• BIST 109.156
  • Altın 153,298
  • Dolar 3,8173
  • Euro 4,5053
  • İstanbul 13 °C
  • Ankara -2 °C
  • İzmir 9 °C
  • Adana 5 °C
  • Antalya 10 °C

Denizin Çağırışı üzerine

Denizin Çağırışı üzerine
Günay Güner, Kemal Bilbaşar'ın "Denizin Çağırışı" kitabını yazdı.

Günay Güner / Denizin Çağırışı 
Usta Yazar Kemal Bilbaşar’ın yapıtlarının yeni basımları yapılıyor; çok yerinde bir çalışma. Kemal Bilbaşar ilginç biçemiyle Türk yazınını etkilemiş bir yazar. Kesinlikle gelecek kuşaklar da onun yapıtlarını tanımalı, okumalı. 

Aynı zamanda Tarih Öğretmeni Kemal Bilbaşar yazınımıza “yabancılaşma” izleğini taşıyan ilk yazar olarak da bilinir. İlk kitabı Anadolu’dan Hikâyeler (1939) olmakla birlikte, en çok ilk romanı Denizin Çağırışı (1943), Cemo (1966), Memo (1970) adlı yapıtlarıyla tanınmıştır. Doğan Hızlan, Kemal Bilbaşar’ın yapıtlarında “kasaba” gerçeğine vurgu yapar. Ahmet Oktay ise Denizin Çağırışı ile Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli arasında ilişki kurar. 

Usta Ozan Behçet Necatigil, Kemal Bilbaşar’ın sanatı için şöyle yazar: 
“Refik Halit’le başlamış bir memleket hikâyeciliğini, hicivci ve sert bir gerçekçilik anlayışı içinde devam ettirir”.  
Kemal Bilbaşar ise yapıtlarını anlatırken: 
“Yapıtlarımı genellikle küçük kasaba ve köylerde yaşayan, çok çalışan, az mutlu olan insanların hayatını yansıtmak, onların belli bir bilince varmaları amacıyla kaleme aldım. Fikirde toplumcu, sanatta gerçekçi, görüşe bağlı kaldım. Memleketimiz insanlarının dertlerini, toplum gerçeklerini ancak bu edebiyat tekniğiyle gün ışığına çıkarmak, onlara çözüm yolunu göstermek mümkün olacağına inandım” der.     

Sözkonusu “yabancılaşma” izleğinin belirgin olduğu yapıtı Denizin Çağırışı’dır. Adında deniz olmasına karşın, yapıtın içinde “deniz” çok az anılır; daha çok simgeseldir. Denizin Çağırışı’nda, “bunaldığı” kasabadan ayrılıp, biraz da amaçsız biçimde İzmir’e giden (yoksa gelen mi demeli) bir genç adamın, öğretmenin arayışı, tutkulu iniş çıkışları vardır. Kitap daha başta üç noktayla ve belli belirsiz denizle başlar:   

“... Beş saat rötarla, İzmir'e gece yarısından sonra varmak, demiryolları idaresi için ‘ahvali adiyeden’ olabilir, ama benim gibi beş yıl, sapa bir yerde kurulmuş küçük bir kasabada kabuğuna çekilerek, vesvese ve korkularıyle başbaşa yaşamış, bilmediği bir semanın ve tanımadığı bir denizin maviliğinden şifa aramaya çıkmış, karanlıktan korkan bir insan için, ne büyük felaket...

Gece yarısını geçmiş olmasına rağmen, hiç olmazsa, arkadaşım pekala beni bekleyebilirdi. Kalben ona da dargındım ve eğer bu büyük şehirde bir başka tanıdığım olsaydı, onun yüzünü bir daha görmek istemezdim.
Aslında hiç kimseye darılmağa da hakkım yoktu. Ana dilini konuşmayan yabancı bir ülkede değildim ya. Hiç şüphesiz herhangi bir adam, bir otele götürmek nezaketini benden esirgemezdi. 

Bir yandan da düşünüyordum ki, Venedik'te, Marsilya'da, Leningrad ya da Norveç'in herhangi bir fiyordunda, hatta okyanus adalarındaki bir köyde bile olsam, bu şehre karşı duyduğum yabancılık korkusunu duymayacaktım. Çünkü o şehirlere kitapların dikdörtgen kapısından girmiş, bildik semtlerde prenslerden, hamallardan, açlardan ve delilerden pek çok ahbaplar edinmiştim. Oysa gece yarısından sonra, elimde bavul, karanlıklarıyle başbaşa kaldığım bu şehrin düğümünü çözebilmek için, bir zarfın üzerine yazılı ‘Konak’ adresinden başka bir anahtarım olmadığı gibi, posta pullarını ben gönderdiğim halde mektuplarına sarfedeceği mürekkebin ve kâğıdın parasını hesap etmek yüzünden, haberleşme telini her zaman koparan cimri bir okul arkadaşımdan başka insan da tanımıyordum.

Bununla beraber o küçük kasabada, gizli bir çağrının çekimiyle içimde yolculuk istekleri çağıldamaya başladığı zaman, İzmir'den başka bir yer bana daha sevimli görünmemişti. Ölmüş bir zamanın masallarıyle hatırladığım ışıklı kıyılarda, ‘ilahların ayak izleri çoktan silinmiş’ ve Afrodit tapınakları çoktan yıkılmış da olsa, bir masal dünyasının avutucu ve unutturucu renklerini orada bulacağımı umuyordum. 

‘...’ kasabasının kiremitsiz evleri, otsuz ve ağaçsız bir kayalık üzerindeki harap kalesi arkamda tozlu bir hararet içinde erirken, dünyanın bütün yaşama istekleri içime dolmuştu. Kılıfını terk eden bir yılan kadar kendimi taze buluyordum.” (Bilbaşar, 1972: 7, 8). 

9789750702792_front_cover.jpg

Adam yalnızdır, tutunduğu bir bağ bulunmayan biridir. “Kılıfını terk eden bir yılan kadar kendimi taze buluyordum”.

Görkemli bir çağrışımdır yazarın sunduğu. Bu küçük ama önemli yapıtın sonuna değin sözkonusu yetkinliği sürdürür. Giderek Denizin Çağırışı’nın yayımlandığı 1943 yılına göre düşünüldüğünde olağanüstü bir başarıdır. 
 Genç adam önce bir otelde konaklar. Orada sarışın bir kadına, “düşlerinin kadınına” rastlar; tutkuyla bağlanır. Bir süre sonra bir ailenin kiralık odasına taşınır. Ailenin on altı yaşında okul çağındaki kızı Zehra’ya da sevdalanır; Zehra da ilgi duyduğundan nişanlanırlar. 

Ne ki genç adam bocalamaktadır. Yeniden, unutamadığı o sarışın kadına yönelir; onu arar. (Oysa kadın onun ayrımında bile değildir). Simgeye, tutkunun simgesine dönüşmüş “Sarışın kadın” Adalet bir fahişedir ve parası tükenene değin genç adamı kullanır, sömürür ve kovar. 

Kuşkusuz Zehra durumdan çok etkilenmiş, yıkılmıştır. Sokaklarda, her şeyini yitirmiş durumda, çalıştığı fabrikanın yakınında, bir gencin sarkıntılık ettiği Zehra’ya rastlar. Öğretmen, hemen Zehra’yı savunmaya kalkar, genci yere savurur ki Zehra o anda onun yardımını, desteğini kesin olarak ret eder. Giderek sarkıntılık eden işçi gencin koluna girer, üzerini düzeltir, giysisinin tozunu silkeler, öğretmene söver.

Denizin Çağırışı’nın ana ekseni özkıyımdır. “Yukarıda tanıtılan roman, konusunun ilginçliği, zamanının kronolojik olmaması, asıl kahramanın, bazı mekânların adlarının gizlenmesi gibi modernist unsurları içermesi ve korku, alkol, intihar gibi psikolojik özellikleri barındırması nedeniyle psikanalitik açıdan ele alınmaya uygun bulunmuştur. …

Denizin Çağırışı romanını trajik duruma getiren olayların başında hem romanın asıl kahramanı öğretmenin babasının hem de öğretmenin intihar etmesi gelir. Öğretmenin babasının yaşamına denizde son vermesine zamanında kimse bir anlam verememiştir. Çünkü ekonomik durumu iyidir. Yalnızca karanlık korkusu yaşamaktadır”. (Algül, 2014). 

Aslında yoğun yer almıyor desek de “deniz” çok önemli bir değerdedir Denizin Çağırışı’nda. Bu romanda deniz ile özkıyım arasındaki ilişki belirleyicidir. 

Roman şöyle biter:
“’Denize... Denize!... O'nun sonsuz maviliğine koşl’ diyen kim? Bana kim sesleniyor? Doktor mu? Onun hakkı var. Etrafımızı çeviren zaman ve mekânın boyutları içindeyiz. Burada her şey hesaplı, sınırlı. Mavi sonsuzluk, tüm engellerden kurtarır mı insanı? Ah, ne kadar da tatlı bu ses.

‘Denize ... Denize 1.. Babanı da o çağırmıştı.’ Ah, doğru söylüyorsun. Ama sen kimsin? Beni kim çağırıyor? Dağın sesine koşan ve oradan dönmeyen, o bilinmeyen şehrin insanlarından biri miyim ben? Beni kim çağırıyor?
‘Baban gibi sen de, kollarımda rahat edeceksin. Ne bekliyorsun? Safo'nun altın saçları da bende.’

Anlıyorum, şimdi anlıyorum. Deniz tanrıçası! Beni çağıran sensin. Taa uzaklardan, karşı durulmaz bir cazibe ile beni kendine çeken sensin! Sınır hissinden kurtulma isteği ile yanan babamın kanı, aynı ateşle benim damarlarımda da köpürüyor. Anlıyorum. Bu kanda sana karşı dayanılmaz bir eğilim var. Beni çağıran sarı saçlı tanrıça! Guruba karşı saçlarını yay ve beni bekle! Tüm aydınlıklar, tüm mavilikler sende... Sana geliyorum. Engel olan her şeyi bırakarak geliyorum... Sema şahidimdir ki, bu yaptığımdan pişman değilim”. (Bilbaşar, 1972: 169). 

Belki de baştaki yargımızın tersine Denizin Çağırışı’nın denizle alabildiğine dolu olduğunu, görkemli, çok etkili bir simge işlevindeki denizle varlık bulduğunu belirtmek gerekir. Denizin çağırdığı, tüm bunalımıyla, çözümsüzlüğüyle, anlamsızlığıyla, mutsuzluğuyla “birey”dir, insandır. 

Yaşamın içinden çıkılmaz saçmalığında, ağır yıkım koşullarında sığınağımız yine sanat, yine yazın.   
  
Kaynaklar:
Algül, Ali, “Kemal Bilbaşar’ın Denizin Çağırışı Romanına Psikanalitik Açıdan Bir Bakış”, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 2014 Bahar (20), 7-26 

Kemal Bilbaşar, “Denizin Çağırışı”, Bilgi Yayınevi, 1972

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    Diğer Haberler
  • Editörün seçtikleri / 4 Aralık 201704 Aralık 2017 Pazartesi 15:35
  • Yeni çıkan kitaplar / 4 Aralık 201704 Aralık 2017 Pazartesi 12:24
  • Editörün seçtikleri / 27 Kasım 201727 Kasım 2017 Pazartesi 19:26
  • Haftanın Kitabı: "Hacettepe Eczacılık Nerede?"27 Kasım 2017 Pazartesi 17:31
  • Haftanın çok satan kitapları / 27 Kasım 201727 Kasım 2017 Pazartesi 08:52
  • Yeni çıkan kitaplar / 27 Kasım 201727 Kasım 2017 Pazartesi 08:02
  • Suriye kazandı, kazandık!26 Kasım 2017 Pazar 00:21
  • Haftanın çok satan kitapları / 20 Kasım 201720 Kasım 2017 Pazartesi 15:37
  • Editörün seçtikleri / 20 Kasım 201720 Kasım 2017 Pazartesi 15:17
  • Yeni çıkan kitaplar / 20 Kasım 201720 Kasım 2017 Pazartesi 13:30
  • 123456
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)