• BIST 103.235
  • Altın 197,827
  • Dolar 4,7171
  • Euro 5,5018
  • İstanbul 21 °C
  • Ankara 18 °C
  • İzmir 21 °C
  • Adana 21 °C
  • Antalya 19 °C

Derenin derinliğini avanağa ölçtürürler…

Ali Haydar NERGİS

İsveç’te yaklaşık  6 yıl yaşadıktan sonra, doğdukları sulara geri dönen balıklar gibi, yurt özlemim artmış; eşim  ve  2 yaşındaki kızımla  Türkiye’ye  dönüş yapmış;  Zafer Mutlu- Selahattin Duman yönetimindeki SABAH grubunda işe başlamıştım.  İstanbul’da, Selahattin Duman’ın yanında  serbest röportaj muhabirliği yapıyordum. Sevgili Nebil Özgentürk’le masalarımız yan yanaydı. Bizim Çukurova ağzıyla, ‘’Kıçı bir türlü mindere değmeyen’’  Nebil’in telefonlarına bakmak, arayanları not etmek de görevlerim arasındaydı.

Recep Tayyip Erdoğan’ın, Refah Partisi’nden; sinema sanatçısı Halil Ergün de SHP’den Beyoğlu belediye başkan adayı olduğu  27 Mart 1994 belediye seçimleri öncesiydi.  Röportaj konularını sormadan kendim kararlaştırıyor, hazırlayıp Selahattin Duman’ın önüne koyuyordum.

Halil Ergün ve Recep Tayyip Erdoğan’la röportaj yapmaya karar verdim.  Önce Halil Ergün’le görüştüm. Beyoğlu ilgili projelerinden, Yılmaz Güney’le anılarından söz etti; ‘’Ben bir DEV-GENÇ’liyim’’ diyerek esip gürledi. Röportajı hazırlayıp bir kenara koydum.

Sıra Recep Tayyip Erdoğan’a geldi. Refah Partisi’nin İstanbul  belediye Başkan adayı Recep Tayyip Erdoğan’la da görüşecek, iki  röportajı aynı anda yayımlayacaktım. Habercilikte tarafsız ve eşit davranmak gazetecilik etiğinin de bir gereğiydi.

Erdoğan, o sırada Refah Partisi İstanbul İl Başkanıydı. Partiden kimseyi tanımıyordum. Randevu almak için telefon ettim. Adımı, soyadımı, çalıştığım yayın organını sordular, Erdoğan’a ulaşamadım. Birkaç gün sonra, tekrar aradığımda, ‘’Size tekrar döneceğiz’’ dediler. Beklemeye başladım. O arada, gazetede benimle aynı serviste çalışan, işe birlikte gelip gittiğimiz için Kavacık’ta oturduğunu bildiğim, adını şu anda anımsayamadığım biri yanıma geldi, ürkek bir ifadeyle, "Refah Partisi İl Başkanı Recep Bey’le röportaj yapmak istiyormuşsunuz; bana soruldu, olumlu görüş bildirdim." dedi. Çok şaşırdım. Bu, benim anlayamayacağım bir durumdu. Röportaj yapmak isteyen bir gazeteci, neden aynı gazetede çalışan başka bir gazeteciye soruluyordu? Çok geçmedem, Refah Partisi İl Merkezi’nden beklediğim telefon geldi; Recep Tayyip Erdoğan’la yapacağım röportajın gününü, saatini bildirdiler.

Randevu günü, elimde mikro kasetli küçük ses alıcımla Refah Partisi’nin Topkapı’da, sanayi bölgesinin içindeki il merkezine gittim. Bir merdiven çıktıktan sonra Erdoğan’ın odasına aldılar. Erdoğan, sakin, kuşkucu ve mesafeli  görünüyordu. Ismarladığı ıhlamuru içerken, ‘’Sizi, SABAH gazetesinde çalışan partili arkadaşımız (...)’a  sordum.’’ dedi. "Biliyorum’’ dedim, tedirgin bir ifadeyle.

‘’İsveç’ten, Malmö’den gelmişsiniz. Orada, Mardin’li (…)  ailesi var; geniş bir ailedir, onları tanıyor musunuz? Yakın dostlarım olurlar…’’

‘’ O aileyi duydum, ancak tanıdığım kimse yok!’’

‘’ Başlayabiliriz...’’ dedi.

Ses kasetinde kayıtlı konuşmayı hâlâ saklıyorum. O soru ve yanıtları da başka bir yazı konusu yaparım belki…

Görüşmeden çıkarken düşünceli ve huzursuzdum. Sorduğum sorulara yanıt yerine, karşı sorularla adeta sorgulanmış, çok rahatsız olmuştum. 

O gün, edindiğim izlenim şuydu: Refah Partisi İstanbul İl Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, kendisine bağlı çok güçlü bir özel istihbarat ağı oluşturmuştu. Selam vereceği  kişiyi dahi araştırarak seçiyordu.

 Halil Ergün’le yaptığım röportaj yayımlandı. Recep Tayyip Erdoğan röportajı bilemediğim bir nedenle yayımlanmadı. Medya, İsveç’e giderken geride bıraktığım medya değildi artık. Köprülerin altından çok sular geçmiş, Turgut Özal’la birlikte medyada bir çürüme ve yozlaşma başlamıştı. SABAH maceram uzun sürmedi. Kısa bir süre sonra, pılımı, pırtımı toplayıp İsveç’e geri döndüm. Daha sonra, başarısız iki dönüş denemesi daha yaptım. Birincide, Kanal 6 televizyonunda çalıştım. Sonuncusunda, Ankara’da, Çevre Bakanı İmren Aykut’un Basın Danışmanlığı görevinde bulundum. Ardından da ‘’izzet-i ikbal’’ ile terk eyledim Türkiye’deki medya dünyasını…

 AKP iktidar olduktan ve Sabah grubuna karşı operasyon başladıktan sonra, beynimin içindeki sorular yanıtlarını buldu: Dinç Bilgin ile Erdoğan arasında, çok eskilerden kalma bir "husumet" devam ediyordu...

***

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Fetullahçı darbe girişiminden sonra, ‘’Darbeden haberim yoktu!’’ dediğinde, kendisiyle röportaj yaptığım günleri anımsadım ve ‘’olamaz!’’ diyerek havaya zıpladım! Sonra, elâlemin ne dediğini anlamak için tanıdığım aklı erer İsveçlilerle, parti yetkilileriyle görüştüm. Türkiye’deki Fetullahçı darbe girişiminden söz edildiğinde, alay edercesine gülümseyerek gözümün içine bakıyorlardı. Bizim ayırdına varamadığımız şeyler biliyorlardı sanki. Aynı kişiler, AKP’nin iktidara geldiği ilk yıllarda, Erdoğan’ı ‘demokrasi kahramanı’ ilan ediyor, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne gireceğine inanıyorlardı. Neden bu kadar değiştiler; kafalarına saksı mı düştü, anlayamadım…

Elbette, darbe girişiminde kuşkulu birçok karanlık nokta vardı. O günlerde, gazeteci Levent Gültekin’in darbe girişiminden kısa bir süre önce yazdığı bir yazıyı anımsadım hemen: AKP iktidarında üst düzey görev yapmış bir bürokrat, emekliye ayrılacağı günlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan’la vedalaşmaya gidiyor. Oradan, buradan konuşurlarken Erdoğan, kafasındaki  bazı projelerden söz ediyor. Bürokrat, ‘’ Aman efendim, bunları yaparsanız Türkiye’de iç savaş çıkar!’’ diyor. Erdoğan, sakin bir ifadeyle şu yanıtı veriyor: ‘’ Çıksın; iç savaş çıkarsa, ezer geçeriz!’’ Demek ki, bir darbeyi veya iç savaşı ‘bastırma’ özgüvenini kendisinde buluyordu.

Eski CIA görevlilerinin,  Amerikan gazetelerinin aylar öncesinden, ‘’Türkiye’de darbe olacak!’’ söylemleri, Türkiye’de, darbe öncesinde yazılıp çizilenler birer dolgu malzemesiydi.

Fetullah’ın elbette önemli bir gücü vardı. Ancak, ona olduğundan fazla bir güç atfettiler; "ordunun  yüzde sekseni senin" dediler. Fetullah’ı buna  inandırdılar… Köylülerin bir yılan avlama yöntemi var. Yılanı çıkarmak için, girdiği deliğin önüne bir kâse süt bırakırlar. Sütün kokusuna dayanamayan yılanın delikten başını uzattığında kafasını ezerler.

Derenin derinliğini avanağa ölçtürürler.…

Saddam Hüseyin’e yaptıklarının aynısını yaptılar Fetullah’a. Saddam’a da, "sen aslansın, kaplansın; senin devrim muhafızların, cehennem topların var; silip süpürürsün" diyerek Kuveyt’e soktular. Sonra tepesine bindiler.

28 Şubat gibi, ‘ e- muhtıra’ gibi bir darbe söylemine gereksinme vardı. Fetullah’ın, ‘Allah’ın bir lütfu’ olan darbe girişimi bu beklentiyi karşıladı. Durumdan vazife çıkarıldı. Karşı darbeye, Olağanüstü Hal’e kapı aralandı.

Erdoğan’ın, Fetullahçı darbe girişiminden habersiz olduğunu düşünemiyorum.

Kimse bana, Saray’ın bu darbe girişiminden habersiz olduğuna inandıramaz… 

[email protected]

Yazarın Diğer Yazıları
1234567
Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : +90 212 963 1051 (pbx)