• BIST 104.123
  • Altın 145,971
  • Dolar 3,4910
  • Euro 4,1702
  • İstanbul 21 °C
  • Ankara 22 °C
  • İzmir 25 °C
  • Adana 30 °C
  • Antalya 30 °C

Dinsel ritüeller ve sosyalistler

Ender HELVACIOĞLU

Bülent Uluer’in cenazesinin camiden kaldırılması ve dinsel inançları bulunmadığı bilinen bazı sosyalist arkadaşların safa girip dua okuması sol kamuoyunda tartışılmıştı. Ben de kısa bir facebook notu yazarak fikrimi belirtmiştim. Ama daha sonra arkadaşlar arasında yaptığımız sohbetlerde konunun göründüğünden çok daha fazla boyutu olduğu, günlük yaşamımızda her an karşılaştığımız yakıcı bir mesele olduğu ve epey farklı yaklaşımlar bulunduğu ortaya çıktı.

Mesele, dinsel inançları bulunmayanların, günlük toplumsal yaşamda halkın inançları doğrultusunda katıldığı dinsel ritüellere karşı tutumlarının nasıl olması gerektiği sorusuyla ilişkili ve sadece cenaze işlerinden ibaret değil.

GÜNLÜK YAŞAMDAN ÖRNEKLER
Günlük hayatta sık karşılaştığımız birkaç örnek sayalım:

- Dini inancı olmayan bir yakınınızın cenazesinin dinsel mekânlardan (cami, cemevi, kilise vb) dini törenle kaldırılması (Bu, sizin de cenazeniz olabilir).

- Cenazede safa durmak ve dua etmek.

- Mevlit okutmak veya katılmak.

- Ölen birinin ardından ne söyleneceği (Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun, nur içinde yatsın, ruhu şad olsun, ışıklar içinde uyusun, Hakka yürüdü vb).

- “Şehit” sözcüğünün kullanılması (“devrim şehidi” vb).

- Çocuğunuzu sünnet ettirmek.

- Ramazanda iftara katılmak.

- Yoğun olarak oruç tutulan bir çevrede yeme-içme ihtiyacını karşılamak.

- Evlenirken imam nikâhı -da- kıydırmak.

- Dini inançları olan ve bu inançlarının gereğini yerine getiren bir kişiyle evlenmek (örneğin türban takan bir kadınla).

- Kimliklerde din bölümünün bulunması.

- El öpmek.

- Eğilerek selam vermek.

- Dinsel çağrışımlı, feodal veya ataerkil sözcükler kullanmak (inşallah, maşallah, ‘Allah’lı deyimler, kader, efendim, buyurun, karı, bayan vb)

- Kendinizi bir mezheple (örn. Alevi) veya milliyetle (örn. Türk) tanımlamak.

- Dinsel inançları bulunanların sosyalist örgütlere üye olup olamaması.

Bunlar hemen akla gelenler; okurlar daha pek çok örnek verebilirler.

Şimdi soru şu: Eğer dinsel inançları bulunmayan biri iseniz; bu konularda ne tutum alırsınız? Hangilerini toplumsal veya kişisel mücadele konusu yaparsınız/yapmazsınız veya ne ölçüde yaparsınız? Neden?

KONUNUN ÇEŞİTLİ BOYUTLARI
Yanıtlar düşünüldüğü kadar kolay değil. Çünkü günlük yaşama ilişkin bu konular sadece ideolojik ve ilkesel boyutta ele alınamaz. Toplumsal varlıklarız; hatta çoğumuz politik faaliyetlerde de bulunuyor, örneğin halk içinde kitle çalışması yapıyor. Yani konunun ideolojik boyutu olduğu kadar toplumsal ve politik boyutları da var.

Kaldı ki politik boyutun da birbiriyle çelişen iki yönü var: Hem halk içinde aydınlanmacı, laik, ilerici, çağdaş, sosyalist değerlerin ve davranışların yaygınlaşmasına öncülük etmek yönü; hem de bunu emekçi halktan kopmadan, halkı incitmeden, “kitle çizgisi” ve “doğru eylem” ilkelerini gözeterek gerçekleştirmek yönü.

Politika doğru bildiğini söyleyip yazmaktan ibaret değil; bunu hedef aldığınız kitlelerle birlikte yapabilmek ustalığı. Politika yapmanın, örneğin bilim yapmaktan böyle bir farkı var. Politikacı, toplumsal malzemeyi (olumlu ve olumsuz niteliklerini) dikkate alarak siyasetler üretmek, davranışlar geliştirmek ve sınırlar belirlemek zorunda.

Son olarak konunun kişisel, duygusal, psikolojik boyutları da var. Dikkat edilirse çoğu örnek ölüm, duygusal ilişkiler gibi hassas konularla ve çok yakınlarımızla (eşimiz, çocuğumuz, anne-babamız, akrabalarımız, yoldaşlarımız vb) ilgili. Hassas konular incelikle ele alınmayı gerektirir.

Kısacası bütün bu boyutlar dikkate alınarak tutum geliştirilmelidir. Biraz düşünüldüğünde ve tabii esas olarak kendi başımıza geldiğinde ne kadar netameli, karmaşık, incelik ve ustalık isteyen meseleler oldukları anlaşılır.

GENEL PERSPEKTİF
Yazımın sonunda yukarıda sıraladığım örneklere ilişkin kendi tutumumun ne olduğunu kısa notlar halinde yazacağım. Ama öncelikle bir genel perspektif önermek istiyorum.

Birincisi, dinsel inançların ve bu inançların yansıması olan dinsel ritüellerin siyasallaşması, yani yasalaşması, devlet zoru ile dayatılması kesinlikle kabul edilemez. Bu, laikliğin esasıdır. Devletin ve kamuya ait kurumların dini/mezhebi olamaz (eşit uzaklık falan değil). Örneğin, “cenaze namazında safa girilecektir”, “Ramazan’da oruç tutulacaktır”, “içki içmek yasaktır”, “evlenirken imam nikâhı da zorunludur”, “oğlan çocuklarının sünnet edilmesi şarttır”, “kadınlar sokakta şu şu giysilerle dolaşamaz” gibisinden yasalar olamaz. Bu noktada taviz verilemez.

İkincisi, dinci-gerici çevrelerin dinsel inançlarını ve ritüellerini topluma dayatmasına, bu yolda zor kullanmasına karşı kararlılıkla mücadele edilmelidir. Mahalle baskısının zor araçlarıyla uygulanması da kabul edilemez. Herkes çağdaş ve laik hukuk kuralları çerçevesinde inancını veya inançsızlığını yaşamakta serbesttir (dikkat edilsin: “hukuk kuralları çerçevesinde”; her inanç serbesttir ve her inanca saygı duyulmalıdır diye bir şey de yok). Bu da gericiliğe karşı mücadelenin, bireysel özgürlükler ve haklar için mücadelenin bir parçasıdır.

Bu noktalarda net sınırlar çekildikten sonra, gerisi halk içindeki çelişkilerin çözüm yöntemleriyle ilgilidir. Karşılıklı saygı, ikna, tartışma gibi yöntemler ve bunlar ışığında sınırların belirlenmesi… Yazımız da zaten bu düzlemle ilgili.

KENDİ TUTUMLARIM
Tabii yazıda verdiğimiz örneklerin her biri ayrı ayrı ve geniş olarak, çeşitli boyutlarıyla tartışılmayı hak ediyor. Ama bir köşe yazısında bunu yapamayız. Belki Bilim ve Gelecek dergisinde konuyu hakkıyla ele alırız. Burada sadece kısa notlarla kendi tutumumu belirtmek istiyorum. Bu kadar laftan sonra bunu yapmadan yazıyı bitirmek olmaz.

- Dini inançları bulunmadığı net olarak bilinen bir kişinin cenazesinin dinsel mekânlardan dinsel törenle defnedilmesi hoş değil. Sadece ölen kişinin anısına saygısızlık olacağından değil; o cenazeyi kılan imama ve katılan inançlı cemaate de saygısızlık olacağından dolayı. Bu konuda kararı aile veriyor katılımcılar da bu karara uymak zorunda kalıyor. Bunu bir mücadele konusu yapabiliriz ve aileyi ikna etmeye çalışabiliriz. Türkiye toplumunun gelişmişlik düzeyi bence buna olanak veriyor. Kaldı ki, kişinin ölmeden önce “dinsel tören istememeyi” vasiyet etme yolu da açıktır ve bu durumda aileyi ikna etmek daha da kolaylaşacaktır.

Anımsadığım kadarıyla Mihri Belli, “halkımın gömüldüğü gibi gömülmek istiyorum” dediği için dini törenle defnedilmişti. Bu noktada yapılacak bir şey yok; Mihri Belli’nin isteğine -katılmasak da- saygı duymak gerekir. Öte yandan Aziz Nesin ve Turan Dursun vasiyetleri gereği dinsel tören yapılmadan gömüldüler. Herkesin de bu vasiyete saygı duyması gerekir. Bu vesileyle öldüğümde kesinlikle dinsel bir tören istemediğimi de vasiyetim olarak burada belirteyim.

- Dini inançları olmayanlar cenazede safa girmek ve dua okumak zorunda değiller; kendilerini de bu ritüele uymak zorunda hissetmemeliler. Bu, kitle çizgisi de değildir. Herkes birbirini ve neye inanıp inanmadığını biliyor; dolayısıyla hoş da değil. Tabii ki cemaat safa girmişken yüksek sesle konuşmak vb. doğru olmaz. Bir kenarda saygılı bir biçimde ritüelin bitmesini beklemek doğru tutumdur. Ama cemaat de dinsel inancı olmadığı için safa girmeyen kişilere saygı gösterecektir, göstermek zorundadır, göstermesi sağlanmalıdır. Türkiye halkının büyük çoğunluğu bunu anlayacak ve saygıyla karşılayacak düzeydedir.

En yakınlarımın cenazesinde bile safa girmeyi ve dua okur gibi yapmayı -gerek kendime gerekse cemaate saygı gereği- doğru bulmam; ölen yakınımı kendimce anma hakkım vardır.

- Mevlit okutmam ve mevlide de katılmam. Yine kendime ve katılımcılara saygımdan dolayı. Türkiye halkı bunu hoş görecek olgunluktadır.

- Dinsel inancı olmayanların ölen yakınlarını dinsel temalı söylemlerle (Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun, ruhu şad olsun, nur içinde yatsın, ışıklar içinde uyusun, Hakka yürüdü vb) anmasını doğru bulmuyorum; bence bu konuda dikkat edilmeli. “Öldü”, “yitirdik, kaybettik”, “vefat etti” (“Vefat” dinsel bir sözcük değil, Arapça kökenli ve “vefa”dan geliyor. Sözünü tuttu, borcunu ödedi, görevini yerine getirdi anlamında), “doğaya karıştı” gibi deyimler kullanılabilir.

- “Şehit” sözcüğünün kullanılmasını da doğru bulmuyorum. “Şehit” dinsel bir terim ve “din uğruna ölen kişi” demek. Nasıl “devrim cihadı” demiyorsak, “devrim şehidi” de dememeliyiz bence. Fakat bu konuda çok ısrarcı da değilim, bir ilke meselesi yapmam.

- Oruç tutmadığım için doğal olarak Ramazan’da iftar yemeği vermem. Ama bir iftara davetliysem giderim ve katılımcılara saygı gereği herkesle birlikte vakti geldiğinde yemeğe başlarım. Her yemekte büyüklerimiz sofraya gelmeden yemeğe başlamıyoruz, değil mi?

- Evlenirken imam nikâhı da kıydırmaya kesinlikle karşıyım. Bu, cumhuriyetin bir kazanımıdır ve geri adım atmak olmaz. Deliler gibi âşık da olsam, beni imam nikâhına zorlayan bir kadınla evlenmem. İsteyen yapabilir tabii; fikrimi söylerim, tartışırım, ama dayatmam.

- Dini inançları olan ve bu inançlarının gereği bazı ritüelleri yerine getiren bir kadınla evlenir miyim; zor bir soru. Şimdiye kadar başıma gelmedi; hep bu konularda anlaştığım eşim ve sevgililerim oldu. Ama gönül bu; bundan sonra olursa, bu noktada kesin bir ilkem yok, sanırım evlenebilirim ve dönüştürmeye çalışırım.

- El öpmem. Sekter bir tutum gibi gelebilir, ama bu dedemin vasiyeti; “el öpenlerden değil, el tutanlardan olun” dermiş. Bazen, kendimden yaşlılarla karşılaştığımda bu tutumum sorun çıkarabiliyor ve bunun bir saygısızlık olmadığına dair açıklama yapmak zorunda kalıyorum. Ama bu benim kişisel ilkem, kimseye bu konuda bir dayatmam olamaz doğal olarak.

- Sünnet meselesi çok netameli bir konu. Üstelik kendinizle değil çocuğunuzla ilgili. Türkiye toplumunun bu konuda bir mücadele birikimi de yok. Soran arkadaşlara çocuklarını sünnet ettirmelerini öneriyorum; çocuğun büyüdüğünde bir de böyle bir sorunla karşılaşmaması için. Tartışılabilir tabii.

- Kendimi kesinlikle bir din veya mezheple tanımlamam. Sosyalist olup böyle tanımlayanlarla da tartışırım. Milli kimlik meselesi ise daha farklı (ve daha modern) bir konu. Kendimi böyle tanımlamamaya çalışırım, ama tanımlayanları garipsemem.

- Dinsel çağrışımlı, feodal veya ataerkil sözcükler kullanmamaya gayret ediyorum. “İnşallah” yerine “umarım” diyorum örneğin. Ama bazıları artık birer deyim haline gelmiş. Bu konuda vazgeçilmez bir ilkem yok.

- Dinsel inançları bulunan kişiler sosyalist örgütlere üye olabilmelidirler. Engelleyici bir tüzük maddesi koymak çok yanlış olur. Parti, safına gönüllü olarak gelmiş o kişiyi dönüştürebilmelidir.

***

Bunların hepsi tartışılabilir ve tutumlar inceltilebilir. Başka benzer konular da var, tam olarak dinsel ritüellerle ilgili olmayan. Örneğin kitle çalışmalarına katılan kadın sosyalistlerin giyimlerine ilişkin. Bir dönem çok tartışılırdı.

İstanbul’un Bahariye Caddesinde, Ankara’nın Çankaya’sında, İzmir’in Kıbrıs Şehitleri Caddesinde bir sorun çıkmaz; ama Gebze’de bir fabrika çıkışında, bir Orta Anadolu köy kahvesinde, Sultanbeyli’nin bir mahallesinde şortlu, askılı tişörtlü kadın arkadaşların bildiri dağıtması konusu tartışmalıdır. Kaş yapayım derken göz çıkarılabilir.

Bugün pek tartışılmıyor tabii, çünkü ne yazık ki oralarda pek kitle çalışması yapmıyor sosyalistler. Yapmaya başlayalım, ister istemez tartışacağız bu konuları.

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Yazarın Diğer Yazıları
      Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
      Tel : +90 212 963 1051 (pbx)