• BIST 107.489
  • Altın 142,921
  • Dolar 3,5608
  • Euro 4,1464
  • İstanbul 30 °C
  • Ankara 31 °C
  • İzmir 34 °C
  • Adana 33 °C
  • Antalya 32 °C

Derinleşen AKP darbesi ve muhalefetin aymazlığı!

Merdan YANARDAĞ

Tayyip Erdoğan ve AKP iktidarı, gözümüzün önünde yeni bir devlet ve rejim inşa ediyor. Darbe krizini bir fırsata çevirme stratejisini, muhalefetin akıl almaz tutumu ve aymazlığı nedeniyle yaşama geçiriyor.

Öyle ki, Erdoğan-AKP iktidarı, paradoksal olarak neredeyse tarihinin en zayıf döneminden geçtiği halde, sözde “darbecilere karşı demokrasiyi savunma” gerekçesiyle muhalefeti yedeğine takarak yeni rejime eklemliyor. İlerici muhalefetin en büyük kanadı olan CHP ise tam zamanı olduğu halde, hala “Aman bize din düşmanı ya da darbeci demesinler” kaygısıyla, laiklik konusundaki toplumsal duyarlılığı harekete geçirmekten kaçınıyor.

Oysa 15 Temmuz darbe girişimi, her şeyden önce dinci bir rejim girişiminin ülkeyi nasıl uçurumun kenarına getirdiğini ve laikliğin değerini ortaya koymuş bulunuyor. İnsan vicdanını özgürleştirerek kamusal yaşamda, devlet yönetimi ve eğitimde aklı ve bilimi esas almak anlamına gelen laikliği bu tarihsel dönemeçte savunmayan ve yeniden kazanmak için mücadele etmeyenlerin ülkenin geleceğinde olmayacaklarını görmek gerekiyor.

Bir kez daha altını çizerek belertelim; AKP darbeyi bastırmıyor, gerçekte darbeyi tamamlıyor. Çünkü Erdoğan, darbecilerin ideolojik ve politik hedeflerini paylaşıyor, o sadece kendisini tasfiye etmek isteyen rakiplerini temizliyor.

Bütün yurtta Olağanüstü Hal (OHAL) ilan edilerek Meclis’in devre dışı bırakıldığı koşullarda, AKP iktidarı Kanun Hükmünde Kararnamelerle ülkeyi adeta bir cunta iradesiyle yönetiyor. Cumhuriyetten geriye kalan bütün kurumlar yıkılıyor, toplumu birleştiren ortak zeminler imha edilerek, dar ideolojik (dinci) bir program bütün ülkeye dayatılıyor.

Erdoğan-AKP iktidarı, referanslarını dinden alan yeni bir devlet ve rejimi hızla inşa ediyor. Bunu yaparken önünde neredeyse hiçbir engel bulunmuyor. Çünkü, bütün bu işleri, muhalefetin açık ya da örtük desteğini alarak yapıyor. Adına, Yenikapı mitinginden hareketle “Yenikapı Mutabakatı” denilen zemin, esas olarak muhalefeti işlevsizleştiriyor. Buna karşılık AKP’nin fena halde sarsılan iktidarını yeniden kurmasını sağlıyor.

DARBENİN GÖRÜNÜR KILDIĞI GERÇEK

Batı’nın desteğini kaybeden ve kendi dar programını uygulamaya yöneldikçe yalnızlaşan AKP, son birkaç yılda sermayenin ortak çıkarlarını temsil eden bir siyasal hareket olmaktan çıkarak, büyük ölçüde dar bir klik partisine dönüşmüştü. Esas olarak cami cemaatinden başka kararlı bir desteği kalmayan AKP iktidarı; 7 Haziran seçimlerini tanımadığını ilan ettiği andan itibaren darbeye açık durumdaydı. Çünkü, seçim yoluyla iktidarı bırakmayacağı ortaya çıkmış, ülkeyi kaosa sürükleyen AKP iktidarı, meşruiyetini büyük ölçüde yitirmişti.

Nitekim, 15 Temmuz darbesi AKP iktidarının dünyada yalnız ve yaşamının pamuk ipliğine bağlı olduğunu, Erdoğan’ın ise sanıldığı gibi güçlü olmadığını açıkça ortaya koydu. Erdoğan ve AKP Hükümeti, 15 Temmuz darbesinden ağır yara alarak çıktı. Çareyi, daha önce rövanşist bir kinle saldırdığı, aşağıladığı, hakaret ettiği ve tasfiye etmek için elinden geleni ardına koymadığı cumhuriyetçilere sığınmaka buldu. Bu iki yüzlülüğü, büyük korkuyu ve samimiyetsizliği hepimiz gördük. Bu bir iflas ve yenilgi demekti.

Ancak aynı AKP, darbenin bastırıldığının ortaya çıktığı saatlerde Erdoğan’ın ağzından “Allah’ın lütfu” olarak değerlendirilen bu krizi, hızla fırsata çevirmeye yöneldi. Öyle anlaşılıyor ki, başta CHP olmak üzere muhalefet de bu oyuna büyük ölçüde geldi. OHAL ilan edilmesine kararlı şekilde karşı çıkılmaması ve Yenikapı mitingine katılım bu tutumu net şekilde ortaya koydu.

Oysa Erdoğan ve AKP silkelense yıkılacak durumdaydı. Aslında hala öyle. Ancak, ortada onu silkeleyecek ve ülkeyi aydınlanmacı, laik ve demokratik temellerde yeniden kurmayı göze alacak bir irade yok. Türkiye’nin dramı ve asıl kriz alanı budur.

CHP’NİN TARZ-I SİYASETİ

Türkiye’nin geleceğinin yeniden tayin edildiği bu tarihsel dönemeçte en büyük sorumluluk kuşkusuz CHP’ye düşüyor. Çünkü CHP, bütün eksikleri ve kusurlarına karşın ülkenin en büyük ilerici ve demokratik potansiyelini temsil ediyor. Bu anlamda CHP, yakın siyasi tarih içinde (örneğin son 60 yılda) hiç olmadığı kadar önem kazanıyor. Ancak CHP yönetiminin, ayağına kadar gelen tarihsel fırsatın ve iktidar olanağının farkında olmadığı görülüyor.

Çünkü CHP, son 14 yılda ülkeyi mahveden ve kanlı bir darbeye sürükleyen AKP’ye, 2023’e kadar iktidarı yeniden hediye etmek için adeta elinden geleni yapıyor. CHP, Cumhuriyetin kurucu örgütü olmanın kendisine sağladığı ahlaki, tarihsel ve siyasal gücü değerlendiremiyor. Oysa CHP, Erdoğan-AKP iktidarını istifaya zorlayabilir, partiler üstü bir hükümet kurulmasını sağlayarak demokratik bir seçim kanunu ile makul bir süre içinde ülkeyi yeniden seçime götürebilirdi. Daha önemlisi toplumdaki bütün eğilimleri temsil edecek, insanlığın ve cumhuriyetin kazanımlarını içerecek ve işi sadece anayasa yapmak olacak bir Kurucu Meclis oluşturulmasına da öncülük edebilirdi.

Ancak CHP,  kendisinin ne söyleyeceğinden ve doğru olduğuna inandığı siyaseti izlemekten çok, iktidar partisinin hakkında ne diyeceğini önemsiyor. Bizatihi bu tutum, ana muhalefet partisinin iktidarın ideolojik ve politik hegemonyası altına girdiğini, onun çizdiği sınırlar içinde hareket ettiğini gösteriyor. Oysa 15 yıldır tanık olduğumuz politik pratik, CHP yönetimine egemen olan bu ‘tarz-ı siyasetin’ yenilgisine işaret ediyor.

Dolayısıyla ortada tuhaf bir durum bulunuyor; CHP sanki kendisini iktidar partisine kanıtlamak ve onun eleştirilerinin geçersiz olduğunu göstermek için adeta çırpınıyor. Muhafazakar kesimlerce de kabul edilebilir, onların korkmaması gereken bir parti olduğunu göstermeyi her şeyin önüne koymuş görünüyor. Öyle ki, CHP, sanki tarihsel kimliğine yöneltilen bütün suçlamaları örtük şekilde de olsa kabul ediyor ve kendisini cumhuriyetin bütün kötülüklerinin sorumlusu gibi görüyor. Bu nedenle artık değiştiğini kanıtlamaya çalışıyor.

Oysa bu ülkenin yönetiminde yaklaşık 60 yıldır bulunmadığını, çarpık sanayileşmenin, gecekondularla boğulan çağ dışı kentleşmenin, derin gelir adaletsizliğinin, cehaletin, din sömürüsünün, ortalama eğitim düzeyinin 4,5 yılda kalmasının, toplumun dinci gericilik tarafından ortaçağ karanlığına sürüklenme nedeninin işbirlikçi, Amerikancı, soğuk savaş milliyetçisi sağcı ve muhafazakar partiler ile onların desteğiyle büyüyen islamcı hareket olduğu unutuyor.

DİNCİLİĞİN ELEŞTİRİSİ

Türkiye dinsel gericilikle hesaplaşmasını tamamlamamış olmanın, Cumhuriyet devrimini yarım kırakmanın, dolayısıyla laikliği tam anlamıyla yaşama geçirememenin ve daha vahimi cumhuriyetin kimi kurucu güçlerinin kendi devrimine ihanetinin bütün acı sonuçlarını yaşıyor.

Oysa, dünyada ve tarihde dinci gericilikle hesaplaşmasını tamamlamayan bir toplumun kendi ortaçağını aştığının tek bir örneği bile bulunmuyor. Marx, ‘Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi’ adlı ünlü eserinde, daha 1845 yılında, Almanya’da “dinin eleştirisinin tamamlandığını” söylüyor. Bu tespit Almanların dinsiz olduğunu değil, Almanya’nın insanlık tarihinin en büyük demokratik atılımı olan akıl ve bilim çağına geçtiğini ortaya koyuyor. Marx devamla, “Dinin eleştirisinin tamamlanması bütün eleştirilerin başlangıcıdır” diyor ve kapitalizme yönelttiği itirazı işte bu tespit ve değerlendirmenin üzerine kuruyor.

Yani insan aklı ve vicdanının özgürleşmediği bir toplumda siz kapitalizme (moderniteye) özgü sorunlardan hareketle siyaset yapamazsınız diyor.

LAİKLİK KİMİN İÇİN GEREKLİ

Bu, şu demektir; siz ne kadar ezilenlerin, yoksulların, işçilerin, köylülerin, yüzü kömür karasından görünmeyen madencilerin hakkını ve hukukunu savunursanız savunun, dinsel değerler üzerinden yeniden şekillendirilen bir toplumda gerçek anlamda o kesimlere ulaşamazsınız. Bütün buluşmalarınız geçicidir. Bu nedenle her kırılma noktasında bu kesimlerin tercihleri, kendi çıkarlarına aykırı da olsa, dincilerden ve gericilikten yana olacaktır. Dolayısıyla laiklik, iddia edildiği gibi orta sınıflara özgü fantastik bir tercih değil, asıl olarak halk için yaşamsal öneme sahip bir ilke ve düzendir. Laiklik demokrasinin maddi ve toplumsal temelini oluşturan belirleyici bir kurumdur.

Bu bakımdan İran, ilginç ve açık bir örnektir. İran kapitalizmin Türkiye’den daha az geliştiği bir ülke değildir. Ciddi bir işçi sınıfı ve geçmişinde güçlü bir solun bulunduğu bir ülkedir. Ancak, toplumun dinselleşmesi ve inançlar dünyasına iade edilmesinden sonra ortada ne sol kaldı ne de gerçek bir kapitalizm eleştirisi... Elbette solun vahşi şekilde tasfiye edilmesinin bu tablodaki payı büyüktür. Ancak olayın bu boyutu, tek başına sözünü ettiğimiz durumu açıklamaktan uzaktır. İran’da solu ve modern sınıfsal örgütlenmeleri ortadan kaldıran şey, toplumun dinselleşmesidir. Bu nedenle İran'da kapitalizmin eleştirisinden çok, kaçınılmaz olarak laikliği yeniden kazanma ve dinci yasakları aşma mücadelesi öne çıkmaktadır.

SEÇMEN DAVRANIŞINI NE BELİRLİYOR?

Türkiye’de de yoksulların, işçi sınıfının, emekçilerin büyük bölümü akıl ve bilinçleriyle değil, inançlarıyla siyasal tercihlerini belirliyor. Halkın önemli bir kesimi kendi cellatlarına oy veriyor. Çünkü, Türkiye’de seçmen davranışları ile insanların sosyo-ekonomik konumları arasındaki pozitif ilişki, toplumun dinselleşmesine paralel olarak büyük ölçüde kopmuş durumda. Yani yoksullar, emekçiler ya da işçi sınıfına mensup olanlar, sınıfsal konumlarından hareketle akıl ve bilinçleriyle oylarını kullanmıyor. Çünkü bu kesimler ağırlıklı olarak siyasal tercihini inancından yola çıkarak, yani dinsel ve kültürel değerler üzerinden yapıyor.

Türkiye’de toplum kesimlerinin sınıfsal konumları ile siyasal tercihleri arasında görece pozitif bir ilişkinin bulunduğu 1960-1980 dönemi, ülkenin ve toplumun ikinci bir aydınlanma dalgası yaşadığı yıllardır. Sol da zaten bu dönemde yükseldi ve büyük güç oldu. O nedenle bastırılmış ve kesintiye uğramıştır.

DEĞERLER ÇATIŞMASI VE DEVRİMCİ TAVIR

Yukarıda açıklamaya çalıştığım nedenlerle AKP durumu doğru bir şekilde kavrayarak, daha önceki sağ partilerden farklı olarak siyasal mücadelesini bütünüyle bir kültür ve değerler çatışması üzerinden yürütüyor. Siyasal ve toplumsal saflaşmayı bu değerler (esas olarak din) üzerinden kuruyor. Karşısındaki güçler geri çekildikçe hakimiyet alanını genişletiyor, ideolojik hegemonyasını yeniden üretiyor. Bu nedenle oyunu, asgari ücreti 1.500 TL yapacağım diyene değil de 1.300 TL yapacağını söyleyen partiye veriyor. Çünkü ölçüyü başka yerden kuruyor.

Türkiye’de son 14 yıldır tuhaf bir durum yaşandı; AKP uzunca süre, adeta 'iktidardaki muhalefet' gibi davrandı. Bu algının oluşmasındaki en büyük pay, hiç kuşkusuz çoğu soldan gelen ve kendi değerlerine ihanet eden liberallere aitti. Eğer liberallerin bu desteği olmasaydı, AKP’nin söz konusu  algıyı bu kadar uzun süre canlı tutması imkansız olduğu gibi, 4 yıldan fazla iktidarda da kalamazdı. Liberallerin bu desteği, AKP’nin ‘pasif karşı devrimi’ gerçekleştirmesi için gerekli olan toplumsal rıza ve meşruiyetin üretilmesini sağladı.

AKP, sağ-muhafazakar seçmenin süyük bülümünü kendi değerleri ve hedefleri etrafında birleştirerek islamcı zeminde yeniden şekillendirdi. 

AKP, kötülüğü toplumsallaştıran bir siyasal hareket olarak, kendisini hiçbir ahlaki değerle bağlı saymadığı halde; yıllardır bütün kötülüklerin kaynağı olarak CHP’yi göstermeyi başardı. AKP halkın, CHP ise devletin partisi diye sunuldu. İşin garip tarafı şu ki, CHP de buna inandı. Kendisini devletin sahibi ya da devletten sorumlu bir parti gibi gördü. Oysa o ‘devlet’ çoktan dönüşüme uğramış ve cumhuriyet başkalaşmıştı.

Sonuç olarak; CHP öncelikle bu kompleksten, yıllardır içine sürüklendiği bu tuhaf suçluluk psikozundan çıkmalıdır. CHP ve kendisini bu partide ifade eden sol çevreler, savunmacı değil atak yapan bir siyasal hareket olmalıdır. CHP muhalif kesimlerini, merkezi de içire alacak şekilde geniş toplum kesimlerini kendi değerleri etrafında, yani cumhuriyetçilik, laiklik, yurtseverlik ve halkçılık / kamuculuk zemininde birleştirmeye çalışmalıdır. Toplumun merkezinin de desteğini almak için sağcılaşmak değil, tıpkı 1970'li yıllarda olduğu gibi bu kesimlere güven vermek igerekir. Onlara benzediğiniz ya da yanaştığınız zaman aslını, yani rakibinizi güçlendirir ve güven kaybedersiniz. 

Uzlaşmaya değil, mücadeleyi yükseltmeye ihtiyaç olduğu görmelidir. Çünkü, kavganın başladığı yerde önce saldırıyı püskürtmek ya da rakibini etkisizleştirmek gerekir. Özellikle siyasette kavga devam ederken uzlaşma aramak, dayak yemekle sonuçlanır. Nitekim öyle de olmaktadır. CHP’nin ihtiyacı olan şey ona buna demokrat olduğunu kanıtlamak değil, yeniden devrimci olmaktır. Türkiye'nin ihtiyacı budur. Bildiğim kadarıyla “devrimcilik” bu partinin altı ilkesinden biridir.

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : +90 212 963 1051 (pbx)