• BIST 105.796
  • Altın 163,696
  • Dolar 3,9601
  • Euro 4,6609
  • İstanbul 10 °C
  • Ankara 1 °C
  • İzmir 7 °C
  • Adana 14 °C
  • Antalya 12 °C

Berlinale Akreditasyonları ve küçük/huzursuz düşünceler

Berlinale Akreditasyonları ve küçük/huzursuz düşünceler
Yapımcı Serkan Çakarer’in aşağıdaki Facebook paylaşımı üzerine kısa notlar…

Zahit Atam
“Berlinale Türkiye'den akredite olanlar toplamda 10 sayfa, bunun sadece 1 sayfası yapımcı. Neslimizin tükenmeye yüz tuttuğunun kanıtı.”

Arkadaşlar, niye Berlin Film Festivaline akredite olanları ve bunların nispetini tartışıyorsunuz ki?

Türkiye'de son on yıl içinde, sinemasal üretimin toplumsal boyutu derin bir kriz içinde. Türkiye'de yapılan filmlerin uluslararası satışları konusunda sektörümüz dibe vurmuş durumda. Türkiye'de yönetmenlerin toplumsal saygınlığında büyük bir kriz var ve ancak sınırlı bir çevre içinde prestije sahipler. Türkiye'de sinema eleştirisinin toplumbilim ve estetik alanlarındaki niteliği dibe vurmuş durumda…

Bu koşullar altında, kuşkusuz toplum nezdinde etkili olan ve kitlesel bir boyut içeren sinema sanatı, aynı zamanda yapısı gereği endüstriyel bir alan, oysa kitle ölçeğinde büyük bir düşüş, endüstrileşme alanında ciddi bir daralma yaşıyor. Böylesi koşullar altında niçin akreditasyonu tartışıyoruz ki?

Bu koşullar altında Türkiye'den Berlinale akredite olanların kaçta kaçı sinemasal üretim ve co-production için ve kaçta kaçı, Türkiye'de yapılan filmlerin ihraç edilmesi için, son olarak kaçta kaçı, nitelikli filmlerin Türkiye'ye ithalatı için gidiyor ki? Türkiye'de sinema sektörü, bir bütün olarak toplumsal tabanının erimesi ve topluma olana etkileri bakımından, bir meşruiyet krizi yaşıyor.

Ayrıca şunu da dürüstçe söyleyeyim, Serkan’ın söylediğinde önemli bir doğruluk payı var: Yani bu süreçte Türkiye'de yapımcılık mesleği geri planda kaldı, sinema alanında sinema tarihimizin hiçbir döneminde bu denli küçük burjuva bir ilgi patlaması yaşanmamıştı.

Bakın ben size bir hissimi-düşüncemi paylaşayım: Kimi Kürt arkadaşlar diyor ki "Diyarbakır'a gidin, biraz ünlüyseniz her tarafınızı bir fotoğrafçı ya da sinemacı kaplar, bunlar keşfedilmemiş büyük sanatçılardır, psikolojileri budur" diye.

Diyarbakır'daki arkadaşların içinde bulundukları sosyal dokuya baksanız, kaçı kendi yaşam koşullarının sorunları için sanatlarını ya da ilgi alanlarını açık ve verimli şekilde kullanıyor bilmiyorum.

Ama Türkiye'de herkes kendini sinemacı sanıyor, herkes bir gün keşfedilmeyi bekliyor.

Sinema bölümlerinde binlerce öğrenci okuyor, bu insanların büyük bölümü kitap okumuyor. Çoğu sinemayı film seyrederek öğreneceğini sanıyor. Kimileri gerçek sinemacı olarak bir ağabeyinin elinden tutması halinde büyük inkişaf sağlayacağını, gerçekten sinemayı öğrenmek istediğini, hatta yapmadan yapabileceğinden emin olduğunu söylemeye dünden hazır.

Çoğu sinema öğrencisine göre eğer hocaları iyi olsaydı, onlar dünyayı değiştirecek filmleri yapabilirdi.

Ama insanlar bunun bir sektör olduğunu, üstelik daha da önemlisi, bu sektörde çalışmanın zor olduğunu, hele bir alt-dalında uzmanlaşmak için kişinin gerçekten çok çalışıp ve iyi bir gözlemci olmasını, daha da önemlisi herhangi bir alt-dalında uzmanlaşmak için ciddi olarak entelektüel efor sarf etmesi gerektiğini bilmiyor.

Pek çoğuna göre iyi film yapamamasına gerekçe: bütçe sorunu. Şunu söyleyeyim: SİNEMA SEKTÖRÜNDE YAPTIĞI ŞEYİ GELİŞTİRMEK İÇİN GÖSTERİLEN ÇABA İLE YEDİRMEK İÇİN GÖSTERİLEN ÇABA ARASINDAKİ BOŞLUKTA, BİZİM SİSTEMSİZLİĞİMİZ EMEK DÜŞMANLIĞIMIZ VE BAŞARMAK İÇİN SİSTEMLİ ÇALIŞMA AZMİMİZİN OLMAYIŞI BULUNUR.

Giderek sinema sektöründen uzaklaştım: çünkü sistematik olarak içinde yer alan insanlar, sorunlarla yüzleşmekten kaçınıyor ve başarmak için gayri-ahlaki ve gayri-sanatsal çabalara girişiyorlardı.

Aynı zamanda bütün büyük söylemlere karşın, sinema tarihine ve toplumsal yapı üzerine çok az insan kafa yoruyordu. Bu arada benim gibi gerçekten emek veren insanları ise uyanıklar karşısında yalnız bırakılıyor, haksız saldırılara uğruyorlar ve daha da önemlisi emekleri yeniyordu.

Oysa bir sektör, kendi iç ahlakını oturtamamışsa, kurumsal olarak işlevli ve değerli bir seçme sistemini yerleştirememişse, daha da önemlisi sektör içinde barındırdığı insanları verimli kullanamazsa, elbette ki "üretilmiş yoksulluğu" içinde çatışma haset ve iftirayı barındırdığı gibi, genel planda mutsuz çalışanlar ordusu üretir.

Türkiye'de sinema sektörü ölçüsüz derecede kuralsız olunca, avantacılar kritik yerleri doldururlar, böyle olunca, varolan kaynaklar verimsiz kullanılınca, aynı zamanda sürekli kaynak sıkıntısı da çekilir. İşte bizim büyük çaresizliğimizin çok kısa bir özeti.

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    Diğer Haberler
    123456
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)