• BIST 94.292
  • Altın 145,043
  • Dolar 3,5609
  • Euro 3,8762
  • İstanbul 18 °C
  • Ankara 18 °C
  • İzmir 21 °C
  • Adana 25 °C
  • Antalya 26 °C

Deniz Yıldırım'dan referandumda kazanma formülü: Halkçı-Demokratik stratejiyi

Deniz Yıldırım'dan referandumda kazanma formülü: Halkçı-Demokratik stratejiyi
Yrd. Doç. Dr. Deniz Yıldırım referandum stratejisini Disk'in Sesi'ne anlattı.

Yrd. Doç. Dr. Deniz Yıldırım referandum stratejisini Disk'in Sesi'ne anlattı. 

AKP milletvekilleri tarafından TBMM’ye sunulan ve parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçilmesini öngören anayasa değişiklik teklifini genel olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

Deniz Yıldırım: Basit bir sistem değişikliği ile karşı karşıya değiliz; geriye doğru makas değişikliği yapılmak isteniyor. Açayım: 1908 Meşrutiyet Devrimi’nin ardından bizde önce saltanat, ama genel olarak da tek kişi karşısında Meclis’i güçlendirme eğiliminin sonucu olarak ortaya çıktı parlamenter sistem. Dolayısıyla bizim siyasal demokratikleşme sürecimizin başlangıcı, tarihsel olarak Saray’dan Meclis’e doğru yetkilerin kaydırılması, Meclis’in güçlendirilmesi arayışı ile başlatılabilir. Bunu tamamlayan devrimsel hamle ise 1920’de Ankara’da bir Meclis’in açılması ve adı hemen Cumhuriyet konulmasa bile egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunun ifade edilmesidir. Cumhuriyet toplamda bu siyasal ve sosyal dönüşümün adı. Tek kişinin egemenliği kullanması anlayışına karşı egemenliğin halk ve temsilciler eliyle kullanılması anlayışı. Bu anlamıyla egemenlik 100 yıl sonra yeniden Meclis’ten Saray’a, temsilcilerden de bir kişiye veriliyor. Bu açıdan bildiğimiz anlamda Cumhuriyet’in ve bizim aksak gedik demokratikleşme – siyasete katılım tarihimizin merkezi olan Meclis’in sonu demek önerilen sistem. Başkan’a yetki devri niteliği taşıyor. Saray’a devleti ve rejimi istediği gibi örgütleyebilmesi için yetki devrediliyor. Bu basit bir sistem değişikliği değil, toptan devlet biçiminin diktatöryal temelde yenilenmesidir.

İkincisi, paketi Başkanlık Sistemi olarak adlandırmak da aslına bakarsanız yanıltıcı. Zira Batı’da burjuva demokratik devrimlerinin sonucunda ortaya çıkan, kralı/mutlak otoriteyi sınırlandırmayı amaçlayan kuvvetler ayrılığı yaklaşımının iki model sistemi var: Birincisi İngiliz Devrimi’nin sonucu olarak Parlamenter Sistem; ikincisi Amerikan Devrimi’nin sonucu olarak Başkanlık Sistemi. Her iki sistemde de kuvvetler ayrılığı esastır ortaya çıkış hedefi bakımından. Ve özellikle Amerikan sisteminde bu çok daha sert bir kuvvetler ayrılığı olarak kurgulanmıştır. Burjuvazinin aristokrasi ve monarşi karşısındaki ilerici rolünün ortadan kalkması ve emekçi sınıflara saldırma siyasetine yönelerek gericileşmesi ile birlikte bu sistemler de aşınmıştır denilebilir. Ancak özünde yine de böyle bir “tek adam diktatörlüğü” modeli her iki sistemin şu anki halinden bile çıkarılamaz. Son örnek; ABD’de başkan seçilen Trump’ın 7 müslüman ülke vatandaşına ABD’ye girişi yasaklamasıyla ilgili başkanlık kararnamesinin yürütmesini Federal Mahkeme’nin hemen durdurabilmesidir. Dolayısıyla yürütme gücünün tek elde toplanmasına karşı bir fren-denge mekanizması vardır klasik başkanlık sisteminde de.

Oysa bizde öngörülen yeni rejim anayasasında yürütme tek kişiye teslim ediliyor; Başbakanlık kaldırılıyor; Bakanlar Kurulu etkisizleştiriliyor; hesap vermeyen, denetimsiz bir başkanlık modeliyle başkana neredeyse her konuda kararname çıkarma yetkisi getiriliyor. Partili de olabilecek bu başkan isterse Meclis’i feshedebiliyor. Meclis’in yasama organı olarak yürütmeyi denetlemesi belli konularda yasaklanıyor; kalan konularda da sayısal olarak imkansızlaştırılıyor. Üstüne üstlük yürütmenin hukuka aykırı işlemleriyle ilgili olarak vatandaşların başvurabileceği bağımsız bir yargı da bırakılmıyor. Zira yüksek yargı üyelerinin neredeyse tamamını başkan ile partisi belirliyor.

Bütün bunlara bakarsak şunu söyleyebiliriz; bu bir sistem değil, devlet biçimi ve rejim değişikliği; ikincisi bunun adı Başkanlık değil; olsa olsa tek kişiye devletin anahtarının denetimsiz şekilde teslim edilmesi. Kişilere göre devlet, kişilere göre sistem mantığı. Modern devlet, kişilere bağlı olmayan bir yasal-hukuksal kurumsallaşmanın ürünüydü; Türkiye’de devlet yeniden şahsileşmiş bir iktidara doğru yapılandırılıyor uzun süredir. Anayasa ile bunu kurumsallaştırmak ve garanti altına almak istiyorlar.

Bu değişikliğin demokratik hayatımıza, sendika, dernek, sivil toplum kuruluşlarının faaliyet ve mücadelelerine etkilerinin neler olabileceğini öngörüyorsunuz?

Deniz Yıldırım: Net biçimde şunu söyleyebiliriz: bu değişiklik zaten halihazırda askıya alınmış temel hak ve özgürlükleri daha da budayacak. Fiilen uygulamada olan Olağanüstü Hal düzeninin, kararnamelerle devlet yöneterek yürütmeyi Meclis’ten ve yargı denetiminden kaçırma modelinin yarattığı imkanlar istisnadan kurala dönüşecek Saray için. Bugünkü fiili OHAL durumu istisna olmaktan çıkarılıp anadüzen haline gelecek. Darbecilerle ve terörle mücadele gündeminin dışına nasıl çıkarıldığı ortada bu sürecin. Muhalif gazete ve televizyon kanallarının susturulması; muhalif sol-demokrat çizgideki akademisyenlerin meslekten atılması; toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin Valiler tarafından süresiz şekilde yasaklanabilmesi; kararnamelerle bankacılık, ulaştırma gibi sektörlerde grevlerin yasaklanabilmesi; emekçilerin kazanılmış haklarına; doğaya saldırının artması; Metal grevinin yine “milli güvenlik” gerekçesiyle ertelenmesi ve elbette yaratılan korku atmosferinde toplumun sessizleştirilmesi. Ki en kötüsü budur. Bunu anayasal düzen haline getirmeye, OHAL’i yeni rejimin bizzat kendisi haline getirmeye çalıştıklarını düşünürsek bunun demokratik örgütlenmelere, hak mücadelelerine nasıl olumsuz yansıyacağını tahmin etmek de kolaylaşıyor. Önümüzde pratiği var; yaşanıyor; bizzat şu anda hayatın kendisiyle sınanıyor.

Kaldı ki; yaklaşan bir ekonomik kriz var. Adım adım kendisini hissettiriyor. Dikkat edin; kararnamelerle kamunun varlıklarını, özelleştirme gelirlerini Varlık Fonu’na aktarıyor; emeklinin, işçinin fonlarını burada biriktirip sermayeye kriz döneminde kamu garantili kaynak transferini daimileştirmek istiyorlar. Yani ekonomik de bir OHAL düzeni kuruluyor Saray etrafındaki büyük sermaye için. Sıcak para döneminin bitmeye başladığı; imar-inşaat rantına dayalı model için denizin biteceği bir kriz döneminde en ağır saldırıları emekçiye, halkın kazanılmış haklarına ve Saray yandaşı olmayan örgütlenmelere yöneltecekler. Sendikaların 12 Eylül darbe düzeniyle neredeyse bitirilmiş mücadele dinamiğinin krizle birlikte yeniden ivmelenmesi ihtimaline karşı; emekçi düşmanı bir önleyici diktatörlük modeli kuruluyor. Bu açıdan önerilen sistemin “diktatöryal” karakterine vurgu yaparken bu sınıfsallığın altını ısrarla çizmeliyiz. Bu aynı zamanda yağma ekonomisini ayakta tutmak için halk’ın kazanımlarına hukuksuzca el koyma, yağmacı sermaye kesimine denetimsizce aktarma programının anayasası. Fakat sermayenin bir yandan da gözden kaçırdığı şey şu: bu modelde kendilerinin de mal-sermaye güvenliği olmayacak. Türkiye burjuvazisi için de “kırk katır mı kırk satır mı?” dönemi yaklaşıyor.

Değişikliklere ilişkin olası referandumda nasıl bir hayır kampanyası örgütlenmesi gerektiğini düşünüyorsunuz?

Deniz Yıldırım: Önce nesnel şartlara bakalım; referandum sandığına ağır sansür, baskı ve OHAL şartlarında gidiyoruz. Evet cephesi her türlü devlet ve medya imkanına sahip. Diğer yandan karşı tarafın her şeye rağmen Hayır oylarının önde gittiği şu ortamı tersine çevirmek için neler planladığını da bilmiyoruz. Karşımızda oyunu nizami oynayan bir aktör yok. Daha 7 Haziran-1 Kasım süreci önümüzde duruyor. Bu nedenle Hayır demek başlı başına bir tercihten çok tutuma dönüşüyor. Tutumsa geçmişteki hatalardan çıkarılacak derslerle bireysel tercihleri bir stratejik siyaset hattına/hedefine çekmekle mümkün. Kaldı ki şartlar yine de uygun; karşı tarafın iç cephesinde tutarsızlık ve çatlaklar var.

Stratejik olarak önerim; iki düzeyde hedeflerin sıralanması yönünde. Birincisi; Hayır’da buluşanların sayısal toplamından asgari konularda birlikte tutum alabilen bir kuvvetli, caydırıcı siyasal muhalefet iradesi oluşturmak. Bu iradenin oluşturulması şu açıdan önemli: Sayısal olarak kaybetsek bile (ki ben doğru stratejiyle kazanabileceğimizi düşünüyorum), referandum sonrasının ağır baskı ortamına bir kazanım olarak bırakmalıyız bu süreçte biriken sosyal-siyasal kuvveti. Yani sadece referandum gününe değil, referandum sonrasına da bakan, orayı da düşünen bir kampanya örgütlenmesi olmalı bu. Nasıl olur? Kaybedersek dikta sürecinde birlikte tutum alabilecek bir siyasal dayanışma örgütlenmesine dönüşür; başka bir Türkiye’nin mümkün olduğunu anlatarak kazanırsak da alternatif bir iktidar seçeneğinin varlığını görünürleştirmiş oluruz.

İkincisi; bu Hayır’ı iç cephede siyasal olarak kuvvetli kılacak stratejiyle birlikte de Evet’e ve Kararsızlar’a doğru hamle yaparak genişletecek bir taktik geliştirmek gerekiyor. Hayır cephesi eksilmez kolay kolay; Evet’ten ve Kararsızlar’dan kayma ise mümkün. Fakat bizim tarafta yapılacak iki hatayla kaybederiz: Strateji düzleminde birinci hata referandumu tam da AKP’nin isteyeceği şekilde, bunca sorunla boğuştuğu bir dönemde yeniden klasik kültürel yarıklara oturtmak; din-laiklik ekseni gibi örneğin. İkincisi de, sadece diktatörlük ya da tek adam vurgusuna dayanan bir liberal kampanya yürütmek. Bu ikisi kaybettirir.

Üçüncü yol olarak benim önerim; uzun süredir ABC Gazete yazılarımda da ifade ettiğim Halkçı-Demokratik strateji. Sosyal anlamda krizle boğuşuyor halk; işsizlik oranları artıyor; çarşı-pazar boşalıyor; hayat pahalılığı ve zamlar belimizi büküyor. Bunun bu model gelirse daha da artacağını ifade etmek gerekiyor. Ekmek meselesini öne almak. Halkçı strateji; burada Evet’i krizle; şatafatlı saraylarla; milyon dolarlık futbolcuların, devletten ihale alan işadamlarının tutumlarıyla özdeşleştirmek; Hayır’ı ise halkın tutumu olarak yerleştirmek. Zamlara karşı Hayır; Hayat Pahalılığı Artmasın Diye Hayır; Gençler İş Bulsun Diye Hayır; İşçiler Sömürülmesin Diye Hayır; Kadınlar Taşerona Mahkum Edilmesin Diye Hayır; Kadınlar Öldürülmesin Diye Hayır gibi sloganlar etrafında Halkçı bir antagonizma/zıtlık ekseni yaratılabilir. Liberal kampanya bunu yapamaz ve İngiltere’de Brexit, İtalya’da Anayasa referandumunda olduğu gibi liberal kampanya kaybettirir. Karşısında sağ popülistler kazanıyor; bizim buna karşı, zaten iktidardaki milliyetçi popülist cepheye karşı geliştirmemiz gereken şey ilerici popülizm olarak Halkçılık Stratejisi.

Bu noktada Halkçı-Demokratik Strateji’nin demokratik ayağı; ekonomi temelli zıtlık kampanyasıyla birlikte halkın daha fazla yönetime katılmasını sağlayacak bir modeli görünürleştirebilir; her kesimin birarada demokratik olarak yaşamasını sağlayacak; savaşsız, terörsüz; şiddetsiz, darbe ve diktasız bir yeni toplumsal sözleşmenin mümkün olduğunu gösterebilir. Yani Hayır cephesi; kendisini demokratik olarak örgütlerken buradaki örgütlenme modeliyle; diliyle, önerdiği programla aynı zamanda bir başka Demokratik modelin nüvesi haline gelebilir. Kendisini örgütlerken Türkiye’nin bu girdaptan çıkmasını sağlayacak siyasal modeli de örgütlemek; önerdiğim stratejinin siyasal ayağı bu. Bu açıdan halkçılara, toplumculara, emek örgütlerine, ilerici-demokrat çevrelere, açılan bu fırsat penceresi içinden bakma çağrısı yapıyorum. Sandıktaki kazanımın da ötesinde bir kriter koyalım; bir başka seçeneğin var olduğunu gösterme imkanına dönüştürelim bu referandum sürecini. Bunu da doğru stratejiyle, siyasal perspektifle ve genişlemeci taktiklerle başarabiliriz.

Emeğin cephesinden referandumda öne çıkarılacak temalar ve izlenecek strateji hakkında neler söylersiniz?

Deniz Yıldırım: Az önceki sorunun yanıtında da ifade ettiğim gibi; sendikalara, emek cephesinden bakan siyasetlere düşen en önemli görev; bu referandumun ana zıtlığını bizim kurmamızı sağlamak. Henüz Evet cephesi kendi minderini kuramadı; rüzgar Hayır’dan yana; fakat asıl zemini biz oluşturmazsak bu minder kayar gider. O zemini Tek Adam Egemenliğine Karşı Halk Egemenliği; Saray’da Yaşayanların Evet’ine karşı Soma’da, Ermenek’te, Şirvan’da yitirdiğimiz madencilerin Hayır’ına dönüştürmeliyiz. Kriz geliyor; bu kriz en çok emekçiyi, öğrenciyi, kadını, genci, emekliyi, küçük esnafı vuracak. Yani Halk’ı. Sosyal bir kategori olarak Halk’ı referandum üzerinden yeniden inşa edelim ve referandumu Halk ile Saray, Halk ile Tek Kişi arasındaki zıtlığa oturtalım. Önerim budur. Sloganlar; buna uygun olmalı; düzenlenecek kampanyaların taktiği, bu ana stratejiyle uyum içinde yapılanmalı. Stratejiyi güncelleme; heyecanı-umudu yeniden dirilterek pratikte sınama ve gücümüzü genişletme çağrısı yapıyorum. DİSK’e bu açıdan büyük görevler düşüyor. Hepimize kolay gelsin.

Teşekkürler     

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)