• BIST 104.123
  • Altın 145,814
  • Dolar 3,4910
  • Euro 4,1702
  • İstanbul 20 °C
  • Ankara 14 °C
  • İzmir 16 °C
  • Adana 18 °C
  • Antalya 20 °C

Batı'nın kucağına ölü doğan Erdoğanistan

Yeni Osmanlı dış politikada görücüye çıktı

Çağlar Tekin/Haber Analiz
ABC Gazetesi

Erdoğan’ın yeni Osmanlısı artık görücüye çıktı. Irak’ı bölmek için kendini siper eden, Suriye’de terör destekçisi ismiyle anılan, AB kapılarında halklar hapishanesi olma anlaşmasına bayram eden, NATO’nun kucağına ölü doğan yeni Erdoğan ülkesi…

Türk dış politikası bir süredir üstüste yeni krizlerle anılır hale geldi. Özellikle 1 Kasım seçimlerinden AKP’nin “beklenmedik” bir galibiyetle çıkması bu krizlerle önemli bir bağlantıya sahip. Seçimlerin ardından, öncelikle Erdoğan’ın “Yeni Osmanlı” yolunda önemli bir kazanım elde ettiğini düşünmesi ve dünya liderlerinin Erdoğan’la yeniden, telefonla da olsa, irtibata geçmesi dış politikada bu durumu pekiştirdi. Ayrıca, iç politikada da 7 Haziran öncesinde başlayan ve sonrasında da devam eden Türk milliyetçiliğini AKP peşine takma politikasının işe yaradığı görüldü. 7 Haziran ardından HDP’nin yükselişinin, milliyetçi cenahta yarattığı korkuyu ardına almayı ve 1 Kasım’dan zaferle çıkmayı başaran Erdoğan, seçimlerin ardından da aynı politikanın üzerine Türkmen kartını da koyarak seçim öncesinde yüzde 30’larda olan başkanlık projesine desteği son anketlere göre yüzde 53 seviyesine kadar yükseltti.

Uçak hayallerinden “tezek realitesi”ne

Erdoğan’ın iktidarının başından beri hayalini kurduğu ve “Arap Baharı” ile bunu reel kılmaya dair daha “cesur” adımlar atmaya başladığı hilafet düşü artık gerçek olabilecek kadar yakın gözüküyordu. İktidarı kaybetmek ile yasal altyapısı da inşa edilmiş bir diktatörlük arasındaki ince çizgide bulunan Erdoğan, gaza basmakta bir mahsur görmedi.

Rusya’nın Suriye’de vekalet savaşını bitiren ve tüm aktörlere, “ya sahaya inin ya da çekilin” mesajı verdiği müdahalesi ise bu “cesaret”i kırmak bir yana daha pervasız hale getirdi. Bu pervasızlık da Türk dış politika tarihinin en büyük tokatlarına kapıyı açtı. Türkiye kendi uçağını yapma hayalleri kurarken, “kendi tezeğini” yakacak olarak kullanmayı tartışan ve Irak’tan dahi nota almasına şaşırılmayan, dünyanın savaşmak için biraraya gelmeye veya en azından öyle gözükmeye çalıştığı zamanda IŞİD destekçisi ve ticaret partneri bir ülke oluverdi.

Irak’ta IŞİD hamiliği

Hemen her fırsatta “kimsenin toprağında gözümüz yok” diyen, Suriye’de cihatçılara yönelik bombardıman yapan ve havadan havaya silah dahi taşımayan Rus uçağını “egemenlik ihlali” gerekçesiyle düşüren Erdoğan-Davutoğlu ikilisi, Osmanlı soyu olduklarına inandıklarından olsa gerek, bir yandan Suriye’yi “iç işimiz” olarak adlandırırken, diğer yandan da Irak’a Bağdat’a haber vermeden asker sokabilme ehliyetini kendilerinde gördüler. Kendilerinde gördükleri bu hak ise karşılarına Bağdat’tan nota ile geri döndü.

Bu dönüşü gerçekten öngöremiyorlar mıydı, yoksa gördükleri halde başka bir plan peşinde mi hareket ediyorlardı? Sanırım ikisi de. Öncelikle, Irak’ın tepki vereceği öngörülebilirdi belki ama AKP’nin bu okumayı yapacak çapta dış politikacıları olmadığı ortada. Irak onların gözünde 90’lardan beri istenildiğinde girilip çıkılabilen bir arka bahçe görünümünde. 

Oysa şimdi işler değişiyor. Bunun birden fazla sebebi var. Öncelikle TSK’nın “eğitim” için gidişinden başlayalım. Başika’da bulunan 80 askerin sayısının 600’e çıkmasını ve buna ilaveten çok sayıda tankın bölgeye intikalini Davutoğlu, IŞİD’in bölgeye 30 kilometre mesafede olmasına ve bu asker ve tankların güvenlik sağlamak için orada olduğuna bağlarken, Erdoğan dün bunu, eğitilecek peşmerge sayısının artışına bağladı. Aradaki çelişkiyi mazur görsek dahi bu asker giriş çıkışının Bağdat’dan habersiz gerçekleşmesi ve kime gittikleri önemli.

Öncelikle Başika, Bağdat yönetiminin haberi doğrultusunda açıldı, bu doğru, ancak sonradan Bağdat ile Başika’nın kontrolünü elinde bulunduran Musul eski Valisi Nuceyfi’nin arası açıldı. Öyle ki Bağdat buradaki Nuceyfi birliklerinin maaşlarını ödemeyi durdurdu. Çok sayıda gerekçe olmakla beraber hemen hepsinin birleştiği nokta Erdoğan’ın desteklediği Nuceyfi’nin IŞİD ile olan ilişkileri. Musul’un IŞİD tarafından işgali esnasında Nuceyfi kenti örgüte teslim ederek Erbil’e sığınmıştı.

Ayrıca ülkenin en büyük rafineri bölgesi Beyci’nin IŞİD’den kurtarılması operasyonuna Bağdat’ın emrine rağmen katılmamış ve IŞİD’i desteklediğine yönelik tezlerin kuvvetlenmesine sebep olmuştu. Ayrıca Nuceyfi’nin Irak içinde önemli dostlarından ve şimdilerde Erdoğan himayesinde Türkiye’de korunan Irak eski Devlet Başkan Yardımcısı Tarık Haşimi, ülkede IŞİD’i desteklediği gerekçesiyle idama mahkum edilmiş ve İnterpol tarafından aranan bir isim.

Haşimi, Musul’un IŞİD tarafından işgalini yayınladığı bir mesajla kutlamasıyla da hatırlanabilir. Yani Erdoğan, kendi isminin IŞİD destekçiliği üzerinden anılması yetmiyormuş gibi bir de IŞİD işbirlikçiliği tescillenmiş isimlerin hamiliğini üstleniyor. Haliyle Bağdat yönetimi, ülkeleri IŞİD işgali altındayken örgütü desteklediği bilinen isimlerin güçlenmesine izin vermek istemiyor ve bu sebeple Türkiye’ye “ülkeme burnunu sokma artık” diyor.

“Irak’ı bölelim, payımıza ne düşerse”

Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin Irak’a desdursuz girişlerinin daha kritik sebebi ise aşağı yukarı bir yıldır dillendirilen ve son dönemde ayyuka çıkan bir durum olabilir. Ortadoğu medyasında yer alan haberlere göre Irak’ın ABD’nin hazırladığı anayasa ile temelleri atılan bölünme sürecinde yeni bir aşamaya geçiliyor. Buna göre Irak, kuzeyde Kürtlerin, ortada Sünnilerin ve güneyde Şiilerin egemenliğinde üçlü bir federatif yapıya geçmeye hazırlanıyor.

Önceki gün yapılan Körfez İşbirliği Örgütü toplantısında da bu başlığın konuşulduğu ve bu adımın çok da geciktirilmeden atılması gerektiği yönündeki ABD politikasına uyumlu bir tavır alındığı iddia ediliyor. Burada iki sorun söz konusu, bunlardan ilki, Basra kısmının tamamen Şiilere bırakılacak olması zayıf itirazlara sebep oluyor, zira bölge Irak’ın şu an istikrarlı tek kısmı. İkinci tartışma ise henüz çözüme sahip değil. İran ve Rusya Şiilerin de desteğiyle ülkenin bölünmesine karşı koyuyor.

Türkiye’nin Musul’a girişinin ardından İran gazının yarı yarıya kesilmesi ve Başbakan İbadi’nin bu sert tavrının ardından bölünmeye karşı alınan tavır var. Erdoğan, Musul’a kurduğu askeri üsle, (ki Başika’ya üs demek çok daha gerçekçi) bölünmenin ardından Kürt bölgesinin ve Sünni Arapların hamiliğine oynayacağını hissettirmek istiyor. Barzani’nin dünkü Türkiye ziyareti ve ardından Erdoğan’ın, “Uzun zamandan bu yana Kuzey Irak'taki yönetim birçok hakkını kaybetti. Haklarını geri almaları lâzım. Bölgede yaşayan çok sayıda Arap, sahip olduğu hakları kaybetti. Ne yazık ki, Irak'ta adil bir yönetim göremiyoruz. Bu yüzden insanlar endişeli... Sünniler’e ne olacak? Orada Sünni Araplar, Sünni Türkmenler ve Sünni Kürtler var. Onların güvenliği ne olacak?” sözleri de İbadi’nin haksız olmadığını ortaya koyuyor gibi.

Oysa Erdoğan’ın ve dostlarının Musul’a girişine karşı çıktığı Irak yerel milislerinin içerisinde Türkmen birlikleri de var. El Kaide müttefiki Türkmenleri Suriye’de korumakla mükellef olduğunu açıklayan Erdoğan Türkiye’si, Tel Aferli Türkmenler için ise tam aksi yönde hareket ediyor, bunun muhtemel sebebi de mezhepsel. Halk milislerindeki Türkmenler ağırlıklı olarak Şii.

Suudi Arabistan’ın da kısa süre önce Barzani’ye 8 milyar dolarlık bir destek verdiğinin ortaya çıkması bölünme tezini kuvvetlendirir nitelikte.

ABD’nin Musul krizine yönelik, “Bağdat’a rağmen Musul’a girmeniz kabullenilemez, bu zaten bir koalisyon operasyonu da değil” yönündeki açıklaması bir yandan Washington’un Türkiye’nin arkasında tam durmadığını diğer yandan da tam teşekküllü bir itirazı olmadığını ortaya koyuyor.

Türkiye masadan kaldırıldı

Suriye başlığına ve elbette buradan hareketle Türkiye-Rusya krizine dönecek olursak, o bölgede de Erdoğan için işler hiç de iyi gitmiyor. Artık Türkiye’den Suriye’ye ne havadan ne de karadan giriş yapılamıyor.

Yukarıda yazdığımız denkleme bakarsak Suriye denklemine ağırlık koyan ve belirleyici hale gelen Rusya’yı ABD Irak’a sokmamakta ısrarcı. ABD’nin Erdoğan’ın arkasında tam olarak durmamasının muhtemel sebeplerinden birisi de sanırım Rusya’nın Erdoğan-IŞİD kartını bu bölgede kullanmasını istememesi. Zira ABD’den de ilk açıklamaların aksine son günlerde Erdoğan-IŞİD petrol ilişkisinin bilindiğine yönelik beyanatlar geliyor.

Son olarak önceki gün Obama’nın uluslararası koalisyondaki özel temsilcisi Brett McGurk, Türkiye’nin Suriye ile olan sınırının 98 kilometrelik kısmında petrol kaçakçılığı yapıldığını belirterek buranın kapatılması gerektiğini söyledi. Beyaz Saray Sözcüsü Josh Earnest de Türkiye’nin şimdiye kadar Suriye sınırındaki 98 kilometrelik bir alanı kapatmadığını belirterek IŞİD’in bu bölgeyi petrol kaçakçılığı ve militan geçişi için kullandığını belirtti. Bu bölgenin IŞİD’dan alınamamasının en önemli sebebi de PYD’nin Azez-Cerablus arasındaki 98 kilometrelik kısma Türkiye’nin itirazları sebebiyle henüz girmemesi. Bölgeden gelen haberler bu operasyonun da Erdoğan’ın itirazına rağmen kısa süre içerisinde başlayacağı yönünde.

Batı Erdoğan’ı, Erdoğan Koç’u

Daha önce de Erdoğangillerle IŞİD ilişkisine yönelik kimi huzursuzluklar Washington açıklamalarına yansımıştı. Buna iki sinyal de Türkiye’den eklenebilir. Bunlardan ilki Tayyip Erdoğan’ın Putin’in IŞİD’le Türkiye’nin petrol ilişkisine yönelik açıklamalarının ardından, “bilgim dahilinde böyle bir durum yok” demesi. Bu cümle her zaman kaçış alanı sağlamaya yönelik kullanılır. Erdoğan bu ilişki müttefiklerince de kabullenilmek zorunda kalırsa, “ben yapmadım Miki yaptı” demek için zemin hazırlıyor olabilir. Burada da ikinci kritik açıklamaya bakmalı. Bu sefer oğul Erdoğan, Bilal yani. Bilal, İtalya’da kendisine sorulan IŞİD-petrol ilişkilerine dair soruyu, “Bunu bana değil Batman’da rafinerisi olan Koç’lara sorun” diye cevapladı.

Türkiye’nin yakından tanıdığı Bilal, kendi başına böyle bir cümle elbette kuramaz. Bunun altında Erdoğan’ların çıkış arayışı esnasında ibrenin Koç’lara dönme ihtimalini saklama çabası yatıyor olabilir. Tabi Barzanizistan’dan gelen “o petrol bizimdi” açıklaması da başka bir itiraf. Bu itiraf hem Irak’ın egemenlik haklarının yok sayıldığını ortaya koyuyor hem de IŞİD petrolünün Barzani petrolü adı altında geliyor olduğuna yönelik çok sayıda kuvvetli iddia olduğunun bilinmesiyle ayrı bir anlam taşıyor. Detaylandırmayacağım, bu iddia hiç de yabana atılır cinsten değil demekle yetineceğim.

Suriye başlığına dönersek, gözüken o ki Suriye Ordusu’nun Rusya’nın gelişiyle beraber başlattığı ilerleme hızlanarak devam ediyor. Bunda da en çok Rusya’nın Türkiye üzerinden cihatçılara verilen desteği kesmesinin büyük payı var. Moskova’dan yapılan açıklamalara göre Türkiye’den hala terör örgütlerine haftalık 120 ton civarında silah desteği gelmeye devam etse de bu geçmiştekine oranla yarı yarıya azalmış durumda. Ayrıca dün Riyad’da toplanan Suriye cihatçıları hükümetle masaya oturmayı Esad itirazıyla beraber kabul ettiler. Devlet Başkanı Esad’a yönelik itirazlar artık klişeleşmiş durumda. Bu başlıkta Rusya’nın “Esad seçimlerde yenilirse gider” tezi oldukça güçlü.

Cihatçıların ve destekçilerinin bu tezden çekinmesinin sebebi ise olası Suriye seçimlerini Esad’ın yüzde 80’in üzerinde bir oyla kazanacağını hepsinin bilmesi. Riyad toplantısından Kaide kontrolündeki Ahrar’uş Şam’ın kalkması ise bu örgütün en büyük destekçileri Türkiye ve Katar’ın bu plana ayak dirediklerinin bir göstergesi ama Türkiye’nin itirazlarının Rusya’nın uçağını düşürmesinin ardından pek de önemi kalmadı. Türkiye bu masaya Musul üzerinden tekrar oturmaya çalışacaktı ama bu da şimdilik neredeyse imkansız hale gelmiş gibi.

“AB seferi”, bir utanç abidesi

Son olarak da ‘Yeni Osmanlı’nın AB seferinden bahsederek sonlandıralım yazıyı. Başbakan Davutoğlu’nun ülkeye 2016 Ekim ayından itibaren AB’ye vizesiz girileceği şeklinde pazarladığı sefer yani. Türkiye bu anlaşmayla beraber AB ülkelerinin beğenmediği göçmenler için bir hapishane olmayı kabul etmiş oldu. Ve ülkenin sadece yurttaşları için değil, artık dünya ezilenleri için de bir hapishaneye dönüşeceğine dair imzasını da bir zafer havasıyla anlattı bizlere.

Artık herkes Erdoğan’ın Yeni Osmanlı’sını görebiliyor. Bu “yeni” devlet hastalıklı, zayıf ve zavallı haliyle sınırların dışından eğlenceli bir sirk gibi izlenebiliyor. Peki ya bu sirkte yaşayan bizler. Bizler bu rezilliğe sessiz ortaklığa devam edecek miyiz peki?   

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)