• BIST 108.953
  • Altın 144,354
  • Dolar 3,4810
  • Euro 4,1079
  • İstanbul 18 °C
  • Ankara 14 °C
  • İzmir 22 °C
  • Adana 23 °C
  • Antalya 25 °C

Cengiz Gündoğdu’yu Anlamak ve Roman Estetiği

Cengiz Gündoğdu’yu Anlamak ve Roman Estetiği
Bünyamin Durali yazdı: Cengiz Gündoğdu’nun “Romanda Estetik Kalkışma-1" kitabı üzerine yazdı.

Bünyamin Durali
İnsancıl Yayınları, eleştirmen Cengiz Gündoğdu’nun editörlüğünde, yeni bir kitap yayımladı: “Romanda Estetik Kalkışma-1” (1. Baskı, Ekim 2015). Kitabın altbaşlığı: “Osmanlı’da Toplumsal Değişimin Romanlara Yansıması”.

Tam bir imece çalışması diyebileceğimiz yapıtta; 17 yazarın, toplamda 27 romanı yorumlanmış, irdelenmiş. Kimilerinin ikişer yazısının bulunduğu, 25 yazarın çalışmasıyla kotarılmış bu yapıtın; bir romana nasıl, hangi açılardan bakmamız; onu sanatsal (estetik) bir nesne olması bakımından nasıl kuşatmamız, içselleştirmemiz; onun sosyo-psiko-kültürel ve elbette siyasal düzeylerle bağlantısını nasıl kurmamız gerektiği konularında, yetesiye donanımlı olduğunu söylemeliyim.

Kitabın editörü Cengiz Gündoğdu’nun, 1980’lerde Varlık, 1990’ların başından bu yana da İnsancıl dergisinde, “Star Sistemi Edebiyatı”na karşı 35-40 yıldır sürdürdüğü “kalkışma pratikleri”ni düşündüğümüzde; kitabın, edebiyat ortamımızdaki boşluğu doldurma girişiminin ne denli önemli ve değerli olabileceğini de aklımızdan ırak tutmamalıyız.

Roman meselesi, edebiyatımızın başat meselelerinden, biliyoruz. Fethi Naci çapında bir eleştirmenin ölümünden sonra, bu daha da böyledir. Fethi Naci, kâh birkaç sayfalık, kâh kitap boyutunda yayımladığı eleştiri / değerlendirme çalışmalarıyla, “roman eleştirisi / roman çözümlemesi” alanında yetkinliği tartışılmaz bir düşün emekçisiydi. Naci’nin yanına, hadi, Rauf Mutluay, Tahir Alangu gibi bir-iki kişiyi daha koyalım. Sonrası: bir yorgunluk, bir durgunluktur.

Bu yorgunluğu ve durgunluğu bir ucundan aşmaya çalışan tek kişi ise, bir kuşak sonrasının cevval yazarlarından Cengiz Gündoğdu’dur, kanımca. Onun, “Rüzgâr”, “Ekmek”, “Eleştiri”, “Taşkıran”, “Estetik Kalkışma” adlı kitap bütünlüğündeki birikimleri, aklıma ilk ağızda gelenlerden. Bunlara, “Yıldız Güncesi” başlığı altında, İnsancıl dergisinin çıkışından bu yana sürdürdüğü sohbet tadındaki güncelerini de katalım. Edebiyat türleri arasında, en çok romana eğilmesiyle, en çok romanın poetik-estetik-ontolojik katmanlarını deşmeye yönelmesiyle, Gündoğdu’nun roman eleştirisi düzlemindeki (seçkinci değil) seçkin duruşu, (marjinal değil) ayrıksı tutumu; hakkı ivedilikle teslim edilmesi zorunlu duruş ve tutumlardandır. Gelin görün ki, olagelenler bunun tam aksi yönündedir. Gündoğdu’nun canhıraş emekleri, Edebiyat Olimposu’nun doruklarına kurulmuş Zeus’lar ve Zeusçuklarca mütemâdiyen görmezlikten / duymazlıktan gelinmiş, Tanpınar’ca bir kavramsallaştırmaya başvurarak söyleyeyim, “sükût suikastı”na uğratılmıştır ilelebet.

Kolayından kurmuyorum, içinde “sükut suikastı” geçen bu cümleyi. İçim sızlayarak, yüreğim yanarak söylüyorum. Değerbilmez yığınlarla çevrelendiğimizi, öylelerinin seçtikleriyle yönetildiğimizi; öylelerinin dayatmalarıyla, yasalarıyla, sürüngenlere vergi yaşamasızlıkların çamurunda debelendiğimizi bilmez değilim. Bunu bilirim, bu bana o kadar koymaz; zîrâ, sonuçta, kendi düşünsel-duygusal konumuyla bağlantılı bir seçmedir herkesinki. Ekonomik yetmezliklerinin üstüne, bir de kültürel-sanatsal kısırlık bindirmişse, n’apacaksın? Çıkışsızsındır, sapacağın her patika, senin boğuntunu biraz daha arttıracak, karabasanını biraz daha kalınlaştıracak. Kaçınılmaz. Benim demem, öylelerine değil; kendilerini büyük yazar diye kodlayanlara, erişilmez şair numaralarına yatanlara! Öyle büyüklerin, erişilmezlerin, her sayfasından yeteneksizlik, yan tutmacılık, kadir-kıymet bilmezcilik çeşidinden kötücül kokuların yayıldığı dergilerine, seçkilerine, yıllıklarına, antolojilerine!..

Cengiz Gündoğdu adında, 40 küsur yıldır, boyunca kitaplar yayımlamış; kültür-sanat yoldaşı Berrin Taş’la dayanışa dayanışa, çeyrek yüzyıldır İnsancıl adlı dergisinde edebiyat-sanat dağarımızı genişletme yolunda ne terler dökmüş, ne enerjiler sarfetmiş bir adam var ve bu adam, egosunu tuşla yenmiş bir-iki kişi dışta tutulursa, “mevcut edebiyat kanonu”nda subaşlarını tutmuş “dev”lerce, ısrarla yadsınmakta, daha da beteri “yok hükmünde” sayılmaktadır. Gene de, kanaatim odur ki: Gündoğdu’nun içerlediği, kendi kişisel târihine karşı, kötülük dayanışmacısı mihraklarca “üç maymun”un oynanması olamaz. Ya nedir? Şu olsa gerek: İnsancıl çatısı altında, devrimci duyarlığın olanca özverileriyle sürdürülen “komünal yaşam öğretisi”nin, bütün bir “kalkışma pratikleri”nin üstünün çizilmesi. Üstünün çizilmesi, dediğime kanmayın. Buna, afrasından-tafrasından geçilmez hiçbir “edebiyat mafyözü”nün gücü yetmez, yetmeyecek. İnsana olsa olsa bir “kederistan ülkesi yurttaşı”nın garipliğini yaşatan duygunun kökleri, kesinkes başka yerlerde: “İnsancıl Hakikat”e omuz vermiş, adsız emekçilerin haklarının hebâ ve gaspedilmesinde.

Saygın düşünürlerimizden rahmetli Vecihi Timuroğlu’nun, gencecik yaşında katledilen oğlu Kürşat’la söyleşe-sevişe yazdığı yazılarının birindeki şu deyişler üstünde ne denli durulsa yeridir:

“Herkes bilir ki, hor görmeden, aşağılamadan, yanlışları eleştirmek, iyi ile kötüyü göstermek, doğru ile yanlışı belirlemek, yalakalık yapmaktan yeğdir. Bir yazara en büyük saygı, olumsuzluğu körükleyecek övgü yapmak yerine, kusurlarını göstermektir.” (“Kürşar’la Yazar Üstüne Bir Söyleşi, Adam Sanat, Nisan 2001, Sayı 183, s. 24)

Timuroğlu, aynı yazısının ilerleyen satırlarında, kaleminin ucunu daha da sivriltir:

“Ben, değerli bir yazara iğne batırmanın, onu okşamaktan daha yararlı olacağını düşünmüşümdür her zaman.” (s.28)

Ben de, Timuroğlu’nun sözlerinden esinlendim. Şurasını kurcalamazsam, eksik kalacak, nesnelliğim gölgelenecek: İnsancıl Yayınları’ndan okuduğum düzyazı-kuram kitaplarını ve dergideki öykü, deneme, eleştiri, günce yazılarını ne kadar beğeniyorsam; şiir kitaplarının çoğunun son kertede düzeysiz, çalakalem çırpıştırmalardan ibâret, ilerici-demokrat görünmeye çalışan nice şiir girişiminin özde “estetik beğeni”den tümüyle kopuk; “nesnel karşılıksız”, “toplumsal dayanaksız”, çağını çoktan tamamlamış, vasat-altı bâzı “duyguculuk”larla dolu verimsizlikler olduğunu söylemezsem çatlayabilirim. Doğrusu: Gündoğdu’nun, roman eleştirisindeki işlekliğinin, teori-pratik bütünselliğinin; sıra şiir analizlerine geldikte neden duraladığına, tökezlediğine, ondan da üzücüsü, bir çeşit “geçiştirme” havasına büründüğüne, aklım öteden beri bir türlü erememiştir. Gene de, “olur a, problem bendedir belki” diyeyim ki, burnu büyüğün biriymişim gibi düşünmesinler beni.

Bir olasılık, kitaptan bahsetmeliyken nerelere savrulduğumu düşünenler çıkabilir. Müsaade edilsin, ben onlara paralel düşünmüyorum. İnsancıl’dan çıkan bu kitapta (da) Gündoğdu’nun kalem izleri, kelâm izleri varken; işin orasını atlayamazdım. Hakşinaslık bunu koşullar, diyerek kitaba geçiyorum.

Kitap, roman analizlerine başlamadan önce, Gündoğdu’nun çok kapsamlı bir yazısıyla açılıyor: “Bu Yapıt Üstüne”.

Gündoğdu, yazısının “Romanın Varolma Savaşımı” altbaşlığını taşıyan ilk bölümünün başında, felsefe dünyamızın önde gelen entelektüel kişiliklerinden Betül Çotuksöken’den bir alıntı getiriyor:

“Varolan kendinde, kendi başına varolma açısından vardır, ama o kadar. Herhangi bir varolan ancak belli bir özneyle, düşünenle karşılaştığı zaman varolabilir. Varolanın anlamlandırılması, bir özneyle karşılaşmasıyla olanaklıdır. Herhangi bir özneyle henüz karşılaşmamış bir varolanın (herhangi bir varolanın) gerçekten varolması olanaksızdır.” (s. 1)

Alıntı, bizi kitaptaki düşünsel-sanatsal serüvenin nerelere götüreceğinin habercisidir. Demek, kitabın temel izleği olan roman sorunsalına yaklaşımda pusulamız, “var-olan / var-oluş odaklı” olacaktır. Altbaşlığa “Romanın Varolma Savaşımı” denmesiyle de, uğraşının ciddîliği anlaşılıyor zâten. Buradan, şunu çıkarıyoruz: Roman okuru özne, önündeki edebiyat nesnesi romana yaklaşırken “varlık merkezli duruş”tan milim sapmayacaktır. Öyle ya, roman dediğimiz şey, önünde-sonunda “insanal”dır, insanal olmakla yükümlüdür. Nitekim, ilerleyen satırlarda Marks’tan getirilen şu kesit, savımızı iyice perçinler:

“Herkes bilir ki, insanal göz, insanal olmayan kaba gözden başka türlü görür; insanal kulak, kaba kulaktan başka türlü işitir.” (s. 4)

Rahatça diyebiliriz o hâlde: Romana insanal bakmak, romanı insanal okumak, yorumlamak; en incesinden bir emek-yoğun, kültür-yoğun etkinliktir. Düz, dar, tekçi, dogmatik, kalıpçı, kabataslak biçimlere saplanarak değil; çevrimli, gepgeniş, çoğulcu, diyalektik, put kırıcı, hacimli yaklaşımlarla okunmalı romanlar.

Yazıdan, bıktırasıya parçalar aktarmak istemiyorum. Ancak, öteki altbaşlıklardan kimilerini yazayım ki, neyi murâd ettiğim daha bir kavranabilsin: “Estetik Bilincin Gelişimi”, “Gerçekçilik”, “Yaşam Deneyimi”, “Neden Gerçekçilik”

Gündoğdu’nun “Bu Kitaptaki Yazılar Üstüne” başlıklı, kitaptaki roman yorumlarının amaçlarını serimleyen yazısının düşünsel yararına dikkat çekmeden olmaz. O yazıda, alanında yazdığı, zihinsel katmanlı yapıtlarla haklı bir tanınmışlığı olan sanat felsefecisi ve estetik kuramcısı İsmail Tunalı’nın (1980’lerin başında, İstanbul Üniversitesi-Felsefe’de hocam olması, hayatımın bellibaşlı sevinç kaynaklarından biridir.) Aristoteles’ten mülhem bir açıklaması var ki, genelde sanatla, özelde şiirle yolu kesişen herkesin can kulağıyla dikkat kesilmesi gerekir:

“Aristoteles için şiir alanında araştırılması gereken varlık, idea’nın varlığı değil, tersine tek tek sanat eserlerinin varlığıdır, başka bir deyişle sanat eseri denen ‘ontik bir bütün’dür. Sanat eserinin ontik bir bütün olarak belirlenimi, bir ontik bütünü belirleyen kategorilerin araştırılması bir metafizik değil, daha çok ontoloji ile, sanat ontolojisiyle ilgilidir.” (s. 15)

Buradan hareketle, kitaptaki yazılar toplamının, irdelemeler yoluyla, romanları oluşturan estetik kategorileri belirlediği vurgulanır. Gündoğdu, romanlara ontik bütünlük, biriciklik sağlayan estetik kategorileri şöyle sıralamış:

Temel Kategoriler: Dil ve Anlatım, Karakterler, Örge, Nesnelerin Birliği, Çatışkılar, Canlandırma, İtki, İzlek. / Yan Kategoriler: Toplumsal Çözümleme, Güdücü Örge, Öznel Zaman, Öznel Uzam, Öznel Konum.

Kategoriler, mesleğinin erbâbı bir mîmarın projesine gösterdiği özen kadar incelikli bir dikkatle saptanmış. Yazarlar da, romanlar üstüne çalışırken, bu kategorilerin kılavuzluğunda yürümüşler. Yazarlar kadrosuna, araştırma ekibi denmiş. Ekipteki yazarları da, uğraşılarına teşekkür ederek belirtelim:

Mehmet Aslan, Leyla Civil Aslan, Nurşen Aydoğan, Neşe Baştürk, Güldane Bulut, Cem Çomunoğlu, Neriman Çelik, Baha Çıtakoğlu, Deniz Demirdöğen, Cengiz Gündoğdu, Hüray Kılıç, Sevinç Kırmızıgül, Korkut Köseoğlu, Güler Mirza, Ramazan Oktay, Adnan Öztel, Deniz Saraç, Hüseyin Şahin, Tahir Şilkan, Mustafa Tabak, Rana Ulaş, Gülay Yeşilipek, Şermin Yılmaz, Fehim Yurdal, Özden Yurdal.

Roman yorumlarından parçalar almayacağım. Almaya davranırsam, o yazardan, bu yazardan derken, yazı alıp başını gidecek, fazlasıyla uzayacak. Yazı kültürü sürecini yaşamadan, işitsel-görsel kültür ortamına geçmiş, bizim gibi konfeksiyoncu toplumlarda, böyle yazıların okunma oranlarının en alt sınırlarda kaldığını bilerek diyorum bunu. Ben, bir çerçeve çizmeye çabaladım kendimce. Çerçevenin içindekine derinlemesine dalmak isteyen romanseverler, gide gide roman kuramı üstüne düşünmek isteyenler (varsa), azıcık da onlar zahmete girsinler, edinsinler kitabı. Mârifet, en son model cep telefonu, en konforlu otomobil kullanmak değil; düşünsel-duyarlıksal genetiğimizi güçlendirmektir ya, anlatamadık gitti.

Not: Bu yazı İnsancıl Dergisi’nin Mart 2016 (308.) sayısından alınmıştır.

    

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    İlgili Haberler
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)