• BIST 108.434
  • Altın 151,670
  • Dolar 3,6580
  • Euro 4,3278
  • İstanbul 21 °C
  • Ankara 14 °C
  • İzmir 21 °C
  • Adana 21 °C
  • Antalya 20 °C

Bu yurt, her daim “acılar yurdu” oldu: Can Oğul

Bu yurt, her daim “acılar yurdu” oldu: Can Oğul
Bugün halen, Gezi Parkı merdivenlerinde anaların gözyaşları serili… Silinecektir elbet!

CAN OĞUL

SAMİ GÜNAL

“Sokakta tank paleti / Sokakta düdük sesi / Sokakta ‘tomson’ / Sokağa çıkmak yasak”

Sanırım Hasan Hüseyin uyansaydı,

- Ben, bugünleri imgelememiştim. Çünkü biz, şu günlerde sözde “ileri demokraside(!)” olacaktık… Tüh ulan, o günlerde dostlarım olan, bugünlerin “numaracı” döneklerinin yüzüne, diyecekti.

Çocuklar Mayıs’ta, “korku imparatorluğuna” karşı tohumları ekmişlerdi ki “Haziran’da ölmek zor” olsun deyi. Görüyoruz ki zulüm durulmuyor.

“Sokaktayım gece leylâk / Ve tomurcuk kokuyor / Yaralı bir şahin olmuş yüreğim / Uy anam anam / Haziranda ölmek zor”

Bu yurt, her daim “acılar yurdu” oldu. Bitsin artık!

Zorla, “Acıyı Bal Eyledik” mi diyelim?

Takvim çift gösteriyor: Gezi günü ve diğeri…

Ben, bir “ağıt” yakayım yine! Sakın ola ki bu ağıtı salt adıyla edebi bir “ağıt” sanmayasınız. İster edebi bir öykü diyesiniz, ister tarihi diyesiniz, ister ideolojik diyesiniz, isterseniz ne derseniz deyiniz…

Beni, bana bırakınız, başlayayım...

Denizli’nin bir yerinde “Şirin” bir evde, yapraklı maarif takvimi 31 Mayıs’tan itibaren hiç ilerlemez. Takvim ve beraberindeki siyah beyaz fotoğraf halen o evin duvarındadır. Bu nedenle o zamanın sevdalı bu genç adamı, şimdinin büyümüş olan o zamanın bebeleri ve çocukları karşısında halen bir çocuktur. Hüzün bulutları içinde sarmalanmış olarak -o yaşıyla- gökyüzünden, tohumlarını ektikleri ekinlere bakarlar. Görüyorlar ki “başaklar” kucak kucak Gezi Parkı’ndalar (Gezi Parkı, aynı zamanda zihindeki tohumlardır.)

Yaşı takvim yaprağında donmuş olan o çocuk, bir gün bir arkadaşını evlerine misafirliğe götürürken; arkadaşı, apartmanların gölgesinde kalmış, beton bloklara direnmiş bir köşkü göstererek:

- Şuna bak, nasıl da direniyor, der.

Ev sahibi olan çocuk:

- O, bizim ev. Zaten bizim aile de direnmeyi çok sever, cevabını verir.

Armut, dibine düşermiş!

Kuvayı Milliyeci bir dede,

Kuvvacı sosyalist bir baba,

Ve üçüncü kuşak, asalet avcısı bir çocuk.

Bu çocuk, öğretmen bir anne-babanın çocuğu olarak iyi bir eğitim almıştır.

İlerleyen eğitim ve gençlik yaşlarında ağırbaşlılığıyla çevresinde saygı uyandıran bir beyefendi! Kitabı elinde düşmeyen donanımlı bir entelektüel, Latince de dâhil olmak üzere en az dört dil bilen yakışıklı, ince boylu genç bir adamdır artık o.

Bu özellikleriyle üniversitede okumaya başladığında, özellikle mantıklı, sağlam temelli ve kesin ikna edici konuşma biçemiyle tartışmasız lider ve gençlik önderiydi artık o.

Yoldaşları arasında artık o, namı diğer “Hoca”dır. Eş benzer bir diğeri de “Dede”dir. Diğer bir benzeri de dalgalanır da durulmaz bir “Deniz”dir.

Üniversitesindeki öğrenciler her yaz olduğu gibi yine staj amacıyla yaz aylarında sekiz haftalığına yurdun değişik yerlerine dağılırlar. Onun içinde bulunduğu grup Muş’a düşer. Amaçları,köylere okul yapmaktır. Bu arada gezdikleri köylerde folklorik araştırmalar da yapmaktalar. Burada, hüzünlü-dramatik bir aşk hikâyesini anlatan türküyü de öğrenip bol bol terennüm eylerler:

“Çift jandarma geliyor kaymakam konağında”

Talihe bak!..Acaba tarih ne yazacak, bu türküye atfen?..

“Hürriyet ve Anayasa Bayramlarının” kutlandığı dönemlerde güvence altına alınan “Hak ve Özgürlükler” sonucunda üniversiteli gençlerin politik bilinci artmış, bunun sonucunda da yayınlar çıkartılmaya ve geniş çaplı örgütlenmeye başlanılmıştır. Bu sevdalı gençler, toplumu dönüştürme kararlılığı içindeydiler. Sanki “yol” haritalarını çizen adı taşıyordu dergileri: “Dönüşüm”

Bu dergi, onların hareketleri doğrultusunda gerçekten hızlı ve etkin dönüşümlerin başlatıcısı olmuştur.

Tarihsel ve ideolojik tahlillerin, tekrardan çözümlemesi ve eleştirisi yazımız dışı olmakla birlikte kahramanımızın kişisel ve örgütsel yolculuğuna devam edebiliriz.

Bu dönüşümün “kırda” olacağına inandırmıştı kendisini bir grup arkadaşıyla. Daha doğrusu yoldaşlarının inadını kıramadı, boyun eğdi. Oysaki yoldaşlarının içinde dağa çıkma fikrine en son kafası yatan oydu. Bunun daha kitlesel olarak yapılması gerektiğinin farkındaydı. İdeolojiyi kavrayış açısından en ileri noktada olanı da oydu.

“Gezme ceylan, bu dağlarda seni avlarlar”

Dağda yaşamaya yönelik eşyalarının ötesini berisini toparlarken arkadaşı Çağatay, çıkılan bu yolda dönülemeyeceğinin farkındaydı. Bu vedalaşma saatinin, çıkılan bu yolda, onu son görüşü olacağını bilebilecek kadar da gerçekçi tahlil sahibiydi. Ayrılık anında birbirlerine sıkıca sarılınca:

- "Yahu sen, şimdiden bize ölmüş gözüyle bakıyorsun" der.

- "Evet, çünkü aradığınız gibi bir köylü bulamayacaksınız. Köylü, asıl deneyleriyle biliyor ki, devlet çok güçlüdür. Bu nedenle köylü ikili oynar. Siz, ölmeye gidiyorsunuz."

Diğer bir yoldaşı:

- "Dört tane adam dağa çıkıp silah patlattı diye bu iş olmaz… Sizinle yokum" der.

Talihe bak ki tarih şöyle yazar:

“Sinan, son nefesini jandarmanın namlusu önünde verir”

Nurhak’ın selamını seven ulu ozanımıza ağıt yakmak zor olmaz gayrı:

“Nurhak Dağı senin yüce başında / Ağustosta duman olur, kar olur / Meri keklik kayaların başında / Öter dertli dertli, intizar olur”

Babası, can oğlunun cenazesini aldıktan sonra etrafındaki köylülere hitaben:

“Ben, varlıklı bir aileden geliyorum…” diye söze başladı. Aslında, oğlunun varlık içinde doğduğunu ve sefalı bir hayat sürmeye namzet bir adam olmasına karşın, “O, sizin iyiliğiniz için öldü, bilesiniz.” dedi.

Köylüler başlarını öne eğdiler.

O gündür, bugündür köylülerin başı, hem ideolojik hem de ekonomik olarak eğik ve yerdedir.

Can oğullarının cenazesi alınıp İstanbul’a getirilirken hava yağmurludur. Anneler için çocukları hiç büyümediği gibi hiç ölmezler de. Nazife Ana, can oğlunun ölüsüne can katmak istemiştir; ölümü oğluna konduramamıştır.

“Sinan’ım ıslanır!” diye yüreği burkulur. Anası için tabuta bir battaniye örtülür.

“Hani benim ince boylu Sinan’ım / Ahh, yüreğime ataş düştü yanarım / Başak yiyen dağlar sizi kınarım / Bundan sonra dönmek bize nâr olur”

Takvim yaprağı 2000’in baharındadır. Bu hikâyeyi yazan “garip bencileyin” bir “Can Oğul” beklemektedir. Oğul’un anası-babası gergin ve duygusallığın doruğundadır. Gezi Parkı’nın merdivenlerini inerken babası, bir trafik kazasını anlatmaya koyulur.

Geçen gün bir çocuk otomobilin altında kalmış, yerde yatıyor. Üzerinde gazete örtülü, hava soğuk... Anası haykırıyor, tıpkı Sinan’ımın anası gibi:

- Örtün üstünü! Oğlum daha bebektir, üşümesin!

Can Oğul’un anası-babası Gezi Parkı’nın merdivenlerinde birbirlerine sarılarak gözyaşlarını dökerler.

Bugün halen, Gezi Parkı merdivenlerinde anaların gözyaşları serili… Silinecektir elbet!

Son söz belki her daim söylenemez! Ozanımız Nurhak’tan kılavuz olsun:

“Der Mahsuni fermanımız yazılır / Mezarımız yüce dağa kazılır / Elbet düzen böyle gitmez, yıkılır / Köklü fidan kesildikçe var olur”

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    İlgili Haberler
    Diğer Haberler
  • TEOG bahane oyun şahane! (1)28 Eylül 2017 Perşembe 13:36
  • Orhan Kemal (4)28 Eylül 2017 Perşembe 10:03
  • Irak Kürdistanı: Halkın iradesi mi? Aşiret sultası mı?27 Eylül 2017 Çarşamba 22:01
  • Orhan Kemal (3)27 Eylül 2017 Çarşamba 00:01
  • Orhan Kemal (2)26 Eylül 2017 Salı 07:07
  • Akrep sahibine döndü: AKP kendi cihatçısıyla savaşacak!25 Eylül 2017 Pazartesi 11:47
  • Orhan Kemal (1)25 Eylül 2017 Pazartesi 11:26
  • Kalkıp göç eyleyeli 32 yıl oldu ama... Ruhi Su’nun sesi bugüne nasıl ulaştı?20 Eylül 2017 Çarşamba 17:00
  • Tarık Akan'a gecikmiş bir veda yazısı16 Eylül 2017 Cumartesi 13:39
  • Hudutların Kanunu / Lütfi Akad Yılmaz Güney'i ve Sinamasını anlatıyor-416 Eylül 2017 Cumartesi 13:32
  • Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)