• BIST 73.391
  • Altın 133,104
  • Dolar 3,5219
  • Euro 3,7585
  • İstanbul 2 °C
  • Ankara -7 °C
  • İzmir 9 °C
  • Adana 10 °C
  • Antalya 11 °C

Benim Cumhuriyet sevdam…

Ali Haydar NERGİS

İlk, ortaokul ve lise yıllarım, kapıdan kapıya dolaşarak okumakla geçti. 

On beş- yirmi evden oluşan mezramızda ilkokul yoktu. Beş- on çocuk, sabah akşam, bir saatlik yol yürüyerek yakınımızdaki köyün ilkokuluna gidip, geliyorduk. Şimdi, bu satırların yazan biri olmak yerine, dağ başında kaval çalarak koyunlarını otlatan bir çoban olarak kalabilirdim. Bu, sizin için de bir kayıp sayılmazdı.‘’ Köyde, dünyanın derdinden, tasasından uzak bir çoban olarak kalsaydım keşke!’’ dediğim zamanlar çok olmuştur… 

İlkokula başlamam da bir rastlantıydı aslında.

1963 yılıydı sanırım. Söğütlü Çeşme düzlüğünde kuzu güdüyordum. Öğle sıcağı bastırmak üzereydi. Dağ yamaçlarında keklikler ötüyordu. Bir türkü tutturmuştum ben de; hey, hey ki; hey,hey!...  

Durma güzel durma doldur testini
Kınalamış on parmağın üstünü
İnsan unutur mu ay kız eski dostunu
                    Salını, salını indi pınara
                    Kız senin derdinden oldum avare. 

Yoldan geçen Fatmakuyu’lu eğitmen Hüseyin Öner sesimi duydu, beni yanına çağırdı, sorular sormaya başladı:

 ‘’Türkiye’nin başkenti neresidir?’’  
 ‘’Ankara!’’

‘’Türkiye’yi kim kurtardı?’’
 ‘’Atatürk!’’ 

‘’Şu anda bizi kim yönetiyor?’’
‘’İsmet İnönü!’’

Daha ilkokula gitmeden öğrenmiştim bunları... 

‘’Neden okula girmiyorsun?’’
‘’Babam göndermiyor.’’
 ‘’Ben, babanla konuşurum’’ diyerek gitti. 

Bende bir cevher keşfetmiş olmalı ki, babamla konuşmuş. Birkaç gün sonra da, Fatmakuyu ilkokuluna gidip gelen çocuklar kervanına katıldım. 

Okula başlamamı sağlayan köy enstitülü eğitmen im Hüseyin Öner’i çok seviyordum. Derste, parmağım hep havadaydı.

‘’Dünyanın şekli nasıldır çocuklar?
‘’Yuvarlaktır örtmenim!..’’

Yuvarlak cisimlere bir örnek verin!’’
‘’Portakal…’’

10 Kasım günüydü…

Hüseyin eğitmen, sınıfa cebinde bir gazete ile girdi. Gazeteyi, başlığı görünecek şekilde katlayıp koymuştu cebine. Okuma, yazmayı yeni yeni söküyordum. Heceleyerek okumaya çalıştım: ‘’ C-u-m, cum; h-u-r,cumhur; i-y-e-t; Cumhuriyet...’’ Sonra, gazeteyi masanın üzerine yaydı. Kocaman bir Atatürk resmi yer alıyordu ilk sayfasında. Cumhuriyet gazetesiyle ilk tanışmam böyle oldu…

***

İlkokul dördüncü sınıfı, Sarız’ın İncemağara Köyü’nde, dedemlerin yanında okudum.

İstanbul’da,aylarca teyzemin yanında kalan Cafer dedem, bir gün, köyün önündeki asfaltta, şehirlerarası otobüsten indi. Yanında Cumhuriyet gazetesi getirmişti. Görür, görmez anımsadım; Hüseyin eğitmenimin gazetesiydi bu. Okuma, yazmayı biliyordum, gece, gaz lambasının ışığında,iri başlıkları hecelemeden okuyordum artık.

Dedem: 
‘’İkinci sayfada İlhan Selçuk’un yazısını oku!’’ dedi.

Gazetenin ikinci sayfası neresiydi, bilmiyordum.

Parmağıyla ikinci sayfayı, o sayfadaki çerçeveli yazıyı gösterdi.

Okudum… Ancak okuduklarımdan bir şey anlamıyordum.

Yörenin önder kişilerinden biriydi Cafer dedem. Okuduklarımı gülümseyerek onaylıyordu. İstanbul’da kaldığı günlerde, Aşık Nesimi’nin evinde, İlhan Selçuk, Yaşar Kemal, Mehmet Ali Aybar ve Can Yücel ve daha bir çok kişiyle tanıştığını anlatıyordu. Kimdi onlar; bilmiyordum...

Ortaokula, Kadirli’de, Cemile ablamın yanında başladım. Eniştem Aşık Cemal Uçkaç, saz çalıp söyleyen biriydi:

Çeke çeke hal kalmadı
El atacak dal kalmadı
Başka çıklar yol kalmadı
Dağlara kardaş, dağlara

diyerek halkı isyana çağırıyordu... Bu yüzden, her konserden sonra çok karakollara götürüldü, çok dayak yedi. Eve, Aydınlık, Ant, Türk Solu dergileriyle, Cumhuriyet ve Akşam gazetelerini getiriyordu. Cumhuriyet, tanıdığım bir gazeteydi artık.Ortaokul öğretmenlerim, Mehmet Tapan, Hatice Yazgül, Zehra Kanat da okula Cumhuriyet gazetesiyle geliyorlardı. 

İnce Memed’i yeni okumuştum. Aklım dağlarda geziyordu. O yıllarda, Hürriyet gazetesinde, Necmi Onur’un hazırladığı, Doğu Anadolu’daki eşkıyaların yaşantısını anlatan bir yazı dizisi yayımlanıyordu. Yazı dizisini izlemek için gazeteyi satın almaya gittiğimde, Ant Kitabevi’nin sahibi Ramazan Yaşar, ‘’Bak, bu gazete de eşkıya hikâyeleri anlatılıyor; al, bunu oku!’’ diyerek Cumhuriyet’i uzattı. Cumhuriyet’i, para vererek ilk kez o zaman satın aldım. Bir kenara çekilip gazetemi incelemeye başladım. Birinci sayfasında, yanakları dövmeli, başı poşulu Kürt bir kadının fotoğrafı vardı. Fikret Otyam’ın,‘’Vay Kurban!’’ başlıklı yazı dizisi başlıyordu. Cumhuriyet’te, İlhan Selçuk’tan sonra tanıdığım ikinci kişi Fikret Otyam’dır. Ben, yazma tutkumu onlardan aldım…

1968’li yıllara gelmiştik. Hüseyin ağabeyimin yanında, Ankara Atatürk Lisesi’nde okuyordum.

TÖS (Türkiye Öğretmenler Sendikası) Genel Merkezi, yakınımızdaki Demirtepe semtindeydi. Fakir Baykurt, TÖS Genel Başkanı, Dursun Akçam, Genel Sekreter’di. Tıfıl bir liseli olarak onları her gün yanlarına gittiğimde, okudukları gazetelerin en üstünde Cumhuriyet dururdu. TÖS’e gelip giden öğretmenler de ceplerinde Cumhuriyet taşıyorlardı. Bir gün, onlara özendim, ‘Cumhuriyet’ başlığı dışarıdan görünecek şekilde gazeteyi katlayıp ceketimin cebime koydum, okula öyle gittim. Atatürk Lisesi, ülkücülerin denetimindeydi. Ülkücü Deli Veli (Veli Soysaldı) okul müdürüydü. Bahçeye adımımı atar atmaz, üç dört kişi üzerime çullandı, gazeteyi alıp parçaladılar. O gün, ağzım, burnum kanlar içinde, esaslı bir dayak yiyerek döndüm eve…Cumhuriyet okumanın ne denli riskli olduğunu da ilk o zaman anladım.

Derken, 12 Mart 1971 askeri darbesi geldi. İsrail’in İstanbul Başkonsolosu Efraim Elrom’un Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı ve Hüseyin Cevahir tarafından kaçırılmasından sonra 11 ilde sıkıyönetim ilan edildi. İlhan Selçuk, ‘’Hoş Geldin Tazminat Kafası’’ ve ‘’İsa, Musa, Cart, curt!’’ başlıklı yazılarıyla askeri yönetimi eleştirdiği için, gazete, 10 gün süreyle kapatıldı. İlhan Selçuk ve Yazı İşleri Müdürü Oktay Kurtböke tutuklandı; Selçuk, Ziverbey Köşkü’ndeki polis merkezinde ağır içkence gördü. 

Zamanla, Cumhuriyet’in ‘dış ve iç düşmanlarını’ da tanıdım. !2 Mart darbesi ve sıkıyönetim koşulları yetmiyormuşçasına, gazete bir yandan da  ‘’iç düşmanlar’’ tarafından çökertilmeye çalışılıyordu. Cumhuriyet’in sermayesinde ortaklık payına sahip bir grup, yönetimi ele geçirdi. Genel Yayın yönetmeni Nadi Nadi ve İlhan Selçuk başta olmak üzere, bir çok yazar gazeteden ayrıldı. Yönetime gelen ekipten Fikret Ekinci, gazetenin o güne değin sürdürdüğü yayın politikasıyla örtüşmeyen sağcı, gerici yazılar yazıyordu. Duyarlı okurlar gazeteyi boykot ederek satın almadılar. Cumhuriyet, hızla tiraj kaybederek batma noktasına geldi. Sağcı yönetim, gazeteyi yeniden Nadir Nadi ve İlhan Selçuk’a teslim etmek zorunda kaldı.

Cumhuriyet, 12 Eylül 1980 darbesinin de hedefleri arasındaydı. 

İlhan Selçuk, 12 Mart darbesine olduğu gibi, bu darbeye de karşı çıktı.‘’Atatürkçülük Muz mudur?’’ başlıklı yazısında, ‘Türkiye’nin, emperyalizme bağımlı bir muz cumhuriyeti haline getirilmek istendiğini’ yazdı. Kenan Evren başta olmak üzere darbecileri çok kızdıran bu yazı nedeniyle Cumhuriyet 10 gün süreyle kapatıldı. Nadir Nadi’nin, Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’nun kapatılmalarını eleştiren ‘’Tuhaf Bir Tasarı’’ başlıklı yazsısından sonra, gazete, 25 gün daha kapatıldı. Oktay Akbal, ‘’Yurttaş Olarak Görevimiz’’ başlıklı yazısı nedeniyle, Sıkıyönetim Mahkemesi’nde yargılanarak tutuklandı. Barış Derneği Davası’ndan yargılanan Cumhuriyet gazetesi yazarlarından Ataol Behramoğlu, Ali Sirmen ve Hüseyin Baş da tutuklanarak cezaevine gönderildiler.

Cumhuriyet, sadece darbe zamanlarında değil, sivil iktidar dönemlerinde de sıkıntılar yaşadı. 1990’lı yıllarda, yönetimi ele geçiren, gazetenin kurucu ortaklarından Halit Ziya Uşaklıgil’in torunu Emine Uşaklıgil ve Genel Yayın Yönetmeni Hasan Cemal, Cumhuriyet’in Kemalist ve sol çizgisinden farklı ‘’liberal’’ bir yayın politikası izlemeye başladılar. İlhan Selçuk, Uğur Mumcu, Oktay Akbal, Cüneyt Arcayürek, Melih Cevdet Anday ve Ergun Balcı’nın aralarında bulunduğu 80  yazar ve çalışan gazeteden ayrıldı. Okurların uyguladığı boykot üzerine, tiraj, 120 binden 50 binlere düştü. Emine Uşaklıgil ve Hasan Cemal, yönetimi bırakmak zorunda kaldılar. 

Cumhuriyet gazetesi, yolunda düşe, kalka ilerlemeye çalışırken, geriye kalabalık bir ‘küskünler’ ordusu da bıraktı. Azımsanmayacak sayıda ‘küskün’den, yönetimlerin vefasızlığına uğramışlardan söz etmek mümkün. Onlar, Cumhuriyet’in kurumsal yapısına bağlılıklarını sürdürerek, gazetelerini sessiz ve buruk bir şekilde izlediler. Geçtiğimiz yıllarda, bu burukluktan ben de payımı aldım. Ancak, Cumhuriyet sevdam hiç azalmadı. Bir karşılık beklemeden, dokuz yıl süreyle, İsveç’ten, Cumhuriyet’e, ‘Pazar Yazıları’ yazdım. Yurt dışındaki bir grup arkadaşla birlikte coşkuyla yazdığımız ‘Pazar Yazıları’ sayfası, hiçbir gerekçe gösterilmeden ve bizlere hiçbir açıklama yapma gereği duyulmadan kaldırıldı. Yurt dışından, yıllardır Cumhuriyet’e yazı yazan arkadaşlarımla birlikte adeta ortada bırakıldık. Ancak, şimdi bunları sayıp dökmenin sırası değil. ‘At, tökezlemekle ayağı kesilmez’; farklı yönetim anlayışlarından kaynaklanan olumsuz tutumlar, bizim Cumhuriyet sevdamızı etkilemez. Kendi adıma, bütün emeklerimi Cumhuriyet’e helâl ediyorum! 

İlhan Selçuk’un ölümünden sonra, Cumhuriyet’te bir yönetim boşluğu yaşandı. Durumdan vazife çıkarılarak, Gazetenin tepesinde, dediği dedik; ‘Ali kıran, baş kesen’ bir yönetim oluşturuldu. İki yılda dört genel yayın yönetmeni değiştirildi. Birçok eski yazarın ve çalışanın işlerine son verildi. Onların yerine, Gazetenin dokusuyla örtüşmeyen yazar atamaları yapıldı. Yönetimden dışlananlar, etik olmayan yollara başvurarak soluğu mahkeme kapılarında aldılar. Cumhuriyet genel yayın yönetmeni ve yazarlarının tutuklanmasıyla sonuçlanan iktidar operasyonunda, gazetede yaşanan bu iç kargaşalığın da büyük katkısı oldu. 

Tıpkı Türkiye Cumhuriyet’i gibi, Cumhuriyet gazetesi de kötü günler yaşıyor.

Genel Yayın Yönetmeni Murat Sabuncu, Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu üyeleri Hakan Kara, Bülent Utku, Güray Öz, Mustafa Kemal Güngör, Önder Çelik, Kitap Eki Yöentmeni Turhan Günay, yazar Kadri Gürsel ve karikatürist Musa Kart, ‘’Silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına faaliyette bulunmak’’ gerekçesiyle tutuklandılar.  

Gazete yönetiminden birinci dereceden sorumlu, İcra Kurulu Başkanı Akın Atalay, şu anda yurt dışında bulunuyor. Atalay’ın yokluğu, Gazetede bir yönetim boşluğu, idari ve hukuki sorunlara neden olabilir. Atalay, ‘Gemisini kurtaran kaptan’ tavrıyla, ‘’Gazetedeki arkadaşlar, senin dışarıda kalarak yapacağın katkı, içeri girerek yapacağın katkıdan daha fazla, bekle lütfen demeye başladılar.’’ şeklinde hamasi nutuklar atmak yerine, yurda dönerek,  bu zor günlerde elini taşın altına koymalıdır. Gazeteyi ve yargılanan arkadaşları yalnız bırakmamak, etik bir davranış olmanın ötesinde, Akın Atalay’ın sorumluluğunun da bir gereğidir…

***

Türkiye Cumhuriyeti’nin simgesi olan Cumhuriyet gazetesi yok edilmek isteniyor.

Gece  karanlık.
Yusuf zindanda.
Leyla çöllerde.
Kerem yangınlarda.
Akbabalar dönüyor gökyüzünde.
Kuzgunlar leşe konmaya hazır.
Cumhuriyet’i yok edemeyecekler!
Benim sevdam yaşayacak!
Güzel ve güneşli günler mutlaka gelecek!
Yeter ki umudumuzu, direncimizi yitirmeyelim!

[email protected]

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.