• BIST 105.492
  • Altın 162,101
  • Dolar 3,9029
  • Euro 4,6006
  • İstanbul 9 °C
  • Ankara 12 °C
  • İzmir 18 °C
  • Adana 15 °C
  • Antalya 18 °C

Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkün olur*

Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkün olur*
Sorun yalnızca bayağı edebiyat ve sanat mıdır peki?

“Ama şunu hatırdan çıkarmayın, ahmaklar için yazanlar her zaman karşılarında geniş bir dinleyici kitlesi bulurlar. (…) Hiçbir zaman kötü kitaplar çok az ya da iyi kitaplar çok fazla okunmaz: kötü kitaplar zihin için zehir mesabesindedir, aklı harap ederler. İyi olanı okumak için kötü olanı hiçbir zaman okumamayı insan kendisine düstur edinmeli: Çünkü hayat kısa ve hem zaman hem dinçlik insan için sınırlı.”

Arthur Schopenhauer

Ubeydullah Günel

Edebiyat yapıtlarındaki bayağılığın arttığı günümüzde nitelikli okurların haklı serzenişleri de doğal olarak artıyor. Azınlık durumundaki serzenişler edebiyatın tekelleri ve estetik görüşü tekeller tarafından biçimlendirilmiş toplumun çoğunluğu tarafından hissedilmiyor bile. Durumun ayırdında olan ve bu durumdan rahatsızlık duyan yazarların eleştirel çırpınışları da yalnızca kendi yayın organlarında belirli sayıdaki okurlara ulaşabiliyor. Edebiyat piyasasının işleyişinden söz etmeden önce konunun eğitim/öğretim alanındaki gerici sürecine de değinmek gerekiyor. Yetişkin edebiyatındaki bayağılaşan, bayağılaştıkça tekelleşen durumun bir benzeri, belki de daha içler acısı olanı çocuk edebiyatı alanında görünüyor. Gorki: “Bilimsel bilgiyi sanatsal değerler biçiminde yaygınlaştırmaya yönelik kitapların yayımı yalnızca gerçek bilim adamlarının ve edebiyatçıların bu işe katılmasıyla gerçekleştirilebilir.”(1) diyordu çocukların toplumsal eğitiminde izlenecek yol sorunu üzerine yazdığı yazıda. Bakalım Türkiye’de nasıl işliyor düzen…

Edebiyatta tekel yaratmada egemen gücün isteği doğrultusunda okullarda öğrencilere okutulan kitaplar büyük önem taşıyor. Çocuklara kitap okuma alışkanlığını kazandırmanın birinci yolu okullardaki eğlenceli etkinlikler olarak göze çarpıyor. Bu bölümü ikiye ayırarak açıklamak daha yararlı olacak:

Yazarlar Okullarda Projesi

Yayınevlerinin İlçe Milli Eğitim Müdürlükleri ile birlikte yürüttüğü bu ortak çalışmada ilk bakışta oldukça yararlı bir görüntü beliriyorsa da arkasında gerici bir dinselleşme düzeneğinin işlediği görülüyor. Yazarlar Okullarda Projesi kapsamında yayınevleri her yıl belirli tarihlerde etkinlik yapmayı düşündüğü yazarlarının kitap örneklerini İlçe Milli Eğitim Müdürlüklerine veriyor. İlçe Milli Eğitim komisyonu örnekleri alıp inceliyor (ya da incelemiyor) ve bir süre sonra bir liste yayınlıyor. Çocuklara okutulmak üzere seçilen kitapların çoğunluğu doğal olarak dinci/gerici yayınevlerinin yazarlarına ait oluyor. Kitapların içeriğinde de cinsiyetçi, şiddete hatta öldürmeye yönlendiren ifadeler yer alıyor.(2) Elbette ki seçilen kitapların arasında işini hakkıyla yapmaya çalışan yayınevlerinin kitapları da yer alıyor ama bunların içinden öğrencileri düşünmeye, sorgulamaya yönlendiren kitaplar titizlikle elenip listeye alınmıyor. Genellikle devlet okullarında gerçekleştirilen Yazarlar Okullarda Projesiyle yandaş yayınevleri büyük kazançlar sağlıyor. Pek çok özel okulda ise Yazarlar Okullarda Projesi uygulanmıyor ama orada da durum iç açıcı değil.

Özel Okul- Yayınevi İşbirliği

Dinselleşme konusu bir yana edebiyat iktidarından söz edeceksek, çocuk edebiyatını es geçmememiz gerekiyor. Aksi durumda edebiyat iktidarını oluşturan yazarların nasıl sipariş çocuk kitabı yazdığını, binlerce kitap satış garantisi isteyerek söyleşi ve etkinliklerde bulunduklarını ve yayınevlerinin de yeni kitap yayını yaparken ölçütlerinde nitelik değil nicelik aradığını görmezden gelmiş oluruz.  Elbette tekellerin dışında işini hakkıyla yapan, öğrencilere nitelikli, öğretici, düşünmeye ve sorgulamaya yönelten yapıtları okutmayı amaçlayan yayınevleri de yok değil. Ama iyi bir araştırmayla küçük de olsa birçok yayınevinin düzene uyum sağlamaya çalıştığı, öğrencilerin ceplerindeki parayı almak için daha çok onların ilgisini çekecek yararsız kitaplar yayınlama yoluna doğru kaydığı apaçık bir gerçektir.

Özel okullarda belirli oranda bağımsız bir düzen göze çarpıyor. Okulların dönem içerisinde öğrencilere okutacağı ders ve kültür kitaplarının alımı anlaşmalı oldukları tedarikçiler tarafından sağlanıyor. Her özel okul gelecek yılda okutulacak kitapları genellikle mayıs haziran ayları içerisinde belirliyor. Belirlenen listedeki kitaplar öğrencilerin dönem içerisinde okumakta zorunlu kılındığı çocuk ve ilk gençlik edebiyatı yapıtları… Öğrencilere bu kitapların içeriğiyle ilgili dönem içerisindeki sınavlarda sorular yöneltiliyor. Birçok öğrenci kitabı okumak yerine internet üzerinden özetine bakıp sınava öyle giriyor. Binlerce liralık okul masrafı olan bu öğrenciler aldıkları kitabı okumadan çöpe atmakta da sakınca görmüyorlar. Her okul aynı dönem içerisinde seçtiği kitapların yazarlarıyla söyleşi ve imza günü etkinlikleri düzenliyor. Elbette yayınevi yazarın okula gelmesi için kitap satış garantisi de istiyor. Listeye girmiş olan kitapların alımı zorunlu olduğundan zaten belirli bir satış gerçekleşiyor. Listeye girmeyen ama yine de özel okullarda etkinlik yapmak isteyen yayınevleri ise satış konusunda okul yönetimiyle anlaşıyor. Burada her okul yönetiminin doğrudan maddi bir kazancı olduğunu söyleyemesek de popüler yazarların etkinliğini duyurarak gelecek dönemin öğrenci kayıtlarını yükseltmeye çalıştıkları bilinen bir başka gerçektir. Tedarikçiler ya da doğrudan yayınevi aracılığıyla okulun en güzel yerinde stantlar açılarak “usta yazarların” kitapları satışa sunuluyor. Öğretmenler ve okul yönetimi de öğrencileri kitap almaya yönlendiriyor ya da zorluyorlar. Bu bağlamda Türkiye’deki özel okullar eğitim yuvası olmaktan çok ticaret yuvası, öğrenciler de bu pazarın en önemli dişlisi olmuş oluyor. Her malın kaçınılmaz olarak bir kullanım değeri bir de değişim değeri vardır ama günümüzde ya da var olan düzende belirleyici olan değişim değeri oluyor.

Listeye giren kitapların yayınevleri ise baştan beri anlatmaya çalıştığımız kurulu düzenin tekelleri konumundaki şirketler. Bu yayınevleri yetişkin edebiyatı alanında “çok satmış”, “popüler” olmuş yazarlarına çocuklar için edebiyat kitabı yazdırıyorlar. Bu yazarların siyasi görüşleri, duruşları sağ da olabiliyor, sol da… Sözgelimi Zülfü Livaneli de olabiliyor, Elif Şafak da… Özel okullarda bütün düzeylerdeki listeleri belirleyen ölçüt ise PYP denilen bir uygulama. PYP (Primary Years Programs), IBO’nun (Uluslararası Bakalorya Organizasyonu) üç programından “İlk Yıllar Programı”. Uygulayan okullara göre PYP, bilginin tek başına yeterli olmadığını, bunun yanında uygun kavramların, becerilerin ve tutumların da geliştirilmesi gerektiğini açıkça belirtmektedir. Öğrencilere küçük yaşlarda okuma alışkanlığı kazandırıp temel değerlerini öğretmeyi amaçlayan (ya da amaçlarından yalnızca biri bu) bu programın yukarıda belirtmeye çalıştığımız zararlı yanları işin ayırdına varmış birçok öğretmen tarafından biliniyor. PYP sistemine uygun olarak seçilen kitapların çoğu zorlama bir tema uydurularak sipariş üzerine yazılıyor. Edebiyat ölçütleriyle değerlendirilemeyecek kadar edebiyata uzak olan bu kitaplar zaten öğrenciler tarafından estetik ölçütlerle de değerlendirilmiyor. Sınavlarda yalnızca birkaç basit soruyla geçiştiriliyor. Bu uygulamadaki temalara uygun kitapları dönem boyunca hatta dönem sonu yaz tatilinde bile okumaya zorlanan öğrenciler kitap okumaktan soğutuluyor. Ne yazık ki işinden olmak istemeyen öğretmenler uygulamanın zararlı yanlarını dillendirmekten kaçınıyorlar.

Özel ve devlet okullarının edebiyat iktidarı ve tekel yaratmadaki işlevi bu şekilde ortaya çıkıyor. Bu bağlamda öğrenciler okurluğa ilk adımı bu yazarlarla attığından, ileride yetişkin bir birey olduklarında da bu yazarları okumaya koşullandırılmış oluyorlar. Peki, yalnızca Türkiye’de ve günümüzde yaşanan bir çöküş müdür bu?

Schopenhauer (1788-1860), “berbat” olarak nitelediği kitapların yazıldığı dönemi ve düzeni anlatırken günümüzü anlatıyor gibidir: “Bunlar ya safi para kazanmak ya da makam mevki elde etmek amacıyla yazılırlar. Dolayısıyla sadece yararsız değildirler; fakat müspet olarak zarar da verirler. Mevcut edebiyatımızın tümünün neredeyse yüzde doksanı halkın cebinden birkaç kuruş aşırmaktan başka bir hedef gözetmez ve bunu başarmak için yazar, yayıncı ve eleştirmen elbirliği edip güçlerini birleştirmişlerdir.”(3)

Schopenhauer’ın yıllar önce yazdığı, günümüz edebiyat ve yayıncılık piyasasını anlatıyor görünen bu sözlerinin Türkiye ayağını kanıtlamak gerekirse, yazar-yayıncı-eleştirmen üçgeninden söz etmek gerekiyor. Sondan başlarsak eğer bir elemeyle işimizi kolaylaştırıyoruz. Çünkü herhangi bir okura “bir eleştirmen adı verir misiniz?” diye sorarsanız gelmeyen yanıtlardan eleştirmen yokluğu sonucuna ulaşabilirsiniz. Var olan, sözcüğün gerçek anlamında “eleştirmenler” de piyasa edebiyatından uzak olduğundan pek tanınmıyor, belli bir okur kitlesine seslenerek edebiyat alanındaki yaşamlarını sürdürüyorlar. Aslında Schopenhauer’ın sözünü de kanıtlayan biçimde Türkiye’de eleştirmen diye geçinen, piyasa ortamında yer bulan, eleştirmek yerine niteliksiz edebiyat yapıtlarını pazarlama çabası içerisindeki güruhtan söz edilebiliyor. Eleştirmenin (pazarlamacının) yazar-yayınevi-eleştirmen üçgeni arasındaki işlevini ortaya koyduğumuzda kurulu düzenin işleyişi de gözümüzün önünde şekilleniyor. Eleştirmenin yazdığı pazarlama yazılarıyla yönlendirilen okurlar belirli yazar ve yayınevlerinin kitaplarıyla baş başa kalıyor. Edebiyat dergileri böyle bir ortamda hatır gönül ilişkileri ve çıkar kaygısıyla yayımladığı değerlendirmelerle okuru nitelikli olana ya da nitelikliyi bulmaya yönlendirecek yerde kurulu düzene ayak uydurarak niteliksiz edebiyata yönlendiriyor. İnsanlar da nitelikli edebiyat yapıtını arayıp bulmak yerine “yeni” olanı ya da “önüne konulanı” okumayı yeğliyor. Buradan da bir edebiyat iktidarına ve tekelleşmeye ulaşıldığını belirtmemize bilmem gerek var mı?

Edebiyatçıya/yazara dönersek… Lukacs (1885-1971)’dan bir alıntıyla sürdürüyorum: “Eskiden sanatçı yapıtıyla kime yöneldiğini bilirdi. Bugün ise –nesnel olarak sanatın toplumsal işlevini incelerken- soyut pazarın karşısında meta üreticisi olarak belirir. Sanatçının özgürlüğü –tıpkı bir mal üreticisinin özgürlüğü gibi, görünürde- genellikle sınırsızdır. (Özgürlüksüz Pazar olmaz;) ama tabiî pazar yasaları tıpkı bir fabrikatör gibi sanatçıyı da egemenliği altında tutar.”(4) Yine günümüze uyarlayacak olursak burada da bir gerçek gözlerimizin önüne seriliyor. Yazar her ne kadar en başta piyasa edebiyatına uzak olursa olsun piyasa için olmazsa olmaz “çok satan” raflarını gördükçe onlara öykünerek estetik görüşünü değiştiriyor; niceliğe, çok satanlara göre biçimlendiriyor.

Alıntıladığım yapıtında Lukacs oldukça umutsuz gözüküyor: “Ne var ki, bu durumun mekanik olduğunu ve sanatçının özgürlüğünü yüzde yüz yıkacağını sanmak, durumu kabaca basitleştirmek demektir. Kapitalist büyük sanayi bile –özellikle moda yaratırken- bireysel katkı, beğeni ve fikirler olmaksızın yaya kalır. Hele sanatın meta (mal) olduğu yerde daha da geçerlidir bu. Sanatçı kişilik olarak kapitalist için bir değer, bir ‘marka’ temsil eder. Bu kişilik ne kadar açık seçik, elle tutulur, usluluğa varan bir nitelik taşırsa, değeri de kapitalist için o ölçüde yükselir. Kuşkusuz böylelikle doğan ‘özgürlük’, kendi geçerliğini kabul ettiren kişilik, hakiki sanatın güvencesi değildir; tersine: Kapitalizmin edebiyatında ‘daha yüksek değerdeki’, ‘kibar’ bayağılığı, özellikle kişiliğin, özgür, sanatsal buluş yeteneğinin böylesine abartılması belirler.”(5)

Sorun yalnızca bayağı edebiyat ve sanat mıdır peki? Lukacs’la bitiriyorum: “Yalnızca kapitalizmin yarattığı mal üreten ve dağıtan işleyiş değildir hakiki sanatı yutulma tehdidi altında tutan. Yani yalnızca bu işleyişe, bu işleyişin yaygınlaştırdığı sıradan roman bayağılığına ve diğer uyduruk sanata karşı değil, bu fenomenlerin doğurduğu, bu fenomenlerden türeyen tüm yaşam biçimlerine ve insan değerlerine karşı da ölümüne bir savaşım vermek zorunludur.”(6)

Maksim Gorki, Edebiyat Yaşamım, Payel Yayınları, İstanbul, 1978
http://www.birgun.net/haber-detay/bilgisayar-dizustu-olabilir-ama-eteginiz-dizustu-olmasin-109082.html
Schopenhauer, Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine, Say Yayınları, 4. Baskı, İstanbul, 2013
5- 6- György Lukâcs, Birey ve Toplum, Günebakan Yayınları, İstanbul, 1978

(*) Başlık olarak seçtiğim bu söz ünsüz düşünür Celâl Yalınız’ın sözüdür. Celâl Yalınız’la ilgili bilgi edinmek isteyenler Bilim ve Ütopya Dergisi’nin 262. sayısında yayımlanan (Nisan 2016) “Aydın Kılığına Bürünememiş Yalnız Adam: Sakallı Celâl” başlıklı yazımı okuyabilirler.

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Diğer Haberler
      123456
      Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
      Tel : +90 212 963 1051 (pbx)