• BIST 106.474
  • Altın 151,840
  • Dolar 3,6440
  • Euro 4,3033
  • İstanbul 15 °C
  • Ankara 3 °C
  • İzmir 17 °C
  • Adana 19 °C
  • Antalya 20 °C

Diktatörlüğünüzü nasıl alırsınız?

Deniz YILDIRIM

“Türk tipi”, “bize özgü”, “Meksika tipi”, “ecdadımız bunu uygulamış” derken konunun esas gelmesi gereken yere geç de olsa bağlandık. Başkanlık sistemini anlatırken üniter başkanlık modeline örnek olarak “Hitler Almanyası”nın verilmesiyle birlikte şimdi daha rahat tartışabiliriz. Netlik, netleşme iyidir.

Benzetmeyi kişi üzerinden yapmak niyetinde değilim. Genel olarak diktatörlük ve rejim dönüşümü açısından Hitler dönemiyle benzerlik taşıyan yanlar olduğu artık açık. Asıl istediğim, bugün Türkiye’de içinden geçtiğimiz dikta devrini Hitler döneminin meşhur hukuk felsefecisi Carl Schmitt’le anlamayı önermek. Böylece diktatörlükler arasındaki ayrımları hukuk-siyaset temelinde yaparak; bugünkü diktatörlüğün farkını da belirlemek.

Schmitt’in Türkçe’ye son yıllarda bazı eserleri çevrildi; ancak bunlar içinde önemli yapıtlardan birisi, Siyasal İlahiyat adlı önemli eserin de öncülü olan Diktatörlük kitabı henüz Türkçe’ye kazandırılmadı. Önemli bir eksikliktir; bugünü anlamak açısından yarar sağlayacak.

Schmitt bu eserde iki diktatörlük tipi arasında ayrım yapmakta ve bunlardan birini diğerine tercih etmektedir. Açacağız; fakat faydasının ne olacağını baştan belirtelim:

Çok sık duymaya başladık; AKP’yi ve kurduğu rejimi hala hukukla, anayasayla, ya da AKP’nin tasfiyeye yöneldiği eski rejimin yasal-anayasal-hukuksal çerçevesiyle tartışan hukukçular, sosyal bilimciler, siyaset bilimciler, köşe yazarları var. Meseleyi kavrayamadıklarını; her şeyden önce AKP’yi ve Saray merkezli inşa edilen yeni rejimi kavrayamadıklarını söyleyebiliriz. Kavrayıp da sürdürenler ise ısrarlı; kısmen anlaşılabilir; “AKP diktatörlük kuruyor, çünkü hukuku katlediyor”.

Bu formül eksik; AKP’nin diktatörlüğünü “12 Eylül hukukuna, anayasasına uymadığı” teziyle anlatmak daha da eksik; tuzağa düşersiniz.  “Bir başka diktatörlük rejiminin yasal-hukuksal-anayasal çerçevesini tanımıyor ve kuralsızlığı şimdilik kural haline getiriyor; bu keyfilik ve “hukuksuzluk” nedeniyle de diktatörlüğe uzanıyor” türünden saptamalar yapar,  liberal bir diktatörlük eleştirisi sınırlarına hapsolursunuz. Asıl mesele formülün ikinci ayağındadır. AKP kendisini yeni bir rejimin kurucusu olarak görüyor ve eskiyle bu yüzden bağlı hissetmiyor. Dolayısıyla formülü tersine çevirip şöyle söyleyebiliriz: AKP hukuku katlettiği için diktatörlük kurmanın ötesinde; bir diktatörlük kurmak için hukuku katlediyor. Arada önemli bir fark olduğunu görmeliyiz. Bu bir. “Kendisini yeni bir rejimin kurucusu olarak görüyor ve eskiyle bu yüzden bağlı hissetmiyor” cümlesindeki “eski” ise 12 Eylül Rejimi değil, 1923 Cumhuriyeti ve onun kurucu hukukudur. Bu da iki. Topyekün Cumhuriyet’in tasfiyesi hedefini saptamayan analizlerden vazgeçelim.

AKP’nin otoriterleşmesini, diktacı karakterini bu “rejim kurma” hedefinden bağımsız okursanız; kendinizi AKP’yi “hukuka uysa aslında” diye hayıflanan ve neredeyse 12 Eylül Rejimi’nden medet umar hale gelmiş bir liberal kılığında bulabilirsiniz. Oysa AKP’nin derdi 12 Eylül hukukuyla değil; somut Cumhuriyet dönüşümü ve getirdiği kazanımlardan kalanlarla.

Bir diğer sorun: “Sokağa çıkma yasağının hukuki dayanağı yok”; “bu yaptıkları anayasaya aykırı”, “anayasaya darbe bu”.

Evet, tamam. Fakat eksiklik şurada. Şu anda bu ülkede “sistem değişti, Anayasayı buna uyarlayın” diyerek fiilen rejimin kural koyan merkezinin Saray haline geldiğini ilan eden; bu yasa koyuculuk vasfına göre anayasa kendine, başkanlığa göre uyarlanana kadar bunu sürdüreceğini de açıklayan bir kişi Cumhurbaşkanı. Ve rejim, devlet aygıtları fiilen bu kişinin, yani Saray’ın etrafında toplanmış durumda. Dolayısıyla zaten mevcut anayasada olmayan bir yetkiyi kullandığını açıklamış; “siz anayasayı buna uygun hale getirin” diyerek rest çekmiş. Ve bütün çabası; yeni anayasa ve başkanlık ile bu Saray merkezli yeni rejimi tescil ettirmek, istisnadan kurala geçirmek, ikiliğe son vermek.

Dahası, şu anda ülkede, Meclis kürsüsünde “ben bu anayasayı tanımıyorum, tanımak zorunda değilim” diyen bir kişi de İçişleri Bakanlığı koltuğunda oturuyor.

O halde netleştirelim. Bizim AKP’nin hukuksuzluklarını, anayasaya aykırı işlerini hukuk ve mevzuat dili içinden konuşmamız, politik bağlamından, hedeflerinden kopararak tartışmamız eksik ve kaldı ki kendileri bunu zaten ilan ettiği için de eski. Yani, diktatörlüğü sadece 12 Eylül rejiminin hukuksal-anayasal çerçevesine uymadıkları tezi üzerinden tartışmak etkisiz. AKP’yi 12 Eylül hukukuna uyup uymadığıyla değil, Cumhuriyet’i tasfiye eden karakteriyle tartışmayan bir diktatörlük analizinin geleceği yer biraz monarşizm, biraz liberalizmdir.

Daha büyük bir “rejim tasavvuru” ile karşı karşıyayız. Sosyal, siyasal kazanımlarından kalan kırıntılarıyla birlikte topyekün Cumhuriyet’in tasfiyesine ve yerine “geçmiş”in dinci-diktatoryal temelde inşasına yönelen bir “kurucu diktatörlük”.

Schmitt ve İki Diktatörlük

Tam da burada Schmitt’i devreye sokalım öyleyse.

Schmitt Diktatörlük başlıklı kitabında tarihsel olarak iki tip diktatörlük biçimi saptıyor. Bunlardan birincisine “komiseryal” diktatörlük; ikincisine ise “egemen” diktatörlük adını veriyor. Daha iyi anlaşılması için birincisini “koruyucu”, ikincisini “kurucu” diktatörlük olarak adlandırabiliriz.

Koruyucu diktatörlük ile kurucu diktatörlük arasındaki en temel fark şu: Birincisinde diktatörlük, “düzeni yeniden tesis etmek mantığı”yla, mevcut rejimi ve “anayasal düzen”i korumak için hareket ettiğini ilan ediyor. Dolayısıyla koruyucu diktatörlük tipi; varolan bir rejimin legal-anayasal sınırları içinde, kendisine bu rejimin tanıdığı olağanüstü yetkileri diktatoryal şekilde, “istisnai biçim”de, “düzeni yeniden tesis etmek” adına kullanıyor.

Kurucu diktatörlükte ise mevcut anayasanın tanıdığı olağanüstü dönemlere özgü olağanüstü/istisnai yetkiler, mevcut anayasal düzenin korunması ya da yeniden tesis edilmesi için değil; varolanın yıkılması; yürürlükteki anayasanın askıya alınması, eski düzenden uzaklaşılarak yeni bir rejim inşa edilmesi ve yeni bir anayasa yapılması için kullanılıyor. Bu nedenle “kurucu diktatör”ün eylemleri varolan hukuka göre değil, gelecekteki hukuka göre şekilleniyor. “Sistemi bana uyarlayın” sözünde olduğu gibi.

Her iki diktatörlük tipinin de temelinde, anayasanın ve hukuk mevzuatının yönetenlere tanıdığı olağanüstü dönemlere özgü olağanüstü yetkilerin kullanılması fikri var. Ayrım noktası ise hukukun askıya alınma gerekçesinde düğümleniyor. “Koruyucu diktatörlük”ler anayasayı, hukuku geçici bir süre için yine “hukuku, anayasal düzeni temin etmek” için askıya alıyor; dolayısıyla kendisini mevcut rejimin “korunması” göreviyle meşrulaştırıyor; “kurucu diktatörlük”ler ise yeni bir rejim ve bunu garanti altına alan yeni bir anayasa ve hukuk kurulana kadar kendisini eskinin yasal-anayasal bağlarından koparan bir diktatörlük biçimi geliştiriyor.

Hedefinde yeni bir rejim ve bunu garanti altına alacak yeni bir anayasa var ve o kurulana, kendi hukuku inşa edilip garanti altına alınana kadar da eskiyle bağlı hissetmiyor. Schmitt’in taraftarı olduğu bu “kurucu diktatörlük” biçiminde yasallığın yerini meşruluk alıyor. Meşruluğun kaynağına ise “halk” ya da şimdi çok moda olan ifadeyle “milli irade” yerleştiriliyor. Kurucu diktatörlük; kendisine dönük “bu yaptığınız anayasaya, hukuka aykırı” eleştirilerine “milli irade”, “çoğunluk” meşrulaştırması ile bu yüzden de yanıt üretiyor. Böylece diktatörlüğün henüz garanti altına alınmış bir anayasal-yasal-hukuksal temeli olmasa da, “yeni”nin kurulması yönünde bir “meşruluk, halk desteği” temeli olduğu ifade ediliyor. Kurucu diktatörlüklerin sık sık referandum-plebisit önermesi bununla ilgili.

Bu noktada Schmitt’in Fransız Devrimi ve sonrasında Bolşevik Devrimi’yle yükselen devrimci diktatörlük dönemlerinin teorisini karşı devrimci, sağdan bir “devrimci” diktatörlük durumuna transfer ettiğini; etmeye çalıştığını söyleyebiliriz. Kurucu diktatörlük; “sağdan devrim”in, daha eski tarihlerdeki “görkemli geçmiş”in bugün yeniden yüceltilmesi için aradaki “parantez”i kapatacak bir “tasfiye”nin teorisidir. Geçmişe inşa ve ihya temelinde bakar; geçmişle araya giren “parantez”le ise kendisini hukuksal-anayasal düzlemde bağlı hissetmez. “Geçmiş” bugün yeniden kurulana dek. Hitler’in kendisini “3. Reich” ilan ederek tarihsel-emperyal sürekliliğe gönderme yapması da; bugün Saray Rejimi’nin meşrulaştırma pratiklerinin Osmanlılaşması da bu eksendedir. “Muhafazakar devrim”; karşı devrim olarak ilerlemekte, kendisini “kurucu” bir diktatörlük olarak ilan etmektedir.

Eskinin tasfiye edildiği, yerineyse yenisinin anayasayla garanti altına alınacak şekilde kurulacağı devre kadar geçen sürenin “fetret devri” olduğunu ifade etmiştik. İşte “kurucu diktatörlük” bu fetret devrinin istisnai yönetim şekli ve yeni anayasayla, başkanlık sistemiyle bu istisnai durum kurala dönüştürülene, “kazanımlar” anayasal-hukuksal düzlemde karşıtlara karşı bağlayıcı hale getirilene kadar da bu geçiş süreci ikili bir devlet, ikili bir hukuk görüntüsüyle sürecek.

Muhalefet mi? “Kaygıyla izliyor”; daha ne istiyorsunuz?

Deniz Yıldırım - @denizyildirim79

 

 

 

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)