• BIST 104.123
  • Altın 145,971
  • Dolar 3,4910
  • Euro 4,1702
  • İstanbul 16 °C
  • Ankara 7 °C
  • İzmir 16 °C
  • Adana 18 °C
  • Antalya 21 °C

Çocuk ve darbe

Çocuk ve darbe
Evet, eve ulaşmıştır… Bu sefer de babası, “Köyü-evi neden bırakıp geldin?” diye bir tokat atmasın mı?

Sami Günal

Genişçe bir sülale içinde yaşıyorlardı. İki kuzenden birinin altı ay fazla görmüşlüğü vardı arz-ı âlemi.

Çocukluklarında, aynı kapta “Yoğurtlu Yarpuz” (Yabani nane olarak da bilinen sarmaşık otu gibi bir bitki) bulaması yemekten pek hoşlanırlardı. Tahta yemek kaşıkları bir aşağı bir yukarı yarışır gibi hızla inerçıkar… Ağızları burunları yoğurt bulaşığı içinde kalırken birbirlerinin bu komik hallerine pek gülerlerdi.

Çelet (atılgan, haylaz çocuk) olma halleri köy içinde nam salmış durumdaydı.

Erik ve elma ağaçlarının üzerine birlikte çıkar, birlikte inemezlerdi; yükseklik korkusu, küçüğünün “iniş takımlarını” hep erken açtırırdı. Ekin tarlalarına keçi sürüsü girse, zararın telafisi karşılığı keçilerden birine el koymayı hak görürlerdi. Çobancağız, “Sizi gidi hınzırlar!” deyip tutsak keçiyi birisinin elinden alırken; öbürü nöbetçi asker gibi ekin içinde eli arkasında dimdik bekleyedurur, kaş göz ederek bir şeyler anlatmaya çalışırdı diğerine. Çoban, sevinçle sürüsünün yönünü tarla dışına doğru çevirtip de ayrılırken; nöbet vaziyetindeki haylaz serbest duruşa geçtiğinde, eliyle sakalında kavradığı oğlağı ekinler arasında yekindirerek çobanın kandırılmış olma haline kahkahalar patlatırlardı.

“İt kıçı yemiş gibi” gezip dururken girip çıkmadık yer bırakmazlardı…

Pancar hasat zamanı taşıyıcılık yapan traktörleri taşlarlar… Olmadı it taşlarlardı. Bir gün traktörler gecikince şans bu ya ortalıkta taşlanacak it de göremezler... Birden, bakarlar ki köyün mektebi önünde keçi sürüsü gibi kara önlüklü çocuklar yığılmış… Koşa koşa okul bahçesine varırlar… Okulun ilk günüymüş; bahçe cıvıl cıvıl! Kendilerinden büyük kuzenleri ve diğer köylü abileri, yaz boyunca tozlanan okul sıralarının temizliğini yapmaktalar…

Okumaya pek hevesli, tahsil âşıkları(!) Midil Hüseyin, Köşger Ali, Kel Yaşar, Aço Aziz ve diğerleri bir yandan sıraları ıslak bezle zoraki silerken, diğer yandan dişlerinin arasında konuşarak Müdür Çepe’ye çaktırmadan bu Çetelere, “Lan, g...t verenler burda ne işiniz var? Şimdi, Çepe sizi alır da okula yazdırır, s...ktirin gidin!” diye azar çekerler.

İki çelet, bize ne bize ne, diye omuz silkelerken… Müdür Çepe, bizimkilerin kulaklarından tutup da ince sesiyle, “Gelin bakiiim, siz kimlerin oğlusunuz?” diyerek yaşları küçük olduğu halde bunları okula kaydetmesin mi! Vaaay anam vay! Tahsil aşığı büyük abiler, bizim çeletler sanki düşman eline tutsak düşmüş gibi onlar adına yasa bürünüp aniden travmaya uğrarlar... Abilerin derdine bak! Okul hayatı bu abiler için bir züldür!

Çeletler, artık okullu oldular; dünyayı kavrayıp adam olacaklar...

Büyüğü pek başarılı ve yaratıcı bir zekâya sahipti. Öyle ki resim derslerinde çimenleri boya malzemesi gibi kullanır, yeşilin türlü çeşit tonlarının hâkim olduğu manzaralar yaratırken, öbürü ondan yardım dilenirdi…

Ortaokulu da beraber okuyup, meslek lisesine birlikte atıldılar. Kadere bak ki resim dersinden beceriksiz olanı “Makine Ressamlığı” bölümünü kazanırken; resim dersinden harikalar yaratanı resimden uzak “Motor” bölümünü kazanır. Bu durumda bir terslik yok mu? İkisi için de sudan çıkmış balık durumu söz konusudur.

Bunlar büyüdü… Lise aşamasına geldiklerinde ters gidiş başlamıştır artık…

Bu çelet kuzenler, nasıl köyün huzurunu bozuyor idiyseler birileri de ülkenin huzurunu bozuyordu… Ülkenin huzuru çeletlerin okul bölümleri gibi tersi yüzüne gelmeye başlamıştı… Nümayişler vaka-ı adiyeden sayılıyordu… Toplumsal muhalefet yükselmiş, bastırılmaya çalışılırken ortalık kan gölü… Yine “Sosyal uyanışlar ekonomik uyanışın önüne geçince” hâkim sınıfların kalp atışları hızlanmaya başlamıştı. Nabzın normale erişmesi için egemen güçler “yükselişi” durdurmaya kara verdiler... Kamplaştırma zamanıydı!

Çeletlerin büyüğü, okul ilişkilerini sol kanat içinde sakin etkileşimlerle sürdürürken; küçüğü, toplumsal hareketliliğin artışına koşut iyice örgütçülüğe bulaşmıştı. Lokomotif içinde yer almaya meyil vermiş durumdadır. Bu nedenle daha çok göze batmakta, her gün ölüm korkusu yaşamaktadır.

Okula her sabah birlikte gelir birlikte çıkarlardı. Küçüğü, kendinden ziyade büyüğünü daha masum görür, onun başına bişey gelmesin diye her gün can alıcı takipçileri şaşırtmak amacıyla değişik sokaklarda yürürlerdi.

Bölgede yobaz kalkışma başlamış, Maraş kıyamı yaşanmıştır... Bu nedenle zaten örfi idare uygulanmakta ama pek dipçik sesi duyulmamaktadır. Daha ziyade “tosuncukların” ölüm saçan mermi sesleri duyulmaktadır… Eh, muhalif olmanın şanındandır, küçüğün sıkıyönetim karakoluna düşmüşlüğü de olmuştur…

Küçüğü, can korkusundan dolayı şehirde rahat edemezdi... Sık sık dayısının otobüsüne atlar yolculuğa çıkar, iki-üç gün nefes alırdı. Yaz tatilini iple çeker ki köye sığınıp rahat edecek… Beklediği yaz tatili geldi; köye vardı… Oh be!.. Dört ay güvendeler…

Koca yaz tatili bitmiştir! Okul gününe üç–beş gün var. Kaygı had safhada, yine can telaşı başlamıştır… Can pazarı burun kadar yakındır.

Sabah erkenden kalkıp şehre varmak üzere köy otobüsüne binerler. Otobüs köy yolundan asfalta çıkacakken büyük kuzenlerden Çılgın Rafet, küçük el radyosundan aldığı haberi otobüsün içine anons eder ki ordu yönetime el koymuştur. Bir sessizlik çöker!.. Bu sessizlik içinde toprak yolu bitirip Antep asfaltına varırlar… Jandarma, sokağa çıkma yasağı var dönün köyünüze, komutunu tebliğ eder.

Dönerler… Köyde ahalinin ağzında yorumları dinler… Yaşlılar, çoğunlukla memnuniyet belirterek can güvenliklerinin yerine geleceğinden dem vururlar… Bu ferahlatıcı yorumlar biraz olsun bizimkisini de rahatlatır… Ne de olsa okul ortamı can pazarına dönüşmüştü!

Köyün okumuşlarından Ayık Bektaş Hoca, “Ey millet, sevinmenize gerek yok, askeri yönetimler tıpkı 12 Mart’ta olduğu gibi sola darbe vururlar, bunu yaşayarak göreceğiz!” der... Yine bir sessizlik!.. Bizimkisinin can telaşıyla hafiften duyumsamak istediği içindeki “güven” buz gibi soğur. Başlar yeni bir karamsarlık ve kararsızlık... Madem bize karşı olacak ben de darbeye karşı olacağım, diyerek şehre sızıp aklınca yoldaşlarıyla bir karar birliğine varacak… Bundan önce de önlem niyetine kitaplarını, kasetlerini meçhul bir yere saklayıp kimi şeyleri de ayıklayacaktır ilk etapta.

Dokuz kilometreyi gâh traktörle gâh yürüyerek aşar ve yeniden asfalta çıkar… Tek tük gelen-geçen arabaları durdurmak ister ama nafile! Darbe, hayatı durdurmuştur bile!

Ruhunda devrimcilik var, siyasi olayları capa canlı izliyordu ve eylemcilik ruhu gelişmiş durumdaydı. Şehre varıp arkadaşlarıyla görüşmeler yapıp güya yapacağı karşı koyuşu hemen oracıkta asfalt üstünde başlatmaya karar verir ve protesto amaçlı yolun ortasına oturur. O an yolda tek tük gelip geçen araçlar hızını keserek sağında solunda geçiyorlardı. Hele arkasında uzun bir tapan olan traktör hızla üstüne gelirken, bunu kaçırtamadığını gören sürücü, traktörü sol yana kıvırdığında tapanın salınarak savruluşunu ve kafasını az farkla sıyırtışını halen unutamaz… Çocuk aklıyla tehlike üstlenmişti... Ama hiçbir araç onu almaz.

İki kilometre ötedeki Narlı jandarma karakoluna gider. “Bana yolculuk yazısı verin, bir arabaya binmek istiyorum... Yoksa yolu akşama kadar kapatırım.” der, iki eli de cebinde! Karakol komutanı, “Ulan, yolun ortasına oturan o geri zekâlı sen misin? Bir de elleri cebinde...” deyip de suratının ortasına şırraaak, diye kondurmasın mı? Buz gibi dayağı yer, bişey de diyemez. Karşısındaki komutan… Artık, sonuçta o da devlet sayılır.

Zora karşı inat bir çocuktu küçük çelet. İçinden, “Durur muyum lan? Sen faşist gücünü ilk benim üzerimde göstereceksin ha?” diye bileylenir.

Sonunda Urfa plakalı steyşın bir araba bununla birlikte yabancı başka bir yolcuyu da alınca pek sevindirik olur! Adam, biraz acemi mi ne? Yalpalı sürüyor…

Başpınar mevkiine geldiklerinde görürler ki jandarma çevirmesi var! Eyvah!.. Urfalı adam demesin mi “dur” derlerse durmayacağım. “Ya emmi, niye durmayacaksın bugün darbe oldu, vururlar bizi.” Adam, demesin mi ki “Arkada makinalı silah var yakalarlar, onun için duramam!” anladı bizimkisi şimdi, adamın neden yalpalı sürdüğünü. Zira tedirginmiş de dizleri ondan titrermiş.

Şansa bak ki jandarma bunlara “geç” işareti yapar. Canları kurtulur. Urfa-Antep ayrımına gelmişken “Emmi, beni indir.” der ve üzüm bağlarının içine dalıp Antep’e sızmaya çalışır. Bağların içi de dâhil olmak üzere yazı yaban nöbete durmuş askerlerle çevrilmiş. Tabiatıyla sokağa çıkma yasağı ve kontroller devam ediyor… Bağların ortasında iki asker, “Duuur, kimliğini çıkart, eller havaya!” komutunu verir.

Bizimkinin üzerinde bir kimlik var ama eski püskü fotoğrafı düşmüş ortaokul kimliğidir. Asker, kimliği evirir çevirir, köy hanesine bakınca, “Sen, Erdoğan ve Erdal’ın neyisin?” der. Büyük bir ferahlamayla, “Ha! Onların ikisi de akrabam… Yoksa sizin taburda mı görev yapıyorlar?” diye sorar. Asker, “Evet, onlar şimdi Şehreküstü bölgesinde hâkimiyet sağlıyorlar.” deyip kimliğini de iade ettikten sonra, “Hadi, şuradan caddeye çıkmadan bağların içinde pusarak, kimseye yakalanmadan evine ulaşıver.” der.

Teatral yeteneği de her daim üstündedir. Yine muzipçe hesaplar yaparak yürüyüşünü sürdürürken düşünür: Askeri rejimi ilk protesto edenin, sabahın köründe kendisi olduğunu ve eylemciliğinin tasdiki anlamında da rejimin ilk dayağını da kendisinin yediği gururlanmasıyla eve ulaşır.

Evet, eve ulaşmıştır… Bu sefer de babası, “Köyü-evi neden bırakıp geldin?” diye bir tokat atmasın mı?

“Ne ulan bu? Darbe sırf bana karşı mı yapıldı? Tokadın askerisi, sivili…”

“Kahrolsun Fa…”

Ha, bu arada çeletlerin büyüğüne ne mi oldu?

Yazgıları hep koşut…

Bu ne ayrılmazlık! Üniversitede de aynı okulda birleştiler. Ankara’da…

Sonra büyüdüler adam oldular… Yıllar yılları geçti ki gördüler... Çeletler halen darbenin sivili içinde yaşıyorlar.


(*) Sami Günal’a ait “Ben Kimim ve Yazarın Soytarılığı” adlı kitaptaki öyküden bir alıntıdır. 

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Diğer Haberler
      Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
      Tel : +90 212 963 1051 (pbx)