• BIST 102.410
  • Altın 186,954
  • Dolar 4,4877
  • Euro 5,2816
  • İstanbul 17 °C
  • Ankara 15 °C
  • İzmir 22 °C
  • Adana 23 °C
  • Antalya 25 °C

BirGün'de Mine Kırıkkanat krizi: O röportaj için özür dilediler

BirGün'de Mine Kırıkkanat krizi: O röportaj için özür dilediler
BirGün gazetesi pazar günü yayımlanan Mine Kırıkkanat söyleşisinde PKK ve Öcalan hakkında geçen bazı ifadeler için okurlarından özür diledi.

Birgün gazetesi dün gazetenin Pazar ekinde yayınlanan ve gazeteci Mine Kırıkkanat'ın PKK'nın kadınlara bakışını eleştirdiği röportaj için özür diledi. Açıklamada "Buradaki sorun ise hem soruda hem de yanıtlarda kullanılan, eleştiri sınırlarının dışında farklı algılanabilecek ifadelerdir. 'Pazar Kahvaltısı' konseptinin naifliği, bizi yazıyı gerekli incelemeye tabi tutmadan koyma rehavetine sokmuştur" denildi ve internet sitesinde değişiklik yapıldı.

Gazeteci Mine Kırıkkanat son romanı "Hiç Kimse"de Paris'te 3 PKK'lı kadını hedef alan cinayetleri konu almıştı. Kırıkkanat, cinayetlerin İmralı'da planlandığını iddia etmişti. Söz konusu kitaba ilişkin Birgün gazetesinden Özlem Özdemir'e röportaj veren Kırıkkanat, PKK'nın kadınlara parya mualemesi yaptığını söylemişti. Röportaja gelen tepkiler üzerine Birgün gazetesi bir açıklamayla özür diledi.

Birgün gazetesinin açıklamısının tamamı şöyle:

"Değerli okurlarımız,

8 Mayıs 2016 tarihli Pazar ekimizde yayımlanan Mine Kırıkkanat söyleşisi içerisinde maalesef ki aşağılayıcı, onur kırıcı ifadeler bulunmaktadır. Gazeteci her kesime soru sorar; röportaj yaptığı yazarların, sanatçıların fikrine de müdahale etmez, takdiri kamuoyuna bırakır. Buradaki sorun ise hem soruda hem de yanıtlarda kullanılan, eleştiri sınırlarının dışında farklı algılanabilecek ifadelerdir. “Pazar Kahvaltısı” konseptinin naifliği, bizi yazıyı gerekli incelemeye tabi tutmadan koyma rehavetine sokmuştur. Fark ettiğimizde gazete basıldığı için sadece Web sitesinde düzeltme yapmak mümkün olmuştur. Bu editöryal zaaftan dolayı tüm değerli okurlarımızdan özür dileriz. Duruma sebebiyet veren çalışma arkadaşlarımızla ilgili durumu da kurullarımızda değerlendireceğiz.

Yayın hayatını etnik, cinsel, dinsel ayrımcılıkla mücadeleyle geçirmiş ve bu yüzden pek çok bedel ödemiş gazetemizin bu tarz bir durumla anılmasından dolayı üzüntülerimizi bir kez daha belirtiriz. Sosyal medya lincini takdirinize bırakıyoruz. Bizler bir elin parmaklarını geçmeyen muhalif basın dünyasında, üzerimizdeki sorumluluğu bilerek bundan böyle çok daha dikkatli olacağımıza söz veriyoruz."

Birgün gazetesi röportajda tepki çeken bölümleri de internetten kaldırdı.

Röportajın gazetede yayınlanan ve tartışmalara neden olan ana bölümü şöyleydi:

1-032.jpg2-032.jpg

İşte BirGün gazetesindeki o röportajın 'elden geçirilmiş' son hali:

Mine Kırıkkanat Paris’te öldürülen 3 kadının cinayetinden yola çıkarak bir casusluk romanı yazdı. “Hiç Kimse” konuyu ve süreci bilmenize rağmen su gibi okunuyor ve türünün iyi örneklerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Kırıkkanat’la hem romanı hem de konunun güncelliği sebebiyle ülkede yaşananları konuştuk.

Paris Suikasti’ni anlatan bir roman yazmak nasıl düştü aklınıza?
Bir anlamda siyasal bağlantılardan ve görüşlerden farklı olarak, insani açıdan ben öldürülen kadınlara çok acıdım. Çünkü PKK örgütü Avrupa’da Türkiye’yi sarmalayan dinciliğin dışında kalan, Marksist Leninist, tanrısız, kadın erkeğin eşit olduğu ve birlikte çarpıştıkları bir örgüt olarak lanse ediliyor. Hâlbuki örgütü tanıyan ve araştıranlar biliyor ki, kadınlar örgütün içerisinde, en az bizim toplumda veya herhangi bir dinci çevrede ezildiği şekilde eziliyorlar. Dolayısıyla bu roman, her şeyden önce benim fikirlerime çok aykırı, farklı bir ortamda dahi olsa, kendisini kadın erkek eşit olarak lanse eden bir örgütün içinde de kadınların ilk feda edilen, azarlanan, ezilen ve özellikle liderliğe yaklaşanların (Önderlik diye geçiyor romanda) parya muamelesi gördüğünün altını çizmek istedim.

Bir kadın olarak yaklaştınız o halde?
Evet, bir kadın olarak yaklaştım çünkü o 3 kadına acıdım ben. Özellikle de romanda Munise adını verdiğim Sakine Cansız, PKK’nın kurucusu 2 kadından biridir. İkincisi de Öcalan’ın ortadan kaybolan karısı Kesire’dir. Kesire canını ancak Öcalan’la anlaşarak kurtarıyor, İsveç’te yaşadığı söyleniyor, yüz mü değiştirdi bilinmiyor, kendisinden çok ailesi için korkuyor. Kesire yıllardır konuşmuyor. Öteki kadın da Sakine Cansız. Kesire de Sakine Cansız da Alevi’dir. PKK’nın içinde Alevi Kürtler ile ötekiler arasında hep bir çatışma var. Ama dağ kadrolarında Alevi olması bir şey değiştirmiyor çünkü onlar erkek, bu işin ceremesini hep kadınlar çekiyor. Sakine Cansız’ın anılarını inceledim ben, son derece duygusal, inanılmaz edebi ve çok güzel şeyler anlatıyor, duygulu bir kadın. Aynı zamanda duygulu ve savaşçı olunabilir. Benim inanmadığım bir davaya inanmış ve baş koymuştur, bu hiç önemli değil. İdealist kadınlar bunlar, kendi davalarının peşinde canlarını ortaya koymuşlar. Öcalan’ın konuşmalarına bakıldığında, Sakine en nefret ettiklerinden biri, zaten evlendi diye kocasını öldürtmüş, çünkü etrafındaki önemli kadınların hepsi Önderliğe biat etmek zorunda.

Kadınlar değersiz mi görülüyor?
Aynen öyle. O yüzden toplumun genel durumunu yansıtıyor. Yaptıkları kadın erkek eşit propagandası son derece yanlış ve yalan. Ve zaten Öcalan konuşmalarında Sakine’den, yani romandaki Munise’den gereksiz diye söz ediyor. Fransa’da bu üçlü suikast yapıldığında, zaten ilk akla geçen şey Öcalan’ın öldürttüğü oldu. Bu hipotez olarak ortaya konuldu. Ben kitapta hiçbir şey uydurmadım bu konuda, çok yazıldı çizildi. Fakat düşündüm ki, bu cinayetler PKK’nın işi olamaz, biz PKK’nın nasıl suikast yaptığını biliyoruz. Bu keskin nişancıların yaptığı iş. Cinayetler işlenir işlenmez bir yazı yazdım ve o yazı bu romanın ilk işaretlerini taşıyordu. Dedim ki, katil Barselona’dan gelmiştir, şu yolu izlemiştir vs. Romanın iskeleti o yazıda vardı. Ben bunun arkasında bir devlet teşkilatının olduğunu, sadece devletin yetiştirdiği bir timin söz konusu olduğunu anlamıştım. Ayrıca bu cinayetlerin üstü örtülecek, Fransız devleti tarafından da örtülmek istenecek ve unutturulmaya çalışacak demiştim. Romanı geçen sene yazmaya başladım, 2 sene geçmişti üstünden, ilk 15 günde Sakine Cansız’ın şoförlüğünü yapan biri bulundu. Onun dışında hiçbir şey ortaya çıkarılmadı. Bu arada Fransız İstihbarat Teşkilatı; Sakine Cansız’ı, öldürülen diğer kadınları, şoförü ve bütün PKK’lıları dinliyormuş. Soruşturma yargıcı o bantları istedi, devlet o bantları devlet sırrı diyerek, sayfaların tamamı karalanmış olarak verdi. O zaman, 2013’te bu soruşturmanın üstünün örtüleceğini söylediğimde ne kadar haklı olduğumu anladım. Bundan sonra da kesinlikle bu cinayetlerin kimin işlediği resmen ortaya çıkarılmayacak. Tam 3 yıldır cinayetleri işlediği söylenen kişi, sanık değil daha zanlı olarak tutuluyor, 1 yıl davanın hangi ağır cezada görüleceğine karar verilmesi için beklenerek geçti. Davanın 5 Aralık’ta başlayacağı, kitap çıktıktan sonra kesinleşti. Ben de 2013’te yazdıklarımın ne kadar doğru olduğunu görünce kitabı yazmaya başladım.

Bu davayla Fransa’da ilk defa yabancı bir ülke teşkilatının adı geçmiş, o da Türkiye.
Evet, romanda da Teşkilat olarak geçiyor. Açıklama yaptılar, hatta yapan da kovuşturma geçiriyor. Kitap piyasaya çıktıktan hemen sonra, Paris’teki 3 kadına yönelik suikastın beyni olmakla suçlanan bir MİT görevlisi soruşturmaya aldılar, biliyorsun, bu kabul değilse nedir?

turkiye-parcalaniyor-135471-1.jpg

Romanda katillerin ruh hali, cinayet teknikleri oldukça gibi teknik ve detaylı bilgiler var. Bunlar hayal etmekle bilinemez herhalde?
Ben casusluk romanlarına son derece düşkün, istihbarat konusunda dünyada olan her şeyi okuyan ve okumanın verdiği bilgiyle de sonuçlar çıkartan, bu konuda da pek yanılmayan biriyim. Ama birisinden yardım aldım. Kartallı Kazım diye anıyorum ben onu. Tam da MİT’in en güçlü dönemlerde çalışmış biri ama kadrolu bir çalışan değil, yani gerçek bir suikastçıdan bilgi aldım. Böyle bir teknik yardım aldım ama onun dışında benim MİT’in içinden hayatım boyunca hiçbir irtibatım olmadı, çok da korkarım, gazeteci olarak da hiç bulaşmam. Fakat dediğim gibi okumak insana ufuk açıyor. John Le Carre’nin casusluk romanları favorim; CIA, FBI, MI6 elime ne geçerse okurum. Ona hayal gücünü de ekleyince ortaya zaten gerçeğe yakın bir şey çıkıyor. Bir de Fransa’daki muhabirlik yıllarımdan Élysée Sarayı’nı, kulislerini, Fransız teşkilatlarını, devletin düşünce yapısını gayet iyi biliyorum.

Kitabın kurgu ve gerçek dengesine baksak, nasıl bir oran olur?
%80’i doğru. Ankara Büyükelçilik, Fransız polis, polisin babası eski teşkilatçı olan Türk sevgilisi, Munise’nin yazdığı mektup hayal ürünü. Tabii final, polislerin aralarındaki konuşmaları gerçeğe çok yakın ama benim hayal ürünüm. Ama Fransa’nın Sinop’ta Fransız şirketi Areva ve Mitsubishi ile birlikte aldığı nükleer santralin 17 milyar dolarlık yapım ve işletiminin %20’sine Fransız ulusal gaz şirketi GDF’nin ortak olmasının bir sebep olduğuna eminim. Çünkü 17 milyar dolar uğrunda Kürt, Türk, Alman pek çok insan harcanabilir. Bu roman Fransız devletini çok kızdıracak.
Cesaret isteyen bir konu olduğunu söylemek lazım.
Tabii, hiçbir erkek yazarın bu konuya el atmamış olmamış olması bile cesaret örneği. Çünkü biliyorsun toplumumuzda cesaret denilince ilk erkekler geliyor. Her şey onlarda; babalık, şefkat, anlayış, eşitlik bile onlar tarafından veriliyor.

GÜNEYDOĞU'DAKİ SAVAŞIN KAZANILACAĞINI SANMIYORUM

Kitap Fransa, Barselona ve Türkiye’de geçiyor. Olayla da bağlantılı yerler olduğu için yazdınız herhalde?
Evet. Ama Barselona tamamen benim hayalim fakat çok mümkün. Çünkü Katalonya polisinin bağımsızlık istemiyle Madrid polisiyle işbirliği yapmamasından dolayı, orası birkaç yıldır “No Mans Land” haline geldi. Dünyanın bütün istihbarat teşkilatları için kiralık katil pazarlama yeri halinde Barselona. Çünkü Katalan polisinin uluslararası polislerle mücadele edecek ne arşivi ne gücü var. Ama Madrid’in öyle bir gücü var. Ben katilin oradan geldiğini hayal ediyorum.

Acaba Katalonya’nın ayrılma isteği bizimle karşılaştırıldığı için özellikle mi oraya seçtiniz diye düşünmüştüm.
Haklısın ama bizim durumumuzla karşılaştırılamaz çünkü Katalonya ve Bask ülkesi, iki ülke arasında kesilmiş iki eski topluluktur. Fransa ile İspanya arasında hem Katalonya bölünmüştür hem Bask ülkesi bölünmüştür. Fransa’daki Baskistan inanılmaz güzeldir ve Fransa’daki Katalonya İspanya’daki Katalonya kadar büyüktür. Aynı dansları ederler, aynı dili konuşurlar. Özerlik Ortaçağ’dan gelen bir özerklik aslında. İspanya sadece Franco döneminde 40 yıl üniter devlet oldu. Ondan önce özerk bölgelerden oluşuyordu, ondan sonra da özerk bölgelere modern bir hal verildi. Fransa ise üniter bir devlet ve öylesine sağlamış ki ulusal birliğini, Fransız Katalan her şeyden önce Fransızca konuşur, isterse Katalanca öğrenir. Katalan bayrağı dalgalandırmak olmaz oralarda. İspanyol Katalanlar bağımsızlık isteyip bayrak dalgalandırdığı zaman, sadece 10 km ötedeki Fransız Katalanlar, İspanyol Katalanlarla merkez devletin kavgasını futbol maçı izler gibi izliyorlar. Çünkü onların öyle hiçbir derdi yok. Entegrasyonun hiçbir anlamda çözüm olmadığını, bir devletin bütünlüğü için çözümün maalesef asimilasyon olduğunun bir kanıtıdır. Fransız Baskistan’ın da özerk olacağız gibi bir dertleri yok. Çünkü onlar 1789’da birliği sağlamışlar.

Türkiye’ye gelelim. Seçimden sonra Güneydoğu’da yaşananlar ortada. Türkiye parçalanıyor mu, bu gelişmelerle ne olur?
Gerçeği söylemek gerekirse, ben Güneydoğu’daki savaşın kazanılacağını sanmıyorum. Orada bir Kürdistan kuruluyor ve Türkiye parçalanıyor. Bunu görüp buna göre politikalar üretilse ve çok kan dökülmese iyi olur diyorum. Türkiye’nin Güneydoğusunu kendi sınırları içinde tutması orta vadede bana pek mümkün görünmüyor. Çok uzun süre bir Kürdistan da kurulamayabilir çünkü orada karmaşık bir durum var. İran’da, Irak’ta, Türkiye’de, Suriye’de Kürtler var ve kendi aralarında anlaşamıyorlar. Belki de hiç olmayacak ama orta vadede o bölgenin ve Türkiye’nin Güneydoğusunun cehenneme döneceği mümkün görünüyor. Ama ben artık Türkiye’nin tam anlamıyla birliğini sağlayabileceğini düşünmüyorum.

İnsanlar da çok kamplaştılar maalesef.
Çok kamplaştık, çok yazık… Ben ilkokulda, lisede okurken Türk ve Kürt diye ayrım yoktu. Bu arada Kürtlerin kesinlikle çok ezildiklerini kabul ediyorum ve bu şekilde şiddet yanlısı olmalarını da 80 Darbesi’nde yapılanlara bağlıyorum. Haklı oldukları çok noktalar var, kinler artarak katlanıyor. Ben hiç kimseye kin duymuyorum. Ölçülerim belli; sadece uygar, demokrat, birbirine saygılı ve milliyetçilikten arınmış bir dünya vatandaşlığından yanayım. İnsan bulunduğu ülkenin doğasından başlayarak her şeyine saygı ve sevgi duymalıdır. Benimkisi böyle bir yurtseverliktir. Yurtseverlik derken; bayrak, millet değil, sen nehrine, insanına saygılı mısın, devlet neye yarar diye soruyorum? Yararsız bir devletçiliği asla savunmam. Türkiye’de de devletin pek savunulacak bir yanı kalmadı. Dolayısıyla ne dünyadaki ne Türkiye’deki devlet politikalarını savunuyorum, savunduğum hiçbir şey kalmadı benim. Böyle de çok iyiyim! Savunmam gereken bir şey varsa, denizleri, nehirleri, 2006’da çıkan tarım kanunları ile insanların zehirlenmemesini savunurum. Bunun anayasadan çok daha önemli olduğunu düşünüyorum ben. Anayasa diyorlar, dünyada anayasanın uzunluğu ya da kısalığı toplumun ne kadar geliştiğini ortaya koyar. Amerika’ya baktığın zaman anayasası 20 küsur maddedir, o maddeleri herkes yorumlar. Bütün gelişmiş ülkelerde böyledir. Bizde bakıyorsun, bütün anayasalar deliniyor, yeniden yapılıyor.

Herkes kendine göre anayasa yapıyor sanki?
Kendine göre yapıyor. Dolayısıyla bu yapılacak anayasa da delinecek. Bir ülkeyi anayasayla ne ayakta tutabilirsin ne de yıkılmasını önleyebilirsin!

TÜRKİYE ÇOK UZUN ZAMANDAN BERİ LAİK DEĞİL

Peki, ama şu andaki Anayasa değişikliği diğer değişikliklerden daha farklı değil mi? İlk 4 maddenin değiştirilmesi teklif edilemez ama TBMM Başkanı bunu teklif etti.
Suç işliyor. Artık basın hiçbir şey söylemiyor ama Twitter’da herkes söyledi. CHP’nin suç duyurusunda bulunması ve hakkında hemen fezleke hazırlanması lazım. Bu yaptığı, ettiği yemine ihanet! Başkanlığının düşürülmesi lazım çünkü suç işliyor. İkincisi, eğer Türkiye iddia ettiği gibi büyük bir devlet olsaydı, bu adam değil TBMM Başkanı Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olmamalıydı. Gitsin Suudi Arabistan kralına köle olsun, isterse selamlığına girsin, bizi ilgilendirmez. Ama burada bu lafı edemez! Anayasal suç işlemiştir, hapislik suç işlenmiştir. Niye yapılmıyor bu? Çünkü Türkiye çok uzun zamandan beri laik değil, laiklik kağıt üstünde bir şey. Eğer laiklik olsaydı anaokulu öğrencilerinin Cuma namazına götürülmemesi lazımdı. Eğitim laik mi, değil! Devlet kurumlarında işe alınanlara bakıyorsun, uçak mühendisi aranıyor, adama sen namaz kılıyor musun diye soruyor? Nerede laikiz söyle bana? Şimdi kağıt üstünde olanı da kaldırmak istiyorlar. Kaldırdıklarında ne olacak biliyor musun? Sana, bana şu saçlarını kapat diyecekler. Biz de kapatmayacağız!

Ne yapacağız?
Kavga edeceğiz! Ben bu yaşımda inerim sokağa, gazlarsa gazlarlar, öldürürlerse öldürürler. Kimse nasıl yaşayacağımı söyleyemez.

Bu noktaya geldik sonunda… İki ülke var gibi geliyor bazen bana?
Geldik! Eğer kağıt üstündeki laiklik de kalkarsa, özellikle kadınlara ya tecavüz edecekler, ya dövecekler ve kadınlar hiçbir şey yapamayacaklar. Onların himmetine muhtaç olacaklar. Mesele budur. Kadının erkeğin himmetine muhtaç edilmesini istiyorlar. Ama saat de tersine dönmez. Ve ne kadar saldırırlarsa, o saldırdıkları şey o kadar güçlenerek çıkar zamanın içinden. Türk toplumunu da o kadar hafife almasınlar. Bir kere şunu hatırlatmak istiyorum: Kesinlikle bu zihniyet Türkiye’ye hakim zihniyet değildir. Bu zihniyette görünenlerin çoğu rüzgar döndüğünde döneceklerdir. Türkiye’nin sadece %20’sinden bahsediyoruz. AKP bu ülkede çoğunluk değil, zaten seçimler hileli. Muhalefet partilerine kızmamın da en büyük nedeni bu hilelerin üstüne düşmemeleri. Ben CHP’ye mi AKP’ye mi daha çok kızıyorum, bilmiyorum. CHP’yi son derece vasat, çıkar çatışmaları üzerine kurulmuş ve sokakta direniş sergilemediği için Türkiye’nin bu hale gelmesinden sorumlu parti olarak görüyorum. Bugün Devlet Bahçeli’nin sırf koltuğunda kalabilmek için yavaş yavaş ilçe teşkilatlarını kapattığını gördükçe, batsın bunlar diyorsun. Bu ülkeyi batıran sadece iktidar partisi değil, muhalefet de batırıyor.

Beni en çok kadınların tepkisizliği kızdırıyor aslında.
Bu mazoşist bir psikoloji. İnsan her şeye alışır. Köle, köleliğe karşı gelenlerin karşısında sahibinin yanında yer alabilir, alışmak bu… Ezilmeye alışmak ve buna ses çıkarmamak dünya tarihinde hep vardır.

Sonuç olarak, Anayasayı değiştirmekle şu an olandan daha farklı bir durum olmayacak mı diyorsunuz?
Değişiklik olmasa da oraya gidiyoruz zaten. Laiklik artık içi boş bir kavram, içinin boşaltılmasına CHP çok yardımcı oldu, MHP zaten stepne saymıyorum, bu başkanı da zaten MHP seçtirdi. Kağıt üstünde olmasının en azından bir hayale dayanmak gibi bir gücü vardı, sen diyebiliyordun ki ama laiklik var. Kağıt üstünde de değiştirerek sana diyecekler ki, sana saçın son derece güzel, kıvırcık, beni tahrik ediyor, kapat ve sen de kapatacaksın. Ama kadınlara yönelik aşağılamanın ötesinde, kaldırılmasının bunun dışında pek bir etkisi olmaz. Çünkü Türkiye artık din devleti haline geldi.

Bunun dönüşü var mı?
Var tabii, her zaman vardır. Hiçbir zaman, sonuncumuzun sonuncusunun soluğu kesilmeden ümit kesilmez! Ben çok umutluyum hatta. AKP seçimleri zaten kazanamadı, ona kazandırtıldı seçimler ama bu kadar söyleyebilirim. Her şeyden öte ekonomik nedenlerden dolayı şu anda herkes burnundan soluyor, seçim olsa kesinlikle çoğunluğu yitirecek. Ümit her zamankinden fazla. Kötünün kötüsü vardır, son dakikaya gelmedik ama buna rağmen ben muazzam bir öfke görüyorum AKP’ye karşı. Burası mucize topraklar, bir anda her şey değişebilir.

Bütün bu çürümeye rağmen?
Bütün bu çürümeye rağmen. Sağlam, kararlı 1000 kişi her şeyi değiştirebilir.

Gerçi Atatürk de Kurtuluş Savaşı’nda bundan çok daha zor şartlarda mücadele vermişti.
Ne Amerikan mandacıları, ne halife yandaşları, ne yalaka kalemler, ne Ali Kemaller varmış, kimler neler yapıyorlarmış. Ama Atatürk de bir ekibe dayanıyordu her şeye rağmen, o yüzden sana diyorum ki kararlı 1000 kişi yeter. Atatürk’ün çevresindeki arkadaşlarını da azımsamamak lazım. Kararlı bir ekip cehaleti daima yener. Cehalet eninde sonunda kendisini öldürür. Ülkenin büyük bölümü cahil bile olsa, onların teklif edecekleri bir şey yok artık. Bu ülkede son derece donanımlı, inançlı, güçlü, 21. yüzyılın ne olduğunu ve ne yapılması gerektiğini bilen insanlar da var. Onların harekete geçmesi küçücük bir dişlinin atmasına bakar, o da atar zaten hiç merak etme. Bu ülkeyi kurda kuşa yem etmeyiz. Tek değiştiremeyeceğimiz şey, Güneydoğu’dan vazgeçmek zorunda kalabiliriz.

TÜRKİYE'NİN DEĞİŞMESİ İÇİN DEVLETİN EL DEĞİŞTİRMESİ YETER 

Bütün konuştuklarımıza bakarsak, sonuçta her şey politika.
Zaten söylemişler, sen politika yapmazsan politika seni yapar zaten, büyük bir laf. Şu hiç unutulmasın; meşhur Rothschild ailesi vardır, muazzam bir klandır, zeki insanlardır. 1. Dünya Savaşı’nda o zenginliği yaratan asıl Rothschild, Kurtuluş Savaşı zamanında bir laf etmiş, doğru mu bilmiyorum ama o kadar gerçekçi ki doğru olabilir diye düşünüyorum: “Mustafa Kemal Atatürk projemizi 100 yıl geciktirdi.” Bütün romanlarımda görülür (Hiç Kimse dışında) Batı’nın Türkiye’yi Sevr Antlaşması koşullarına döndürme projesi asla rafa kaldırılmamış bir projedir. “Bir Hristiyan Masalı”nda da yazdığım gibi Konstantinapolis’in geri alınması için çabalıyorlar. Ama Mustafa Kemal Atatürk gibi bir deha olmasa bile ben Türkiye’nin kararlı insanlarına inanıyorum. Çok kalabalık olmalarına gerek yok, sadece devleti idare etmeleri yeter. Halk daima devlete itaat etmeye alışıktır. Türkiye’nin değişmesi için devletin el değiştirmesi yetecektir.

Bütün dış güçlere ve projelere rağmen?
Ona rağmen çünkü dışarısını da bölünmez, parçalanmaz, yenilmez bir blok olarak görmek çok büyük bir hatadır. Her şeyden önce kendi içlerinde bütünlük teşkil etmiyorlar. Avrupa Birliğini görüyorsun, neredeyse AB diye bir şey kalmayacak. Amerika desen Vietnamlılar yenmiş, biz niye yenmeyelim? Amerika’nın o günden beri kazandığı bir zafer söyle bana? Afganistan mı zafer? Bir tek Irak’ta istediğini elde etti. Libya’da görüyorsun işte, Obama geçenlerde başkanlık sürecimin en büyük hatasıdır dedi. Onlar da korkunç hatalar yapıyorlar. Yenilmez ve fikir değiştirmez değiller. Üstelik çok akıllıdırlar. Kendilerine zarar vermeyecek avantajlarına olacak bir değişime derhal ayak uydururlar. Yeter ki sen Putin’le papaz olunduğu gibi dünyayla papaz olmaya kalkma. Amerika elbette iyi geçinilmesi gereken bir süper güçtür, Rusya öyle, zaten politika ve diplomasi de budur.

Türkiye dünya tarihini değiştiren ve gurur duyması gereken bir devrime imza atmışken, neden bununla gurur duyamıyor da kendi içinde kavga ediyor?
Bozguna uğramış ve parçalanmış bir imparatorluğun, sözde, çakma ve görgüsüz devamı gibi bir şey yapabileceğini zannediyorsun. Bence Türkiye ne zaman kurtulacak biliyor musun? CHP ve MHP başındaki yönetimine defolun denilip, bütün kurumlara yeni soluk getirildiğinde. Niye sahip çıkılmıyor dedin ya, şunu söylemek lazım: Osmanlı devletiyle bir tek biz övünüyoruz. Osmanlı devleti bütün dünyayla papaz olmuş, bugün hâlâ acısını çekiyoruz. Osmanlı diye Türkleri sevmiyorlar. Sonra Atatürk gelmiş, Osmanlıyı parçalamak isteyen güçlere karşı koca bir İstiklal Savaşı kazanmış ve ilk yaptığı şey, “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” demek olmuş. Neden? Çünkü kimseyle papaz olmadan, çıkarlarını, herkese saygı duyarak ama saygıyla kabul ettirmek, iyi geçinmek üzerine kurmuş. Osmanlı geçtiği her yerde kendinden nefret ettirmiş. Atatürk bunu tersini çevirdi. Bu laf o kadar büyük bir laf ki! Bu devlet artık korsanlık üzerine yamanmış bir talan devleti değil, ben bir cumhuriyet kuruyorum, uygarlığı seçtim, sen de bana saygı duy demek. Bu mesajı veriyor Atatürk, biz bununla 80 yıl yaşadık, şimdi bunu yıkıyorlar. Ama yıkamayacaklar göreceksin. Türkiye’de laikliği istemeyen %20’lik bir kesim var, o kesim zaten IŞİD ile aynı fikirleri paylaşıyor. O kesimi bu ülke, sağduyuyla kaldırıp bir kenara koyar.

GAZETECİLİK HER ŞEYDEN ÖNCE MUHALEFETTİR 

Roman Fransa’da yayınlanacak mı?
Fransızca sinopsisini yazıyorum, teklif edeceğim. Yayınevi bulmak zor olmaz bu romana ama bakalım Fransız devleti ne diyecek? Bu romanda Türkiye’yi kızdıracak bir şey yok ama Fransız devletini kızdırabilir. Onların ne kadar kızacağını hesap edemiyorum.

Ama bu romanı yazmanıza engel olmadı.
Olamazdı da. Ben içimdekini dışarı vurmadan yaşayamayacak biriyim. Kafamı kıra kıra içimi kırmamaya çalıştım. İçimin kırılmaması lazım benim. Senin de öyle değil mi?

Öyle, başka türlü uyuyamadığımız için belki. Buraya gelmişken, medyada bu artık pek karşılaşamadığımız bu durum. İnsanların fikirleri sürekli değişebilir oldu, bazıları kandırılmışlar. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye’de medyada, sonra politikada, sonra da kamuoyu yaratan her yerde insanların %98’inin bir güç sorunu var. Bunlar son derece zayıf kişilikli olup, kendilerini güçlü sanan insanlar. Kendi kendilerini de zaten güçlü olduklarına da inandırıyorlar. Gücün tanımı nedir? Bir gazeteci ya da yazar olarak kimseye dayanmak zorunda değilsindir, kendi fikrinin peşinden gider, hareketlerinle fikrine ihanet etmezsen eğer, zaten güçlüsündür ve herkesi karşına alabilirsin. Bunu %98’in hiçbiri göze alamıyor, hepsi hükümetle mi dövüşüyor Fethullah Gülen’i arkalarına alıyorlar, AKP ile mi dövüşüyorlar CHP’yi ya da HDP’yi arkalarında alıyorlar. Daima bir siyasal ya da sosyal hareketin arkasına sığınarak hareket ediyorlar. Hâlbuki kötüye kötü, yanlış yanlış demek için dayanağa ihtiyaç yoktur. Ben gazeteciliğin her şeyden önce muhalefet olduğuna inanan biriyim. AKP’ye ne kadar karşıysam muhalefete de o kadar karşıyım. Ayrıca AKP’ye karşıyım diye Fethullah Gülen cemaati ya da başka bir odağın yanında yer almam, hepsine kafa tutarım.

Aksi halde bağımsız nasıl bir gazetecilikten bahsedilebilir?
Aynen. Bağımsızım, arkamda kimse yok ama böyle yapamıyor çoğu insan. Ben bağımsız olmanın bedelini ödüyorum ama onların ödediği bedel ise şu oluyor: Kendilerine oynak deniyor.

Ayrıca bir yere dayanırken nasıl kendi fikri olabilir insanın?
Çok güzel bir şey söyledin. Bir yere dayanırken kendi fikrin olamaz. Tavizsiz gazetecilik, yazarlık yok bizim ülkemizde. Orhan Pamuk bile, çok büyük bir romancı olarak, o kadar güzel romanların yazarı ama soykırıma sahip çıkmak, arkasına Ermenileri, Kürtleri almak mecburiyetinde hissediyor kendini. O bile bağımsız olarak var olamıyor... Burada kendimi başarılı bulduğum sanılmasın, benim gibi bağımsız insanlar var ama sayımız bir avucu geçemiyor.

Bu kitabınızı Kürtler ve kadınlar sevecektir sanırım? Onlar için gerçeği arıyorsunuz.
Kesinlikle. Ayrıca özel olarak kadın dayanışmasından bahsediyorum. Bu kitapta ben hiçbir şekilde ırk, cins, din, soy ayrımı yapmayan biriyim.

Niye sizinle ilgili böyle yorumlar yapılıyor? Türk milliyetçisi ya da ırkçı biri değilsiniz bunu biliyorum.
Herkes için her şeyi söylüyorlar. Ben net konuşan biriyim. Bir kere ben Türk milliyetçiliğiyle mücadele etmiş biri olarak, Kürt milliyetçisi olamam. Kürtçü değilim ben ama ben Türkçü de değilim! Ben demokrat, uygar bir toplumdan yana bir dünya vatandaşlığı hayal ediyorum. Bunun yanında Türkçeyi seversin, Türk hissedersin kendini. Ben Türkçe aşığıyım, anadilim Türkçe, tabii ki sahip çıkarım. Ama 1996’dan beri Kürtlerin de anadilini konuşabilmesi için ilk mücadele veren gazetecilerden bir tanesiyim. Kürt hareketinin içinde de beni seven var, nefret eden var. 96’dan beri Kürtlerin sosyal haklarını savunduğumu, ırkçı olmadığımı bilenler var. Ama biri Kürtçü olarak bana hücum ediyorsa, kusura bakmasın kendimi ezdirmem.

Bunları bilmiyor insanlar sanki?
Bilmek istemiyorlar! Okumuyorlarsa da kendileri bilir. Sinirlerine dokunuyorum çünkü söylediğimin tersini kanıtlayamıyorlar. Son derece faşist hepsi ama kendilerinin taşıdığı sıfatı başkalarına söylüyorlar; o faşist, bu faşist, asıl sen faşistsin! Cahilsin, bilgisizsin, ne söylemişim, ne yazmışım hiçbir şekilde bilgin yok ama utanmadan son derece yanlış bir mecrada savunduğun, gerçek faşizm yaptığın olgudan bana faşist diyorsun. Tek bir sözüm var; hadi oradan!

Sanırım kavramların içinin boşalması da önemli bir sorun?
Ben bu ülkenin ormanlarını yıkan, sularını bitiren herkese düşmanım. Ama bu ülkede kadınları ezen, korunması gerektiğini söyleyerek ikinci sınıfa indirgeyen, yıkanmayan, oturmasını kalkmasını ve nezaketi bilmeyen herkese de düşmanım. Bu Türk de Alman da Fransız da olabilir. Ulusalcı dedikleri kanat, efendim yabancı sermaye filan diyorlar. Eğer sen sol bir pencereden bakıyorsan; işçinin sendikasına kim sahip çıkıyor, kim alıp karşısına konuşuyor? Eğer bunu yapan, senin insanlık ve işçilik haklarına sahip çıkıyorsa, bırak yabancı olsun patron. Ekonomide de bu kadar liberal düşünüyorum. Patron Türk diye işçinin emeğini sömürenin mi yanında olacağım? Eğer emeğimi savunuyorsa, vergi kaçırmadan gelir sağlıyorsa bu Amerikan firması da olabilir. Hiç öyle bir milliyetçiliğim de yok anlıyor musun?

Seçkinci de bulunuyorsunuz. Sanki emekçi olmak fakirlikle, görgüsüz olmakla bir tutuluyor gibi bir yanlış var?
Tabii. Kabalık emekçilikle eşitleniyor, bu emekçiliği hakir görmek değil mi? Sen kendin aşağılıyorsun, aşağılamanın ta kendisi bu! Bana seçkinci diyorlar, kusura bakmasınlar ben uygarlık konusunda son derece seçkinciyim. Bana fakir, işçi, emekçi, dinci diye zarafet ve yaşama kurallarını bekleme diye gelen, kusura bakmasın, onu savunmam ben. Bu en başta onu aşağılamak olur.

Öte yandan da nezaket ya da uygarlık neden istenmesin? Bir insanın kendine layık gördüğü şeyin ne olduğuyla ilgili değil midir bu?
Birisinin bir lafı vardır: “Uygarlık; günaydın, nasılsınız, özür dilerim demekle ile başlar.” Bizde üniversite görevlisi olup köşe yazarlığı yapanlarda bile günaydın varsa nasılsınız yok, nasılsınız varsa özür dilemek yok ve hep aldatılıyorlar! Hiç yanılmıyorlar. Ve o aldatılan insanlar topluma akıl vermeye devam ediyorlar. Bunu da anlamıyorum ben! Bu kadar aldatılıyorsan salaksın, salak olarak nasıl hâlâ doğru olabileceğini savunuyorsun ve kamuoyu önderliği yapıyorsun?

Hadi onlar utanmıyor ama onlara söz verilmeye de devam ediliyor.
Söz verenler de öyle de ondan, sen ben bizim oğlan, parayı kaldırmak için kendi aralarında anlaşıyorlar, bir yeri ele geçiriyorlar. Çünkü kendilerinin varlığı da kendilerine benzeyen, o aldatılan ve yanıldığını asla söylemeyen ve aldatmaya devam eden insanlarla sürdürülebiliyor ancak.

Psikolojik bir durum bu.
Son derece çürümüş bir fikir dünyasından bahsediyoruz. Ama bu arada söylemek isterim, BirGün’ü hem okuyorum hem çok beğeniyorum. Zaten az gazete kaldı. Orada sen yazıyorsun, Nazım Alpman var bir kere, daima bir gönül bağım vardır. Hatta özel olarak da bağım var. 2003’te BirGün yine bir maddi zorluk geçiriyordu, bir yazı yazdım ve bir Radikal alan bir de BirGün alsın dedim. Bu insani ve fikirsel bir dayanışmaydı. 2003’e kadar ben Aydın Doğan’ın çok sevdiği bir elemanıydım. Aydın Doğan o günden itibaren benimle konuşmadı, 2005’te de atıldım, bu yüzden atıldım demiyorum. O güne kadar beni çok insan attırmaya çalıştı, Aydın Doğan arkamdaydı ama “vay efendim burada başka gazete nasıl satılmaya çalışılır?” diye küplere binmiş, sonradan kulağıma geldi.

Teşekkür ederiz. Ama bu çürümüşlük her yere sirayet etmiş gibi görünüyor, bundan çıkılır mı?
Ama Batı’ya nasıl yansıyor bunlar? Zavallı Türkiye’nin ezilen aydını olarak; yazarlığın, çizerliğin, oyunculuğunla değil. Mağduriyetin şöhreti olmaz ki! Sen bir kitap yaz, çevrilsin bir sürü dile, ya da çok iyi bir rol sergile bir oyuncu olarak, başka bir ülkede yaptığınla meşhur ol, şöhret budur. Yoksa bunlar ucuz şöhret. Ben hiç mağduru oynayamadım, mağdur olduğum zamanlarda bile. Fransa’da en çok bilinen Türk gazetecilerden biriyim ama beni kitaplarımla biliyorlar sadece. Bu arada röportajında yer alsın istediğim çok hoş bir gelişme var. Çok okunan bir romanım var, Destina, en çok dile çevrilen romanımdır.

Romanlarınız kaç dile çevrildi bu arada?
11 dile çevrildi. Fransa’da 2006’da yayınlandı. Bu romanla beni her yıl bir yere davet ediyorlar. Bu yıl Temmuz ayında Marsilya Barosu’nun bir festivali var. Hakiki bir yargıç, jüri üyeleri, gerçek bir savcı ve gerçek avukatlar mahkemede toplanıyor ve kitap yargılıyorlar. Savcı itham ediyor kitabı, avukatlar savunuyor, yargıç da jüri üyeleriyle birlikte kitap hakkında karar veriyor. O mahkeme için seçilen 10 romandan biri Destina. Böyle garip bir etkinliğe gidiyorum. Böyle küçük gururlarım var benim, mağdur kahraman değilim. Çünkü kahramanlık, dünyaya kafa tutabilmektir!

Her yazdığınızla beni şaşırtıyorsunuz. Kendini aşma çabası mıdır bu?
Değil. Aslında bu iyi bir avantaj değil biliyor musun? Sadece polisiye roman yazanlar polisiye olarak biliniyor, bu kolay. Benim gibi hem tarih hem politika hem casusluk yazanları, hangi tarafa oturacaklarını bilemiyor insanlar.

Yazar demek yetmiyor mu, illa bir kalıba oturtmak mı lazım?
Ben de öyle diyorum ama bütün dünyada vasat zekanın kalıplara ihtiyacı var.

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    İlgili Haberler
    Diğer Haberler
    1234567
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)