerin değişmesi zordur, zaman alır. Olgular değişmiş olsa bile, gazeteciler egemen çerçeveye kilitlenmiş oldukları için artık geçersizleşmiş şeyleri görmeye devam ederler. Çoğunun yeni gerçekliği görecek donanımları ve cesaretleri yoktur. Öyle bir şey yapmaya kalksalar bile “merkez” onları uyarır ve “egemen çerçeveyi” anımsatır.

Kanımca, bu darbe girişiminin haberleriyle ilgili şikayetlerin çoğu, yabancı medya mensuplarının Türkiye’ye kilitlendikleri eski egemen çerçeveden bakmalarından kaynaklanıyor. 

Eski derken yıllar öncesini değil 15 Temmuz öncesini kastediyorum. Oysa, geçen haftaki yazımda da dediğim gibi, 15 Temmuz’da tüm paradigma değişti, yeni çerçevelere ihtiyaç doğdu.

                                                           ***

Şöyle de diyebiliriz: son üç haftadır iktidar ve onun lideri Erdoğan eski çerçevenin kurbanı oldu!

Kişisel bir şey değil bu. 2013 Gezi olaylarına kadar AKP iktidarı ve RTE çok olumlu bir “egemen çerçeve”den yararlanmıştı.

Ben bir basın ve ifade özgürlüğü savunucusu olarak bunun bir çok örneklerini yaşadım. Avrupa’da ve Amerika’da AKP iktidarı ve RTE’yi göklere çıkaran medya mensuplarına ülkemizde bu açıdan çok kaygı verici şeyler de olduğunu anlatmaya çalıştım. Duymazdan geldiler ve yazmadılar.  Çünkü benim söylediklerim “egemen çerçeve”ye uymuyordu.  Söylediklerimi “demode sekülarist elitlerin bir kalıntısı olarak” önemsenmeye değer bulmadılar. 

Ne miydi o zamanki egemen çerçeve?  “İyi Müslüman demokratın kötü darbeci askerleri ve darbecileri tasfiye etttiği ülke”!

Türkiye’de olan her şey nihai çözümlemede bu çerçeve içinde değerlendiriliyordu. Ergenekon ve Balyoz davaları dahil! Oralarda dönen dolaplara kimse değinmiyordu...

Son üç yılda köprülerin altından çok sular aktı, eski egemen çerçeve yıprandı, önce sıvaları döküldü sonra duvarları çatladı ve son iki yıl içinde çöktü. Onun yerini yeni bir egemen çerçeve aldı: “otokrat İslamcı liderin demokrasi güçlerini ezdiği ülke”.  

Artık Türkiye’de olan her şeyi, neredeyse bir refleks olarak, bu çerçevenin içinde koyuyorlardı.

15 Temmuz darbe girişiminde de öyle oldu. Herhalde yine “otokrat kötü İslamcı lider demokrasi güçlerini eziyor”du.    

Oysa, tıpkı Gezi’de olduğu gibi, bir eşik aşılmış, aktörlerin yerleri oynamıştı. Darbeye sadece RTE yanlıları değil, tüm halk ve demokrasi güçleri karşı çıkıyordu. İyice kutuplaşmış ülkede bir iç savaş beklenirken, umulmadık  bir bütünleşme yaşanıyordu.

Özetle, Türkiye’de olup bitenler eski çerçeveye sığmıyordu! Ama bazıları bunları, hala onun içinden anlatmakta ısrar ediyordu.

                                                       ***

Şimdi soru şu? Çöp tenekesini boylayan eski çerçevenin yerini ne alacak?

Bunu henüz bilmiyoruz.

Bir kere, Batılı yorumcuların Türkiye’nin son 200 yıllık tarihini bir kez daha okuyup buranın ne kadar karmaşık, ne kadar kendine özgü (sui generis) bir yer olduğunu hatırlamalarında yarar var. Burası, umulmadık şeylerin olduğu  tuhaf ve hatta çılgın bir yerdir!

Şu kayda geçmeli: Aralarında şeriatçılar, faşistler, şunlar bunlar olsa da, 15 Temmuz gecesi onbinlerin “demokrasi” kavramı uğruna tankların üzerine yürümüş olması bir oyun değiştiricidir!

“Demokrasi”,  çok soyut görünse de, aslında somut  bir vaattir ve kitleler bir gün bunun karşılığını isterler. “Hani demokrasi vadetmiştin!” derler.

İkincisi, 15 Temmuz gecesi hiç de sandığı kadar güçlü olmadığını anlayan iktidarın, ayakta kalabilmek için, hangi çağda ve nasıl bir dünyada yaşadığımızı hatırlaması gerekir.

Çağımız, iletişim ve ikna çağıdır. Yabancı gazetecileri sınırdışı ederek, mensuplarına  hakaretler ve küfürler yağdırarak bir yere varılmaz.  Olsa olsa, eskisinden daha bile kötü bir çerçevenin oluşmasına katkıda bulunulmuş olur.

Kötü çerçevelerin bedeli son derece  ağırdır:  Kredi notunuzu düşürüler, ülkenize gelmezler, sizi yanlarına  davet etmezler, birlikte aynı fotoğraf karesine girmek istemezler, parya muamelesi yaparlar...

Çare, tüm kurumlarıyla çağdaş bir demokrasiye doğru sağlam adımlar atmaktır..

Bu adımlar, eski çerçeve nedeniyle, şu anda görülmek istenmese de, zamanla ekrana girecektir. 

Umarım bir sonraki egemen çerçeve “demokrasi uğruna darbecilere karşı çarpışan ve demokrasiyi yerleştiren halkın ülkesi” olur.

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Yazarın Diğer Yazıları
      Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
      Tel : +90 212 963 1051 (pbx)