• BIST 107.901
  • Altın 151,680
  • Dolar 3,6982
  • Euro 4,3411
  • İstanbul 21 °C
  • Ankara 19 °C
  • İzmir 25 °C
  • Adana 28 °C
  • Antalya 24 °C

Bir Kübalının gözünden 'Kuzeydeki Şeytan'la dans!

Bir Kübalının gözünden 'Kuzeydeki Şeytan'la dans!
ABD ile Küba arasında'normalleşme süreci' devam ederken Obama'nın Adaya ziyareti bu döneme başka bir ivme kattı. Küba bir yandan ambargodan kurtulmak isterken bir yandan da kazanımlarını korumak istiyor. Peki bu süreç Ada'dan nasıl gözüküyor!

Bir süredir devam eden ABD-Küba arasındaki 'normalleşme süreci' ABD Başkanı Barack Obama'nın Küba'yı ziyareti ile birlikte yeni bir boyut aldı. Sürece ve devamına ilişkin tartışmalar elbette devam edecek. Ancak bu yazının önemi, işleyen sürece Kübalıların nasıl baktığını; bu anlamda kendilerine yönelttikleri olumlu ve olumsuz eleştirileri kapsamasında.  Agustín Lage Dávila'nın kaleme aldığı makale ayrışan önemi, Küba'nın içinden yine kendine yönelen bir göz olmasında. Makaleyi, Erdem Akyol'un çevirisiyle Kuzey Şeytanı'yla, Küba'nın toprakları küçük ama yürekleri büyük insanlarının mücadelesinin yeni dönemine dair işaretler bulunabilmesi umuduyla yayınlıyoruz: 

Başkan Obama’ya Küba ziyaretinde eşlik eden delegasyonla birlikte çeşitli toplantılara katılma ve Başkan Obama’nın konuşmalarını 3 kere dinleme şansı buldum. Şimdi bu konuşmalarda söylenenlere ilişkin olduğu kadar söylenmeyenlere ilişkin değerlendirmelerimi de paylaşma ihtiyacı hissediyorum. Zira politikada dile getirilmeyenler de en az söylenenler kadar önemlidir.

Hem ziyareti hem de ilişkilerin normalleştirilme sürecinin bütününü değerlendirebileceğimiz iki tane tamamlayıcı açı var: bu sürecin geçmişin muhasebesi yapılırken nereye konulması gerektiği ve sürecin geleceğe bakarken nasıl değerlendirilmesi gerektiği…

Geçmişe baktığımızda, Küba ve ABD arasında son dönemde başlayan ilişkilerin normalleşmesi sürecinin, Küba’nın devrimci ve sosyalist halkının bir zaferi olarak değerlendirilmesi gerektiği açıktır. Bu zafer Küba halkının devrime olan inancının, direniş ve fedakarlık kapasitesinin, kültürünün, sosyal adalete olan etik bağlılığının ve Küba ile dayanışma içerisinde olan tüm Latin Amerikalıların zaferidir.

Bu sürece dair bizim açımızdan o kadar bariz olan noktalar var ki biz Kübalılar bazen bunların ne kadar önemli olduğunu vurgulamayı unutmaktayız.

Normalleşme süreci Devrimin tarihsel liderliğinin yaşam süresi içerisinde başlatıldı ve aynı kuşağın liderleri tarafından yürütüldü.
Normalleşme süreci Küba devriminin kurumsal meşruluğunun tanınması anlamına gelmektedir ve 1898’in Özgürleştirici Ordusu veya 1959’daki İsyan Ordusu bu bağlamda hiçbir zaman tanınmamıştı. (Gerardo Machado ve Fulgencio Batista diktatörlüklerin tanınmasına rağmen)
Bu süreç, en azından eğitim ve sağlık alanında (konuşmalarda bu ikisine sıkça değinildi) Devrimin kazanımlarının açıkça tanınmasını sağlamıştır.
Küba’nın dünyanın diğer halklarıyla dayanışma konusundaki çabasının, küresel sağlık ve Afrika’da apartheidin ortadan kaldırılması gibi onurlu davalar için verdiği desteğin açıkça tanınmasını sağlamıştır.
Küba’nın sosyo-ekonomik modeli hakkında kararların ve değişiklik yapma hakkının sadece Kübalılarda olduğunun ve toplumumuzu diğer ülkelerden farklı bir biçimde örgütleme hakkımız (bu hakkı biz kazandık) olduğunun kabul edilmesini sağlamıştır.
Bu normalleşme süreci, Küba’ya karşı ABD politikasının aracı olarak askeri ve baskıcı seçeneklerin, zorlamaların terk edildiğinin deklare edilmesi anlamına gelmektedir.
Önceki yönetimler tarafından Küba’ya karşı uygulanan düşmanca politikaların iflas ettiği özellikle kabul edilmiştir. Bu durum Küba halkının bilinçli direnişinin tanınması anlamına gelmektedir çünkü sadece tüm gücüyle direnen bir halk düşmanca politikaları boşa çıkarabilir.
Bu süreç ablukanın Küba halkı üzerinde yarattığı yıkıcı etkilerin kabul edilmesi anlamına gelmiştir.
Bu süreç Küba’nın ilkelerinin tek birinden dahi ödün vermesiyle veya yasa dışı bir biçimde işgal altında tutulan Guantanamo topraklarının iade edilmesi ve ablukanın kaldırılması gibi haklı taleplerinden vazgeçmesiyle ortaya çıkmamıştır.
Bu süreç ABD’nin Küba’ya yönelik politikaları dolayısıyla Latin Amerika’da ve dünyada yalnızlaştığının kabul edilmesini sağlamıştır.

Günümüz dünyasında konu hakkında az çok bilgi sahibi olan herhangi mantıklı bir insanın, bu normalleşme sürecini ABD-Küba ilişkilerinde Küba’nın hanesine yazılmış bir zafer olarak görmesi dışında bir ihtimal olduğunu düşünmüyorum.

Geçmişte yaşananlar üzerinden bugünkü süreci değerlendirdiğimizde bu sürece ilişkin yapılabilecek olası tek yorum budur.

Şimdi geleceğe bakarak değerlendirdiğimizde her şey biraz daha karmaşık hale geliyor ve daha ortada duran değerlendirmelerle birlikte sürece ilişkin en az iki tane birbirine zıt noktadan bakmak mümkün oluyor:

Sinsi bir Komplo Hipotezi
İnsanlığa ilişkin farklı anlayışlar hipotezi

Bugün her iki bakış açısı da Küba’nın her köşe başında tartışılmakta. Okuyucuların şu an itibariyle bu hipotezlerden biri ya da diğeri lehine veya her ikisinin birleşimi üzerinden bir tartışma yürütmek istemediğimi bilmelerini isterim. Gelecekteki gelişmeler bu hipotezlerin sınanmasına yol açacaktır ve herkes bu “bilinmeyen geçit”in sonrasında kendi sonucunu çıkartacaktır.

Sinsi bir komplo hipotezini savunanlar Başkan Obama’nın sözlerini sahte vaatler veya basit bir göz boyama olarak görmekte ve bu sözlerin kapılarımızı ABD sermayesine ve medya tekellerinin etkisine açmamız için bizi kandırmaya çalışan bir plana hizmet ettiğini düşünmektedir. Böylece ayrıcalıklı iktisadi yapılar Küba’ya girebilecek ve bu sayede ulusal bağımsızlığın ortadan kaldırılmasına ve kapitalizmin restorasyonuna giden yolun önündeki engeller kalkacaktır. Bu Küba’yı 1950’lerde olduğu gibi zengin ve fakirlerin olduğu bir diktatörler ve gangsterler ülkesine dönüştürmek için atılacak ilk adımların birincisidir..

Kübalıların bu şekilde düşünmeye hakkı vardır: ortak tarihimizdeki birçok olay bu güvensizlik durumunu meşrulaştırmaktadır. Bu olaylar herkes tarafından çok iyi bilindiği için bu yazıda tekrar değinmeyeceğim.

Çoğu kişi Başkan Franklin D. Roosevelt’in Nikaragua diktatörü Anastasio Somoza hakkındaki sözlerini hatırlayacaktır: “Somoza bir orospu çocuğu olabilir ama o bizim orospu çocuğumuzdur.”

Tabi ki ne Başkan Obama ne de bugünün iyi niyetli (evet bunlardan çok fazla var) Kuzey Amerikalıları, bu tarihsel sürecin ilk aşamaları dolayısıyla bireysel olarak suçlanmalıdır. Ancak tarih reddedilemez biçimde olduğu yerde durmaktadır ve neler yapabileceklerini ve bizim yapılanları nasıl değerlendirebileceğimizi belirlemektedir. Tarihin süreçleri tek bir insanın hayat süresinden çok daha uzundur ve on yıllar önce gerçekleşen olaylar bugünkü seçimlerimiz etkilemektedir, çünkü bunlar liderlerin fikirlerinden ve niyetlerinden görece bağımsız olarak kendiliğinden var olan kolektif tavırları etkilemektedir.

Başkan Obama’yı geçmiş yönetimlerin ahlaksız ve saldırgan politikaları ile birlikte değerlendirmesek bile - ki bu politikalar örgütlü işgalleri, teröristleri korumayı, Kübalı liderlere suikastlar planlamayı, Küba halkının boyun eğmesi için halkımızı açlığa mahkum etmeye çalışmayı içermektedir- Obama’nın tek başına ABD’nin politika yapıcı sınıfının bütününü temsil etmediğini göz ardı edemeyiz.

Tüm samimiyetimle söylemeliyim ki, Başkan Obama’nın Küba ziyareti sırasındaki tavrı sinsi bir komplonun peşinde koşan bir liderden öte söylediğine inanan oldukça zeki ve eğitimli bir insanın tavrı gibiydi. Ama tabi ki onun inandığı şeylerin bizim inandıklarımızdan oldukça farklı olduğu da açıktı.

Bu da ikinci hipotezi oluşturuyor, insanlığa ilişkin farklı anlayışlarla ilgili olan hipotezi. Başkan Obama ve delegasyonunun ziyareti sırasında söylenen ve söylenmeyen her kelimede iki farklı dünya algısının karşı karşıya olduğu anlaşılmaktaydı.

ABD ile Küba arasındaki ilişkilerin ana doğrultusunun ekonomik olacağını ve temel stratejinin devlet dışı olan sektörle ilişkiye girerek bu sektörü desteklemek olduğunu çok net bir biçimde belirttiler.

Tüm konuşmalarda ve sembolik mesajlarda, kamu mülkiyeti gerçekte olduğu üzere toplumun tümünün mülkiyeti değil de tuhaf bir yaratığın mükiyetiymişçesine resmediliyordu ve sosyalist devlet sektörüne mesafeli durulduğu oldukça açıktı.

Küba ekonomisinde devlet dışı bir sektörün var olması gerektiği konusunda hemfikiriz. Aslında serbest meslek ve kooperatiflere ekonomide alan açılması Küba Komünist Partisi’nin 6. Kongresinde ortaya çıkan kararların uygulanmasının da bir parçasıdır. Ancak bu devlet dışı sektörün ekonomimizde oynaması gerektiği düşünülen rol konusunda ciddi fikir ayrılıklarımız var:

Onlar bu alanı ekonominin temel bileşeni olarak görüyorlar, biz ise ekonominin temel bileşeni olması gereken sosyalist devlet mülkiyetinin bütünleyici bir parçası olarak değerlendiriyoruz. Aslına bakarsanız bugün devlet dışı sektör ülkedeki işlerin %30’una yakınını sağlamakla birlikte ülkenin Gayri Safi Yurtiçi Hasılasına %12’den daha az katkı sağlamaktadır ve bu durum devlet dışı sektörün yarattığı katma değerin sınırlarını göstermektedir.
Onlar devlet dışı sektörü “ilerlemenin” eşdeğeri olarak görmekteler: biz ise bu sektörü düşük katma değerli bir sektör olarak değerlendirmekteyiz. Bize göre ilerleme yüksek teknoloji ve bilim sayesinde ve bunların sosyalist kamu mülkiyetiyle olan bağları sayesinde ortaya çıkar. Kübalıların teknolojik gelişme ruhu geçtiğimiz yıllar boyunca birçok alanda ortaya kondu. Biyoteknolojideki gelişmeler, ilaç ve aşıların geliştirilmesi; Bilgi Teknolojileri Üniversitesinde yeni bilişim teknolojileri alanında kitlesel eğitimlerin düzenlenmesi, yeni enerji devrimi, kentsel tarım gibi Özel Dönem (büyük ekonomik kriz sırasında) boyunca gerçekleştirilen birçok başarıya maalesef ziyaretçilerimizin hiçbir konuşmasında değinilmedi.
Onlar özel girişimi “halkı güçlendiren” bir olgu olarak görüyorlar; biz ise bunun “halkın bir kısmını” ve oldukça küçük bir kısmını güçlendirdiğini düşünüyoruz. İnsanların kahraman olarak rollerinin devlet işletmelerinde ve büyük oranda kamu tarafından finanse edilen sektörlerde (sağlık, eğitim, spor ve kamu güvenliği) gözlemlenebildiğini düşünüyoruz ki bu sektörler gerçek işlerin yapıldığı ve zenginliğin büyük kısmının yaratıldığı sektörlerdir. Bize alttan alta verilmeye çalışılan özel sektörün “Küba halkını” temsil ettiği mesajını alsa kabul edemeyiz. Bu mesaj açık bir şekilde dile getirilmese de yapılan bütün konuşmalarda bu duruma atıf yapıldığı oldukça açıktı.
Örtülü bir biçimde “girişim” kavramını kamu mülkiyetinden ayırmaya çalıştılar. Biz üretken girişimler en büyük olanakların kamu sektöründe olduğunu düşünüyoruz. İş forumunda, çalıştığım Moleküler İmmünoloji Merkezinden “11 milyon hissedarlı bir şirket” olarak bahsederken tam da bu durumu anlatmaya çalışıyordum.
Onlar devlet dışı sektörü sosyal gelişmenin kaynağı olarak görürken biz bu sektörü sosyal eşitsizliğin kaynağı olan (gıda fiyatlarına ilişkin son tartışmalar bakış açımızın haklılığına ilişkin kanıtlar barındırmaktadır) çift taraflı bir kılıç olarak görüyoruz. Bu eşitsizlikler mali politikalar yoluyla değerlerimizi yansıtacak bir şekilde kontrol altında tutulmalıdır.
Onlar rekabetin (ki bu kavram kapitalist ekonomilerin ciddi ideologları tarafından dahi sorgulanmakta) ilerletici gücüne inanıyorlar. Biz ise rekabetin açgözlü, sosyal uyumu bozan doğasını yakından tanıyoruz ve tüm ulusu düşünen programların yaratacağı ilerletici gücün daha dinamik olduğuna inanıyoruz.
Onlar piyasanın talebe tepki olarak yatırımları daha etkin bir şekilde dağıttığına inanıyor biz ise piyasanın gerçek ihtiyaçlara cevap vermediğine, daha ziyade ceplerinde parası olanların ihtiyaçlarına cevap verdiğine ve bu durumun sosyal eşitsizlikleri daha da arttırdığına inanıyoruz.
Onlar kendi tezlerini, bugün tekrarlanması imkansız olan küresel ekonomik şartlar altında, 19. Yüzyılda yola çıkan bir ekonomide ABD şirketlerinin gelişim tarihine dayandırıyor. Biz ise özellikle 21. Yüzyılda bağımlı ekonomileri olan az gelişmiş ulusların farklı gerçekliklerle karşı karşıya olduğunun bilincindeyiz. Bu azgelişmiş ülkelerin, ekonomilerini veya bilim ve teknolojilerini küçük, rekabetçi girişimler sayesinde veya bugünün sanayileşmiş ülkelerinin bundan 300 yıl önce izledikleri yolu tekrar ederek geliştiremeyeceklerini biliyoruz. Ekonomimizi ABD ekonomisine bağlı ve onun bir tamamlayıcısı olarak geliştirmek, azgelişmişliği ve bağımlılığı sonsuza kadar korumak için bulunmuş kusursuz bir tariftir. Bu tip bir bağımlılığın Küba’yı sanayileşme olanağı olmayan tek ürünlü bir ekonomi haline getirdiğini Kübalılar 19. Yüzyılda gördüler. Bunu anlamak tarihimize bakmakla başlar, bu bağlamda tarihimiz asla unutabileceğimiz bir şey değildir.
“Farklılıklarımızla” uygar bir biçimde birlikte var olabilmemize giden yola çıkılması için gereken Küba halkının bu farklılıkların ne olduğuna ilişkin yüksek bir bilinç seviyesine sahip olmasıdır. Bu sayede ekonomimiz için oldukça özgün ve görüldüğü kadarıyla rasyonel olan kararların bizi stratejik hatalara yönlendirmesinin ve daha da kötüsü diğerlerinin söylenen ve söylenmeyen sözlerle bizi bu hatalara ittirmesinin önüne geçilebilir.
Özel Dönem’in başında, Avrupa’daki sosyalist blok ortadan kalktığında ve dünya doksanların neoliberal ideolojisi ile yıkanmaya başladığında bu tip hatalardan kaçınmayı çok iyi bir şekilde becerdik. Şimdi bu hatalardan nasıl kaçınacağımızı çok daha iyi biliyoruz.

Uygarca bir arada yaşamak, bizi savaşın barbarlığından (hem askeri hem ekonomik) kesin bir biçimde uzaklaştırıyor ancak bizi fikirler alanında çarpışma sorumluluğumuzdan azat etmiyor.

Ekonomik savaşı kazanabilmek için bu fikirler savaşını kazanmak zorundayız.

Küba’nın 21. Yüzyıldaki ekonomik savaşı 3 ana cephede gerçekleşecek:

1. Sosyalist kamu mülkiyetinin verimliliği ve büyüme kapasitesi ile ekonomimizi küresel ekonomiye dahil etmek

2. Yüksek teknoloji şirketleri sayesinde ihraç portföyümüzü genişletecek yüksek katma değerli mal ve hizmetler ile ekonomi ve bilim arasındaki ilişkiyi sağlamak

3. Sosyalist devlet politikaları ile sosyal eşitsizlikleri bilinçli bir biçimde sınırlandırmak.

İşte Küba’nın 21. Yüzyılı bu cephelerde şekillenecek.

Fikirler savaşının bileşenleri düşüncelerimizi içselleştirmek, nereye gitmek istediğimiz konusunda bir fikir birliğine varmak ve bu noktaya nasıl gideceğimiz hakkında sağlam bir yol haritası oluşturmaktır.

Florida boğazı bir savaş senaryosunun sahnesi olmamalıdır ve bu durum herkesin yararınadır. Ancak uzun bir süre boyunca, bu sular insanların nasıl bir arada yaşamaları gerektiğine, kendilerini nasıl örgütlemeleri gerektiğine veya toplum içerisinde nasıl çalışmaları ve yaşamaları gerektiğine, emeklerinin ürünlerinin nasıl dağıtılması gerektiğine ilişkin iki farklı dünya görüşünü ayırmaya devam edecektir. Ve böyle olması güzeldir de. Bizim insanlık için idealimiz tarihsel deneyimlerle ve Kübalıların kolektif ruhuyla şekillenmiş ve Jose Marti’nin fikirlerinde mükemmel bir biçimde sentezlenmiştir. Jose Marti ABD toplumunu kendi zamanındaki herkesten daha iyi bir biçimde incelemiş, anlamış ve şöyle demişti: “Bizim hayatımızın oradaki hayata benzer bir yanı yoktur ve birçok noktada olmamalıdır da.”

Samimi bir biçimde buna inananlar dahil olmak üzere kapitalizmin temel tezi maddi zenginliğin özel mülkiyet ve rekabet temelinde ortaya çıktığıdır. Bizimki ise yaratıcılığın, gelecek nesiller dahil olmak üzere insanlar arasındaki sosyal eşitlik ve dayanışma ideallerinden kaynaklandığı yönündedir. Bizim toplum anlayışımız geleceği temsil etmektedir… geleceğin gelmesi günümüz dolayısıyla uzun sürüyor olsa bile toplum anlayışımız, uğrunda mücadele etmemiz gereken bir geleceği temsil etmektedir.

Özel mülkiyet ve rekabet geçmişi temsil etmektedir. Bu geçmiş günümüz içerisinde hala var olsa da bu onun geçmişe dair bir öge olduğunu değiştirmez.

Tüm meselelere dair söylenen ve söylenmeyen sözlerin sebeplerinin ötesinde bir kavrayışa sahip olmanız gerekmektedir.

İnsanoğlunun nasıl yaşaması gerektiğine ilişkin idealimiz uğruna verdiğimiz savaş bugünün genç Kübalı neslinin elinde yaşamalıdır. Onlar 20. Yüzyılın devrimcilerinin karşılaştığından daha değişik ama en az o büyüklükte ve daha karmaşık aşkın engellerle karşılaşacaklardır.

Bu engellerin karmaşıklığını analiz ederken, bir kez daha üyelik kartı (1963 yılı 7784 numara) önümde masanın üzerinde duran Genç Komünistler Birliği’ne bugün tekrar üye olmak istediğimi itiraf etmek zorundayım. Ben hala bir komünistim, ama kabul etmem gerekir ki artık “genç” değilim. Ancak bugün söylenenlerin ve söylenmeyenlerin bir analizini genç insanlarla paylaşabilirim ve onlarla birlikte önümüzdeki mücadeleler için gerekli olacak düşünsel araçları geliştirebilirim.

José Martí’nin 1885 Nisanda yazdığı gibi: “Bize karşı yürütülecek en büyük savaş fikirler alanında olacaktır: Bu nedenle bu savaşı fikirlerimiz ile kazanacağız.”

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)