• BIST 103.929
  • Altın 147,321
  • Dolar 3,5490
  • Euro 4,1819
  • İstanbul 21 °C
  • Ankara 13 °C
  • İzmir 19 °C
  • Adana 23 °C
  • Antalya 23 °C

Birlikte yaşamanın temel şartı laiklik

Birlikte yaşamanın temel şartı laiklik
Araştırmacı Yazar Aydın Tonga, ABC Forum sayfası için yazdı.

Tarihsel süreç içerisinde ortaya çıkan kimi ayrışmalar, insanların bir arada yaşamasını zorlaştırmıştır. Öyle ki, kültürel, folklorik farklılıklar bile kimi zaman toplumsal bir sorun haline gelebilmiştir. Şüphesiz “etnik kimlik” meselesini sorun haline getirenler, siyasetçiler olmuştur. Öte yandan “dinler” bir taraftan teorik yorumları ile ortak yaşam önünde bir engel oluşturmuş, diğer taraftan siyasal söylemlerin aracı haline getirilerek, bu işlevi üstlenmek zorunda kalmıştır. Öyle ki hali hazırda Ortadoğu bölgesinde sürmekte olan vahşetin bir ayağı da “din yorumuna” dayanmaktadır.

Diktatörler ve aşırı milliyetçiler etnik köken farklılığından yola çıkarak, ırkçılık gibi milyonlarca insanın ölmesine sebep olan bir sorunu ortaya çıkarmışken, “din bilginleri” ve “dini örgütlerde” din faşizmi diyebileceğimiz, bağnazlık ve dinsel baskı sorununu gündeme getirmişlerdir. Etnik kimlik bağlamında ortaya çıkan ırkçılık sorunu başka bir yazının konusu olacak kadar önemli bir hadisedir. Onun için biz bu yazıda dinsel mensubiyet farklılıklarının ortaya çıkardığı tehlike ve sorunları akabinde de buna çözüm olarak laiklik ilkesini işlemeye çalışacağız.

Öncelikle şunu ifade edelim ki, dinler ve özelde dinler içerisinde ortaya çıkan mezhep ve benzeri yapılar tarih boyunca iktidar olabilmek ya da iktidar içerisinde bir güç olarak var olabilmek için büyük gayret sarf etmişlerdir. Yaşanan iktidar kavgaları sonrasında ise dinler ve hatta mezhepler etrafında kümelenen insanlar karşı karşıya gelmiş, hatta aralarında düşmanlık baş göstermiştir.

Örneğin İslam inancı daha ilk dönemlerden itibaren iktidar kavgalarının bir aracı olarak kullanılmış ve Peygamberin ölümünü takip eden ilk otuz yılda kanlı çatışmalar vuku bulmuştur. Üstelik bu çatışmaların aktörleri bizzat Peygamberin yakınında bulunmuş hatta onunla birlikte hareket etmiş kimselerdir. Ama işte aynı kimseler bir otuz yıl geçmeden daha, aynı dinin egemenliği altında yaşayamamışlar, kendi din yorumlarını hayata geçirmek için ölümcül savaşlara girmişlerdir.

İlerleyen asırlarda İslam dininin yaşanırlığı açısından farklı olmamıştır. Bir taraftan “cihat” adı altında yürütülen ve “fetih” adı altında meşrulaştırılmaya çalışılan işgalci bir yayılım, diğer taraftan hakim din anlayışının dışında kalan kitlelere yönelik baskılar, “Müslüman ülkeleri” hak ve adalet ilkesinden uzaklaştırmış ve bağnaz bir bataklığa doğru sürüklemiştir.

Öyle olmuştur zira din, siyasal söylemin bir parçası olarak kullanıma sokuldukça, dinsel kavgalar da kaçınılmaz olacaktır. Selçuklu ve Osmanlı dönemleri bile bu dinsel kavgaların ortaya çıkardığı toplumsal yaşanmışlığı göstermesi bakımından önemlidir. Anılan dönemlerde Alevi/Batıni inançlara yönelik “kafir” söylemleri ile on binlerce insanım kılıçtan geçirilmesi söz konusu elim hadiselerin acı neticeleri olarak görülebilir. Çünkü Alevi/Batıni inanç grupları, hakim “Sünni-saltanatçı din yorumu” ile var olamayacağı için bu inanç gruplarının ortadan kaldırılması hedeflenmiştir. Öte yandan bu durum sadece “karşıt” inançlara baskı yönünde gelişmemiş, mezhep imamları bile birbirlerini kâfirlikle, zındıkla, sapıklıkla itham etmişlerdir.[i]

Benzer hadiseler tarih boyunca diğer egemen dinler içinde geçerli olmuş, örneğin bir ortaçağ boyunca kilise ve kral el ele vererek, iktidarlarını muhafaza etmek için insanları diri diri yakmış, çarmıhlara germiş, onları sapıklıkla, büyücülükle itham etmişlerdir. Dile kolay Hristiyan tarihi on dört yüzyıl boyunca bu hadiseleri kaydetmiştir. Yine 1681-1648 yılları arasında ( siyasal gerekçeleri olsa da) Katoliklerle-Protestanlar arasında yaşanan “otuz yıl” savaşlarında da milyonlarca insan canını kaybetmiştir. Güce egemen olma ve gücünü sürdürmenin “kutsal” savaşlarıdır bunlar. Diğer bir ifade ile “kutsal iktidar savaşlardır”. Bu anlamda dinsel iktidarların yaratacağı sonuç gözyaşı ve acı olacaktır. Çünkü bu iktidarlarda “kutsal silahı” ile milyonlarca insan rahatlıkla katledilebilecektir.

Öbür yandan mezhep, cemaat, tarikat vd her bir yapı için dinin yorumu farklı olduğundan, helal ve haram hükümleri bile bu yapılarda ortaklaştırılamadığından, herhangi bir yapının “dini temsil” etme gibi bir gücü de olamayacaktır. Zira, bir oluşumun din paradigması ile diğerinin din paradigması aynı değildir. Bu durumda “dinden kimin ne anladığı” sorusu karşımıza çıkacaktır. Daha tehlikeli olanı ise bu yapılardan birinin iktidar olması durumunda, diğer din yorumlarının ortadan kaldırılması ya da onlar üzerinde baskı uygulanmasıdır. Çünkü tarih bu durumun ibretlik örnekleri ile doludur.

Bütün bu kaos ve hengamenin tek çözümü ise dinlere ve inanışlara eşit mesafede duran “laiklik” ilkesidir. Öyle ki, bu ilke hayata geçirildiğinde ne bir din yorumunun iktidar olma gibi ihtimali ortaya çıkabilecek ne de bu ihtimalin pek doğal sonuçları biçiminde tezahür edecek din savaşlarının varlığı söz konusu olabilecektir.

Araştırmacı yazar Mustafa Solak, “Atatürk’ün Bakanı Şükrü Kaya” kitabında, Türkiye’de laiklik ilkesinin hangi temel zeminde ortaya çıktığını çok açık bir biçimde ortaya koymuştur. Dönemin ağır ve olağan üstü şartları içerisinde elbette kimi eksiklikler ya da sosyolojik dengeleri göz ardı eden kimi hükümler söz konusu olmuştur. Fakat dünyadaki diğer “Müslüman ülkelerin” yaşamış oldukları demokrasi sorunu göz önüne getirildiğinde, Cumhuriyet kadrolarının laikliği kabul etmesiyle büyük bir devrime imza atmış oldukları da rahatlıkla görülebilecektir.

Bilindiği üzere toplumlar için en tehlikeli olan durumlardan bir tanesi insanın siyasi iradesinin elinden alınması ve bu iradenin belirli kimselere ömür boyu teslim edilmesidir. Köle için efendi, Monarşi, Saltanat ve Teokrasi düzenleri içinde “yığınlar” maalesef bu yok olmuş iradeyi ortaya koyar. İşte din devletleri bir taraftan “insanı” teokrasi düzeni altında hiçleştirirken, diğer taraftan da insanlığa kanlı bir gelecek hazırlar. Bu kanlı ve “insansız” düzene karşı en büyük düşünsel/ politik silah ise “laikliktir”. Ve bu silah sadece inanmayanlar ya da farklı inanışlara sahip olanlar için değil, aynı din ve inancın tüm mensupları için de elzem bir “değer”dir.

Araştırmacı Yazar Aydın Tonga

[i] Aydın tonga, Derin İslam, Doğu Kitabevi, 2015.

Etiketler:
      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    Diğer Haberler
  • Rakamlar hiçbir şey, yobazlık her şey04 Eylül 2017 Pazartesi 19:13
  • CHP’nin Muhalefet Çizgisi04 Eylül 2017 Pazartesi 17:16
  • Kore Yarımadası’nda Neler Oluyor?04 Eylül 2017 Pazartesi 16:48
  • Antep'te çapkınlığa kalkıştım canımı zor kurtardım03 Eylül 2017 Pazar 16:15
  • Bayramları sever miyim?01 Eylül 2017 Cuma 11:03
  • Seni ikinci Ekmeleddin yaptırmayacağız İslamcı eskisi müteahhit Levent!28 Ağustos 2017 Pazartesi 16:18
  • Antep27 Ağustos 2017 Pazar 16:02
  • Memleket yanarken kurultay yapmak26 Ağustos 2017 Cumartesi 13:11
  • Hocam Şükrü Kızılot25 Ağustos 2017 Cuma 14:19
  • Heykellere saldırı24 Ağustos 2017 Perşembe 10:31
  • Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)