• BIST 108.747
  • Altın 144,684
  • Dolar 3,4986
  • Euro 4,1224
  • İstanbul 25 °C
  • Ankara 19 °C
  • İzmir 25 °C
  • Adana 30 °C
  • Antalya 32 °C

Değişen Ne: Rejim mi Sistem mi?

Deniz YILDIRIM

Önce durum saptaması: AKP ya da gerçek adıyla Saray bir yanıyla da sıkışmış durumda. Fiili olarak yürüttüğü rejimi anayasal güvenceye almak ve yeni ittifaklarını bu süreç tamamlanana kadar dağıtmamak için her türlü hamleyi yapmak zorunda. Yapıyor da. MHP ile ilişkisi kanıtı.

Sıkışmanın bir başka göstergesi acelecilik. Bir an önce kendi konumunu anayasallaştırmak istiyor. Karşı hamlelerin, karşı siyasal derleniş toparlanışların ihtimaline karşı her gün gerçekleşen “yürütme darbeleri”ni sürdürmek ve kendisini güvenceye almak istiyor.

Sıkışmanın bir diğer göstergesi, başkanlık adı altında paketlenip sunulan ürünün henüz halk nezdinde gerekli desteği görmemiş olması. Saray Danışmanı Malkoç “halkımız bu başkanlık sözüne pek ısınamadı, o zaman biz de Cumhurbaşkanlığı sistemi diyelim” diyerek bunu açık etti. Halkın çoğunluğu başkanlığa yüklenen anlamın ne olduğunu görüyor. Şimdi “partili cumhurbaşkanlığı” manevrası, başkanlık etrafında kapsamlı bir anayasa değişikliğinin ya da yeni anayasa düzenlemesinin istenilen sonuçları vermeyeceği yönündeki endişenin dışavurumu. Davutoğlu’nun görevden alınması da bununla ilgili; “yeterince çalışmadı, başkanlık için güç biriktirmedi, kendisini öne çıkarmaya başladı” şeklinde özetleyebileceğimiz, şimdi öne çıkarılan “düşük profilli başbakan” arayışı itirafında da görülen bu. “Başkanlığa destek düşük, suçlu Davutoğlu”.

Hep söylüyoruz, AKP Türkiye tarihinin en pragmatik partisi, bu da onu manevra kabiliyeti en yüksek parti yapıyor. Her an yeni duruma göre esneyip yeni taktik geliştiriyor. Strateji, hedef ise hiç değişmiyor. Amaca giden yolda her şey meşru. Şimdi “partili cumhurbaşkanlığı” paketi etrafında birkaç maddelik anayasa değişikliğini Meclis’e Haziran ayında getireceklerini, ardından da bu paketi Eylül gibi referanduma taşıyacaklarını anlıyoruz. Siyasi denklem değişken, şimdilik planları bu.

“Partili Cumhurbaşkanlığı”

“Partili cumhurbaşkanlığı” dedikleri, “başkanlık” adı altında gizledikleri Saray merkezli yeni rejim yolunda bir adım; “aşamalı karşı devrim” stratejisi içinde mevcut sıkışmayı kendi lehlerine geçici de olsa aşmalarını sağlayacak bir ara durak. Buna karşın Türkiye’de meselenin hala bir “hükümet sistemi” tartışması gibi sunulduğunu görüyoruz. “Efendim bu model yarı-başkanlık mıdır; Fransa tipi midir?” vesaire vesaire.

Anlamsız bir tartışma. Yürütmenin kendi içindeki iç dengelerini ve işleyişini değiştiren değil, topyekün tüm devlet aygıtlarını Saray etrafında toplayan diktatöryal rejim değişikliğini görmemekte ısrar eden bir tutum. Fransa gibi öyle veya böyle işleyen “liberal” bir demokrasinin kendi içinde yürütmenin konumuna dair çözdüğü sistem tartışmasını, bizde de normal bir demokrasi varmış gibi yeniden üreten bir körlük pozisyonu. Diktatörlük ve Saray merkezli yeni rejim inşasını görmeyen, görmek istemeyen; normal bir demokrasi var da, liberal bir devlet biçimi var da “onun altında hangi sistem olsun?” tartışmasına Saray dışından katkı veren, yeniden üreten apolitik, teknisyen bir pozisyon bu. Ağaca bakmaktan ormanı göremiyor.

Oysa bu farkı en iyi gören Saray ve çevresi. Dikkat edin, Erdoğan her konuşmasında “sistem sorunu” vurgusu yapıyor. Damat Berat enerji konularıyla uğraşmaktan kalan zamanını ülkedeki değişikliğin “rejim değişikliği değil, sistem değişikliği” olduğunu anlatmaya ayırıyor. Dün AKP Sözcüsü Ömer Çelik, “meseleyi sistem tartışmasından rejim tartışmasına çekmek istiyorlar” diyerek endişesini dile getiriyor.

AKP’yi, Saray’ı rejimi değiştirirken meseleyi sistem tartışması gibi sunmaya iten ve tartışmanın “rejim”le ilişkili olduğunun anlaşılmasından dolayı endişeye sevk eden nedir? Bunu bulalım, esas budur; esası kaçıran her analiz Saray rejimini normalleştiren bir siyaset bilimcilik düzlemine sıkışıyor.

Aslında bu endişeyi tetikleyen, Meclis Başkanı İsmail Kahraman’ın “laiklik anayasadan çıkarılsın” açıklaması ve buna karşı oluşan tepkilerdir. O saate kadar “başkanlık” tartışmasını teknik bir mesele, yönetimin daha etkin ve hızlı işleyişi açısından bir “istikrar” unsuru olarak açıklamaya, sunmaya çalışan Saray çevresinin taktiği Kahraman tarafından boşa düşürüldü. Mesele basit bir “hükümet sistemi” değişikliği değil; topyekün rejim değişikliğiyle ilgiliydi. O günden bu yana yaptıkları tüm açıklamalar, ısrarlı “rejim değil sistem değişikliği” vurguları bundan. Takke düştü; İslamcılık ve Cumhuriyet düşmanlığı göründü.

Kavram Karmaşası

Meseleyi böyle koyarak şimdi devam edelim. Siyaset Bilimi’nde de kavram karmaşası var ve anaakım siyaset bilimi bu yüzden bu meselenin içinden çıkamıyor; “Fransa tipi mi olsun, Amerikan tipi mi?” tartışmasıyla “meleklerin cinsiyeti” zeminine çağırıyor. Bunda rejimle hükümet sistemini, yönetim biçimini aynılaştıran analizlerin payı büyük.

Bu anlamda bir çıkış noktası, Nicos Poulantzas’ın önerdiği devlet tipi, devlet biçimi ve rejim biçimi ayrımı olabilir. Marksist bir devlet ve olağanüstü devlet kuramı geliştirilmesinde büyük katkısı olan Poulantzas gerek Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar, gerekse Faşizm ve Diktatörlük adlı yapıtlarında bu tasnifi açıyor. Buna göre her üretim tarzına tekabül eden bir devlet tipi var. Feodal devlet, kapitalist devlet gibi. Günümüzde hakim devlet tipi kapitalist devlettir. Bu genel çerçeve önce devletle sınıflar arasındaki ilişkiyi görünürleştiriyor.

Daha alta indiğimizde ise devlet daha çok bir üstyapı kurumu gibi ele alınır. Devlet biçimi kavramı bunu verir. Kapitalist bir devlet tipinin birden fazla devlet biçimi olabilir. Liberal devlet biçimi, müdahaleci devlet biçimi gibi.

En altta ise rejim biçimi yer alır. Bu ayrım, aynı devlet biçimi içinde farklı rejim biçimlerinin (hükümet sistemi anlamında) olabileceğini göstermeyi amaçlar. Örneğin liberal devlet biçimi parlamenter sistem ya da başkanlık sistemi olarak yaşayabilir, görünebilir.

Ancak burada da rejim biçiminin hükümet sistemiyle aynı anlama gelecek şekilde kullanıldığı görülüyor. Oysa Türkiye’de değişikliği sözkonusu olan bu anlamda dar bir “rejim” değildir; yani halihazırdaki bir devlet biçiminin altında parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçişi aşan bir niteliktedir. Dolayısıyla bizde rejim kavramı daha geniş bir göndermeye sahiptir. Devlet biçimiyle özdeşleşmiştir. Tartışma devletin biçimi olarak Cumhuriyet’in altında “başkanlık sistemi mi olsun, parlamenter sistem mi?” tartışması değildir. Tartışma, “başkanlık sistemi” adı altında bizzat devlet biçimi olarak Cumhuriyet’in değiştirilmesi ve Saray rejiminin inşa edilmesidir. Yine tekrarlayalım: Saray varsa, ağırlık Saray’daysa Cumhuriyet yoktur. Semboliktir.

Bu noktada Poulantzas’ın Faşizm ve Diktatörlük’te geliştirdiği “olağanüstü devlet biçimi” analizi bizim şartlarımıza daha uygundur. Poulantzas burada faşist devlet biçiminin aynı zamanda özgül bir rejim biçimi olduğunu ifade eder. Yani burada ayrımların kalkması, rejimin etrafında diktacı temelde yeniden yapılandığı merkezin (Saray) tüm kuvveti yeniden düzenlemesi sonucu devlet biçimiyle hükümet sistemi anlamındaki rejim biçimi kaynaşır.

Bu elverişli bir yaklaşımdır. Bizde gerçekleşen değişiklik, olağanüstü-diktatöryal bir değişimdir ve devlet biçimiyle rejim biçimi anlam olarak kaynaşmıştır. Bu nedenle meseleyi sadece basit bir “sistem değişikliği” olarak sunmak, olağanüstü-diktatöryal ve dinci rejim değişikliğini görünmezleştirmeye yarar.

Hem devlet biçimi olarak (geniş anlamda rejim olarak) Cumhuriyet, hem de karşısında devlet biçimiyle rejim biçiminin kaynaşması anlamında diktatoryal/olağanüstü Saray Rejimi.

Buradan bakarak; ikinci noktaya gelelim. “Rejim değil sistem sorunu” savunması yapanlar, rejim dediklerinde laiklik, saltanatın kaldırılması gibi temel demokratik devrimler çerçevesinde geniş anlamıyla devlet biçimi olarak Cumhuriyet’i vurgulamaktadır. Rejimden anlaşılan, kazanımlarıyla birlikte Cumhuriyet’tir. Gizlemeye çalıştıkları esas budur.

Bu açıdan Cumhuriyet sadece bir hükümet sistemi değil; aynı zamanda bir devlet biçimidir. 1923’te Cumhuriyet ilan edildiğinde 1921 Anayasası’na “Türkiye devletinin şekl-i hükümeti Cumhuriyet’tir” ibaresi eklenmiştir. Bu ibare, Cumhuriyet’i önce yürürlükteki Meclis Hükümeti sistemine karşı tanımlamıştır. Ancak asıl değişiklik 1924 Anayasası ile kurumsallaşmış ve “Türkiye devleti bir Cumhuriyet’tir” ibaresi birinci madde olarak yazılmıştır. Artık Cumhuriyet bir hükümet sistemi olmanın ötesinde bir devlet biçimidir. 1961 Anayasası da bu geleneği sürdürmüş ve 9. maddede “devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki Anayasa hükmü değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” ibaresiyle birlikte “devlet biçimi olarak Cumhuriyet” vurgusu yapılmıştır.

Öyleyse; bizde rejim denildiğinde sadece hükümet sistemi değil, devletin biçimi de anlaşılmaktadır. Rejim kavramı, hükümet sistemleri kavramından daha geniştir. Aynı şekilde bizde kazandığı geniş anlamıyla Cumhuriyet de öyle. Mesele başkanlık ile parlamenter sistem arasında “dar anlamda rejim” ya da hükümet sistemi tartışması değil, geniş anlamıyla rejim, devlet biçimi olarak Cumhuriyet ile Saray Rejimi arasındadır. Bunun dışındaki her analiz, bizi Saray Rejimi altında yaşamayı kabullenmeye ve bunun altında “başkanlık mı olsun parlamenter mi?” tartışmasında hapsolmaya iter.

Bu nedenle sistem-rejim tartışmasının ötesinde, devlet biçiminin (Cumhuriyet) ve buna bağlı olarak da yönetim sistemi değişikliğinin amaçlandığını, Saray Rejimi dediğimiz olağanüstü devlet yapılanmasının devlet biçimiyle rejim biçimini kaynaştırdığını ve meseleyi sadece teknik bir sistem değişikliği olarak sunmanın AKP’ye yarayacağını tekrar belirtelim.

Toparlama

Genel tabloyu toparlayalım, resmi görünürleştirelim:

Bir; bütün aygıtlar Saray etrafında dizilmekte, siyasal kurumlar ve kurallar Saray’a göre tepeden/otoriter ve hukuksuz zeminde yeniden şekillenmektedir.

İki, baskı aygıtları bu çerçevede Saray’ın doğrudan gündemiyle uyumlu hale getirilmiştir. Diktatörlük fiilen yürürlüktedir. Devlet tek kişide (Erdoğan), tek merkezde (Saray) yeniden yapılanmaktadır. Yargı dahil tüm aygıtlar bu gündeme uyumlu hale getirilmeye başlanmıştır. Şimdi kendi hukukunu kurmak istemektedir; anayasa bunun çerçevesidir.

Üç, rejim dinsel temelde yapılandırılmakta; Cumhuriyet’ten kalan tüm kazanımların tasfiyesi ve yerine dinsel meşrulaştırmanın öne çıkarılacağı teokratik bir sistem örülmektedir. Gündelik yaşam, eğitim, toplumsal yaşam tamamen buna göre yeniden yapılandırılmaktadır.

Bütün bunlar Türkiye’de olağan bir devlet biçiminin altında sistem tartışması yürümediğine; devlet biçimiyle rejim biçiminin kaynaştığına ve olağanüstü bir devlet biçiminin bu temelde inşa edildiğine kanıttır.

Sözün özü, devlet biçimi ve rejim olarak Cumhuriyet gitmekte, devlet biçimi ve rejim biçimi kaynaşması temelinde dine dayalı diktatöryal bir Saray Rejimi kurulmaktadır. Her siyasi görev, yaptığı siyasi durum tahliline göre belirlenir. Tercih muhalefet güçlerinindir, böyle bir rejim içinde “parlamenter mi, başkanlık mı, partili cumhurbaşkanlığı mı” tartışması mı yapacaksınız, topyekün Saray Rejimi’ne karşı laik, halkçı ve demokratik bir Cumhuriyet mevzisini mi öreceksiniz? Karar aşaması geçilmek üzere. Zaman doluyor.

Deniz Yıldırım - @denizyildirim79

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)