• BIST 109.330
  • Altın 155,894
  • Dolar 3,8638
  • Euro 4,5501
  • İstanbul 17 °C
  • Ankara 5 °C
  • İzmir 18 °C
  • Adana 16 °C
  • Antalya 18 °C

"Diyanet'in konumu laiklik açısından da, dinsel özgürlük açısından da sorunlu"

"Diyanet'in konumu laiklik açısından da, dinsel özgürlük açısından da sorunlu"
Son kitabı 'Derin İslam' ile İslam tarihindeki büyük kırılmalara ve İslami yorumlardaki görüş farklılıklarına ışık tutan Aydın Tonga, 'Bugünkü hakim İslam anlayışı IŞİD'i güçlü bir şekilde tekfir edemez' diyor.

ABC / SÖYLEŞİ

İslam dünyası yeni bir mezhep çatışması ile mi karşı karşıya? Ortadoğu'da süregelen iktidar mücadeleleri, kökenleri İslam tarihinin geçmişine dayanan çatışmalara mı dayanıyor? IŞİD neden güçlü bir biçimde 'Tekfir' edilemiyor? 'Gerçek İslam nedir?' sorusu neden son dönemde daha sık sorulur hale geldi? Diyanet'in tartışılan fetvalarının kaynağı nedir? Diyanet mevcut haliyle İslam toplumuna çözüm sunabilir mi?

"Emeviler", "Muaviye" ve "Derin İslam" kitaplarının yazarı Araştırmacı Yazar Aydın tonga ile tüm bu soruların yanıtını aradığımız keyifli ve uzun bir söyleşi gerçekleştirdik. İslama refeans olan dini metinler ve hadislerin kaynakları konusunda çarpıcı tespitleri paylaşana Aydın Tonga, radikelleşmenin panzehiri olarak 'Anadolu İslamı' olarak adlandırılan yaklaşımın etkili olup olmayacağından, 14 asrı geçen İslam tarihindeki büyük kırılmalara yol açan hadiselere kadar pek çok konuyu konuştuk.

İşte iki bölüm halinde yayımlayacağımız söyleşinin birinci bölümü...

Gerçek İslam nedir?

-Bugün de geçmişte de çokça tartışılan bir konu bu. Durulan yere göre, iktidarı kullanma durumuna göre teorileştirilmeye çalışılan bir kullanma biçimi var. Aslında bu konumlanışı itibari ile problemli bir alan. “Gerçek İslam nedir?” diye sorduğunuzda, bunun gerçek İslam olmadığı şeklinde bir argüman karşınıza çıkartılacaktır. Bir taraftar otoriter ve buyurgan bir dil üretiyor.

"ASLINDA 'GERÇEK İSLAM NEDİR?' SORUSUNUN KENDİSİ PROBLEMLİ"

Gerçek İslam nedir, sorusunun kendisi problemli yani…

-Evet soru problemli. Dediğim gibi bir yandan buyurgan ve otoriter bir dil üretiyor, bu dilin dışına çıktığınızda da bir süre sonra sizin bidatçı (dine ekleme yapan) ya da mezhepsiz, yenilikçi, reformist vs. gibi tanımlamalara bir sonraki aşamada da kafirleştirme, şeytanlaştırma hatta dinden çıkarmaya kadar giden bir mesele. Burada bence esas mesele, kişinin dini metin ile kendisi arasında kurduğu bağ. Kurumsal bir yapıya, katı otoriter metinlere bağlı kalmadan kişinin dinsel metinden çıkardığı anlam önemli olan.

830885.jpg

İslam geleneği içinde buna en yakın ekol hangisi?

-Mutezile ekolü buna yakın. O da 800-1200 yıllar arasında, Emevi ve Abbasiler döneminde Memun, Mutaassım gibi bazı halifeler döneminde hakim olmuş. Mutezile ekolü aklı öne çıkartan, demokratik, katılımcı, düşünceyi baz alan,  bilimsel çalışmaları kendi alanına dahil eden bir yaklaşım benimsemiş. Bugün övünülen Müslüman bilim adamları da  Mutezile sayesinde biraz. Sonra da zaten devamı gelmedi. Dolayısı ile bu yaklaşım kişiyi kendisi ile metinden çıkardığı manevi ve felsefi dünya ile baş başa bırakan bir anlayış. Dolayısı ile gerçek İslam meselesinde dayatmacı bir tutum içine girmemek lazım. Bir takım paradigmalar karşımıza çıkartılabilir. Örneğin demokratik, katılımcı, özgürlükçü İslam gibi. Bunların arasında kişi tercih yapabilir. Kendi anlam dünyasında bir yere oturtabilir. Dolayısıyla ben kişiye bırakılması taraftarıyım. Kurumsal bir yapının bu sorunu daha da derinleştireceğini, daha da içinden çıkılmaz bir hale getireceği düşüncesindeyim.

"DİYANETİN KONUMU SORUNLU"

Diyanetin kurum olarak varlığı laiklik ve dini açıdan gerekli mi yoksa bir handikap mı?

Varlığı açısından bence handikap. Sıkıntılı, problemli bir kurum. Hele bugünkü Diyanet, çok daha problemli bir kurum.  Çünkü bugünkü Diyanet, ‘din içinde din’ diyebileceğimiz, 4 mezhep üzerinden kendini var etmeye çalışan ve sırtını oraya yaslayan bir paradigma üretmeye çalışıyor.  Dolayısıyla bu laiklik açısından da, dinsel özgürlük açısından da kabul edilecek bir durum değil. Örneğin mezheplerin ortaya çıktığı dönemde 500’e yakın mezhep var. Ki bugünkü mezheplerden çok daha kudretli mezhepler var. Ama bir süre sonra taraftarlarını kaybettikleri için o mezheplerin hükmü ortadan kalkmış. Ama o dönemin hak mezhepleriydi onlar da. Dolayısıyla Diyanet’e bir soru sorulduğunda ‘Şafi’ye göre böyle, Hanbeli’ye göre şöyle’ demek çok problemli ve kabul edilmeyecek bir durum.

İkincisi, Diyanet kendi özgün din anlayışını üretemiyor. Gerçi bu üretme meselesi ayrı bir konu, bence üretmemeli ama, Diyanet’in görüşü istendiğinde mezhep alimlerine ya da dönemin otoritelerine dayanarak açıklama çalışıyor, bu o kadar problemli ki, din içerisinde ayrı bir din olarak ortaya çıkan, kurallarını ve yaklaşımlarını bir takım mezhep alimlerinin kendilerinin belirlediği ve her mezhebin dine dönüştüğü bir alan. Burayı referans alarak bir din metni üretmesi, Müslümanlar açısından bir defa kabul edilmemesi gereken bir durum. Çünkü  mezhepler dediğimiz mesele, Peygamberin ölümünden 150-200 yıl sonra ortaya çıkıyor ve o dönem bir birleri karşısında o kadar düşmanca pozisyonlar alabiliyorlar ki, buradan dini bir metin üretmeye çalışıyorsunuz.

'HAK MEZHEP' KİME GÖRE, NEYE GÖRE HAK?

Peki mezhepsiz din mümkün mü?

-Evet mümkündür. 

İslam dini içinde de, Hristiyanlık örneğinde olduğu gibi mezheplerin ‘dinleşmeye’ doğru gitme tehlikesi var mı?

-Şöyle; ‘Hak’ mezhepler 700’lü yıllarla  900’lü yıllar arasında kuruluyor. Aslında ‘hak mezhep’ kavramı da problemli. Ona ‘hak mezhep’ sıfatını kim veriyor? Bir kere ekol olarak ortaya çıkıyorlar. Örneğin Hanefilik, Ebu Hanife önderliğinde gelişen, kimi fıkhi konulara, itikadi konulara cevap vermeye çalışan bir zat. Şimdi bu kişinin görüşleri bir süre sonra, bir başka kişinin veya ekolün görüşlerini hiçbir şekilde kabul etmeyecek, diğer bir ekolün görüşünü İslamı parçalamaya dönük bir çaba olarak yaftalamaya kadar giden bir  anlayışa dönüşmüş. Bu söylediğim mezhebin dinselleşme süreci, mezhep kurucuların yaşadıkları dönemde filizlenmeye başlasa da, bunların çatışmalı bir hale dönüşmesi 800- 900’lü yıllarda Abbasiler döneminde başlamış. Burada mezhep alimleri bile diğer mezhep alimlerin kafirlikle, zındıklıkla itham eden bir hale gelmişler.

Örneğin Ebu Hanife’ye karşı diğer mezhep alimleri de çok ağır şeyler söylerler. Sufyan Sevi gibi, Ebu Uveyni gibi alimler de “Ebu Hanife dine bidat soktu, küfre düştü, İslamın can damarlarını parçalamaya çalıştı” diye itham ederler. İtham ettikleri kişi bugün hak mezhep olarak insanların tanımladıkları bir mezhep alimi. Ki bu mezhep bugün Türkiye’de de dünyada da en fazla mensubu olan İslam mezhebi. Diğer mezheplere göre çok daha fazla mensubu vardır. Bugün kutsallaştırılan ‘Hanefilik’ mezhebi, o dönem sapkınlık olarak kodlanmış ve nitelendirilmiş. Ama süreç içerisinde iktidarların kullanımı ile dinselleşme yoluna doğru girmiş. Tabi burada şu var; bu safiyane bir durum değil. Özellikle fıkhi, hukuki konularda, iktidarların kitleleri baskı altına  almak için özelikle hadisleri kullanarak başvurdukları bir yöntem olmuş. Çünkü hadisler  öyle bir konu ki, istediğiniz her konuda bir hadisi Kuran ayeti ile bağlantılı  hale getirip oradan bir hukuk üretebilirsiniz.

O anlamda mezheplerin dinselleşmesi,  iktidarların kendi kitlelerini kontrol altında tutmak için geliştirdikleri kimi medreselerde , vakıflarda, iktidarın farklı kurumlarında insanların kadrolaşarak oluşturdukları bir yapı neticesinde oluyor. Zaten baktığınızda 150-200 yıl sonra ortaya çıkan bu durum mezhepler. O 200 yıllık süreçte mezhep ya da ekol gibi bir durum da söz konusu değil. Dinin kendi doğal gelişimi içinde böyle bir durum da yok zaten. Sonradan ortaya çıkıyor. Onun bir nedeni de şu; İslam toprakları genişlemeye başladığı zaman, Hicaz’da yaşayanlar için bir sorun yok zaten, ama Suriye, Irak ve daha uzaklara gittikçe , dini konularda bir takım sorular ortaya çıktıkça o meselelerde bir takım  din alimleri kendilerini otorite olarak sunup bir merkez oluşturmuşlar. 

Aslında bugün Diyanet’in verdiği fetvaların kaynağı da o döneme uzanıyor?

Tabi. O dönem örneğin ‘Kırmızı elbise giymek, ud çalmak, tavla oynamak haram mıdır değil midir? gibi sorular için doğrudan bir kaynak yok. Bu durumda bir hadise başvuruluyor, Kuran’da bu tür konularda açık hükümler yok çünkü. ‘Bu haramdır’ deyince arkası çorap söküğü gibi emleye başlıyor zaten.  İş dini bir metin üretme noktasına doğru gidiyor ve bir süre sonra dinselleşiyor. 

'NAMAZ KILMAYANIN CEZASI NEDİR?' SORUSUNA DİYANET CEVAP VEREBİLİR Mİ?

Diyanet, son dönemde verdiği tartışmalı bir takım fetvaların ardından gelen tepkiler üzerine aslında bu fetvaları kendilerinin vermediğini, İslam literatürü içindeki kaynaklardan alıntılar yapıldığını açıkladı. Ama bu tür tepkiler gelene kadar Diyanet, bu fetvaların kaynağını açıklama gereği hissetmedi. Bu durum Diyanet’in dini dinden korumak gibi bir tavır içinde olduğunu izlenimi yaratmıyor mu?

Diyanet kendisine yöneltilen sorulara İslam külliyatı içinde cevaplar aramaya başladığı zaman o söylenenleri meşrulaştırdığı zaman ‘Evet gerçek İslam bu’ deniyor. Çünkü siz o fetvaların içini, kimi alimlerin fıkıh, akaid, tefsir kitapları ile dolduruyorsunuz. Bu durumda siz aslında ‘Gerçek İslam’ın içini bunlarla doldurmuş olursunuz. Resmi bir kurumsunuz, temsil yetkisi olan bir kurumsunuz. Siz bir kurum olarak bir mezhep aliminin yorumunu o sorunun cevabı olarak  verirseniz, onu meşrulaştırmış olursunuz ve onu İslam sınırları içine almış olursunuz. 

‘Boşanma konusunda erkek nasıl davranmalıdır’ gibi naif bir soruda böyle bir cevap vermenizde belki bir sorun olmayacak. Peki “Namaz kılmayanın hükmü nedir İslamda?” diye bir soru geldi size, orada ne yapacaksınız? Orada da o zaman o dinsel metni referans alacaksınız. Madem tarihsel külliyatı baz alıyorsunuz, bu soru karşısında da aynısını yapmanız gerekiyor. Üç mezhebe göre namaz kılmayan öldürülür. Maliki, Hanbeli ve Şafi mezhebine göre, kişi tevbeye davet edilir, tevbe etmezse öldürülür. Hanefi mezhebine göre de, bir odaya hapsedilir ve üç günde bir dövülür. İçki içenin cezası nedir? ne cevap vereceksiniz buna? Yine o kaynağa döneceksiniz. Diyecek ki “mezheplere göre 40 ila 80 kırbaç arasında değişmektedir cezası.”

Ya da “Benim evim gözetlendi, ben ne yapmalıyım?” diye sorulduğunda diyecek ki “Şu mezhebe göre evi gözetleyen kişinin cezası gözetleyen kişinin kör edilmesidir. O kişi sizden şikayetçi olsa bile ceza verilmeyecektir” Örnekleri çoğaltabiliriz. Örneğin “Tanıdığım biri Müslümandı ama sonra dinden döndü, o kişinin çocuğu ne olmalı?” sorusuna ne cevap verecek biliyor musunuz? Diyecekler ki Onlar kafir olabilir, o çocuk o aileden alınmalı ve yakınlarına verilmelidir." Hatta kimi mezheplere göre kişi kafirse çocuk da kafir olur, kafirin  öldürülmesi bile caizdir. “Peygambere hakaret etti ne yapılmalı?”  sorusuna vereceği cevap, peygambere hakaret etme kimi mezheple göre dinden dönmenin belirtisidir cezası da öldürmektir. Tevbeye bile davet edilmez. Çünkü peygamber hayatta olmadığı için bağışlaması söz konusu değildir. 

Dolayısıyla mezhepler dediğimiz, benim tabirimle ‘Derin İslam’ üreten yapıların bugünkü karşılığı seküler bir toplumda olması bile mümkün değilken, Diyanet’in bunu temsil etmesi ve dinsel bir alan oluşturmaya çalışması büyük facia.

Mezheplerin oluşmasında siyasi etkiler olduğunu söylediniz. Bugün Diyanet’in verdiği kimi tartışmalı fetvaların da ‘zamanın ruhuna’ ya da mevcut siyasi atmosfere göre verildiğini söylemek mümkün mü? Örneğin ‘Namaz kılmayanın katli vaciptir’ gibi bir  fetvayı bugünkü siyasal iktidarın da işine gelmediği için mi vermiyor?

Tabi böyle bir fetva bugünkü siyasal İslamcı iktidarın bile bugün kabul edebileceği bir anlayış değil. Dolayısıyla bugünün verili koşullarına da çok uygun değil. Ama diyanet sadece o konulara  değil, kırılma noktası olabilecek bir çok alana da girmiyor. Örneğin bu akçeli işler olabilir, yolsuzluk konuları olabilir, rüşvet olabilir. Bu konularda da İslam fıkhı içinde oldukça sancılı sonuçlar doğurabilecek cevaplar var. 

emevilerfcf255096b7f3e71805fd45df27a4298.jpgTOPLUM DİNDARLAŞIYOR MU YOKSA DİNSELLEŞİYOR MU?

Eskiden Diyanet’i en çok İslamcılar eleştirirdi. ‘Diyanet imamının arkasında namaz kılınmaz’ diyecek radikallikte İslamcı gruplar vardı. Bugün ise tersine dönen bir durum var. Dün Diyanet’in gerekliliğinden  bahsedenler bugün kaldırılmasa bile reformdan geçirilmesi gerektiğini savunuyor, dün Diyanet’in kapatılması gerektiğini savunanlar da bugün Diyanet’in mevcut haliyle korunması gerektiğini savunuyorlar. Diğer yandan da eskiden olmadığı kadar toplumda bir ‘dinselleşme’ göze çarpıyor. Örneğin bir yolsuzluk konusunda seküler kesimler bile bunu İslam dini içindeki karşılığını referans gösteriyor. Oyda modern hukukta da bu suçun bir cezası var. İslamcılara ‘Gerçek İslamı’ öğretmeye çalışan laikler görüyoruz. Bu durum ‘dindarlaşma’ olmasa bile, kaynaklar ve referanslar açısında toplumda sağcısıyla, solcusuyla, İslamcısıyla seküleri ile bir ‘dinselleşme’ eğilimini mi gösteriyor size?

Son döneme dinin biraz daha popülerleşmesi –ki bu alanda akademilerde bazı çalışmalar da yapıldı- ile bu alandan ‘ikonların’ çıkması, dinin favori bir alan haline gelmesi söz konusu. O yönde bir gidiş söz konusu. Aslında hırsızlık suçunun evrensel olarak karşılığı bellidir. Dolayısıyla bu tür alanlarda beşeri dili hakim kılmak öncelikli olmalı. Fakat diğer bir mesele de din konusunda ahlaki olmayan bir yaklaşım da söz konusu, dinen öne çıkarmayı kendi açılarından faydalı gördükleri konuları belirgin hale getirirken, kendileri açısından sakıncalı gördükleri konuları yok etmeye, ortadan kaldırmaya çalışıyorlar.

Bu noktada dinin bütün referanslarını, ve atıf yapılan kaynaklarını yeniden bir derlemek ve o alanlarda da boşluk bırakmamak lazım. Kişi eğer bütün hayatını  dinsel referanslara göre yaşıyorsa, çıkış noktası olarak dinsel kaynakları referans alıyorsa, o zaman bütün alanlarda bu kaynaklara göre sorumluluk sahibi olmalıdır. Örneğin ‘Başörtüsü benim için farzdır’ deyip, iş yolsuzluğa ya da zulme gelince ses çıkarmayışı kendi içinde bir çelişkiye denk düşer. Burada başörtüsünü örnek vermek istemem ama, kimi konularda dini referanslara göre hareket edip, kimi konularda görmezden gelmek problemli bir durum yaratır.

Dinsel alanın ben bütünsel olarak ortaya koyulmasından yanayım o anlamda. Dinsel metinleri ile, çatışmalarıyla, tarihi gerçekleri ile ortaya konuşmasından yanayım. Bugün bütün inanç grupları, bu sadece Müslümanlar için değil Hristiyanlar da Yahudiler de, tarihleri ile yüzleşme içinde olmalı. Kimse, bugünün  söylemleri üzerinden karşı tarafa bir şeyi dikte etme kolaycılığı içinde olmamalı. 

IŞİD sizce  güçlü şekilde tekfir ilan edildi mi İslam dünyası tarafından?

-Edilmedi, edilemez de! IŞİD güçlü bir şekilde tekfir edilemez, güçlü bir şekilde eleştirilemez de bugünkü hakim İslam anlayışı içinde. Çünkü IŞİD’in beslendiği çok güçlü bir dinsel damar ve külliyat söz konusu. IŞİD bir takım cinayetlerini ve katliamlarını şova dönüştürerek karşımıza çıkartıyor belki ama IŞİD’in referans aldığı ciddi bir külliyat da söz konusu. IŞİD örneğin Suriye’de Irak’ta TIR şoförlerini durduruyor, namaz vakitlerini soruyor ve bilmeyince öldürüyor. Peki kimi mezheplerde bu böyle değil mi?  Kimi mezheplerde siz ‘namaz kılmıyorum’ dediğinizde öldürülmüyor musunuz? Öldürülüyorsunuz. IŞİD içki içenleri kırbaçlıyor, mezhepler de bu böyle değil mi?

Daha çarpıcı bir örnek vereyim, kişi zor durumda kaldığında kafirin, recm cezasına uğrayan birinin, dinden dönmüş bile olsa eşkıya birisini öldürüp etini yiyebilir. Şafi fıkhında yer alan bir hüküm bu. Yani IŞİD’in maalesef İslam dünyasında dayandığı bir külliyat söz konusu. Bu basit bir ‘dış güçler’ meselesi değil. Bu çok komplocu ve gerçek dışı bir yaklaşım. Kaldı ki, IŞİD zaten bütün yayınlarında, bütün söylemlerinde hadislerinden alıntılar yaparak cinayetlerini meşrulaştırıyor.

Mesela IŞİD Ürdünlü pilotu yaktığında bunun teorisini de şöyle yaptı. Evet İslamda yakarak öldürme cezası yoktur. Peygamberimizin yakma  cezasının islamda yerinin olmadığını söylediği belirtildi. IŞİD bu vahşet için ‘kısas’ ilkesine gönderme yaptı. Yani “Nasıl öldürürsen, öyle öldürülürsün” Bu hadislerde var mı? Var. Kısasa kısas diye bir mesele var. Dolayısı ile böyle bir noktada ‘kral çıplak’ demek gerekiyor. Kendi kurumsal yapılarıyla, tarihsel süreçleriyle, ekolleriyle, hadis külliyatı ile yüzleşmesi gerekiyor. Yüzleşmediği zaman IŞİD olur, El Nusra olur, El Kaide olur, Boko Haram olur. Yarın da devam eder gider bu böyle. 

"MEKKE DÖNEMİNDEKİ İSLAM ANLAYIŞI İLE BIRAKIN IŞİD'İ İSMAİLAĞA CEMAATİ BİLE VAR OLAMAZ"

Bu durumda ortaya çıkan sorun metnin yorumu ile mi ilgili yoksa daha çok nakledilen hadislerle mi ilgili?

Güzel ama cevabı zor bir soru. Halife Hz. Ali’ye atfedilen güzel bir söz var “Kuran konuşmaz, insanlar onu konuşturur” diye. Dolayısı ile orada metnin yorumlanması, metinle dil arasında  bir bağ var. Dil, metni nasıl açığa çıkartmak isterse öyle bir alana kanalize ediyor. Dolayısıyla metnin yorumlanması ciddi bir soruna ön ayak oluyor. Kuran üzerinden devam edersek, Mekke dönemi 13 yıllık bir bölümü kapsar. Bu dönemde özgürlükçü, katılımcı, demokratik, Peygambere bir çok ayette ‘Sen zorba değilsin, sen tebliğcisin ötesine geçme, Allah dileseydi, herkes hidayete ererdi’ şeklinde hitaplar vardır. 13 yıllık din böyle gelişmiştir. Bu dönemde gayet laik ve özgürlükçü bir inanç anlayışı karşımıza çıkıyor.

Medine dönemine geçtiğimizde, bir taraftan otoriterleşme, öte taraftan devletleşmeye doğru giden, bir yandan da yayılmacı bir anlayışla beraber savaşlar, düşmanlarla karşı karşıya gelme ve belirli sebeplerden dolayı biraz daha katılaşır, sertleşir. Daha çok ‘negatif’ bir dil gelişmeye başlar. Mekke dönemindeki o şiirsel dili çok göremeyiz. Bu dönemde ‘Kafirlerle karşı karşıya geldiğinizde onları tevbeye davet edin. Tevbe etmezlerse onları kuşatın ve öldürün’ gibi ayetler karşımıza çıkar. Aslında meselenin kırılma noktası tam da bu.

Bu IŞİD, Selefi yorumlar, bağnaz cemaatler vs. Medine dönemini baz alıyor. Temel dayanak ve referans noktaları Medine dönemidir. Mekke dönemindeki İslama göre tanımlasalar, kesinlikle bugün yaptıkları şeyleri yapamazlar. Bırakın IŞİD’i, İsmailağa Cemaati  bile var olamaz. İsmailağa Cemaati ve benzeri cemaatler,  geleneksel katı, Ortadoks, kendilerine Kuran’da Medine dönemini referans alan, Hadislerde de olabildiğince geniş bir materyale sahipler, bunları referans alan bir noktada duruyorlar. Dolayısıyla, yapısal ayrışma burada ortaya çıkıyor. Kuran’daki Mekke dönemi ve Medine dönemi. 

Mahmut Muhammed Taha diye Sudanlı bir yazar, Mekke ve Medine dönemindeki ayrımı şöyle açıklıyor: “İslamın ana ruhu kendini Mekke döneminde ortaya koymuştur. Ana felsefe, temel omurga odur. Barışçıl, insanlara nasihat ve öğüt düzeyinde yaklaşan, iyiliği ve doğruyu gösteren bir yaklaşım ve bir Allah’ın seslenişidir. Medine dönemine gelindiğinde konjonktürel bir dönemidir, savaş koşulları hakimdir ve dönemin baskın havasından dolayı böyle bir sürece girilmiştir ama bu ana ruhun önüne geçemez. Ana ruh esasta Mekke dönemidir, o geçici bir dönemdir. Kuran’ın birincil mesajını Mekke dönemi temsil eder” 

Muhammed Taha’nın böyle bir yorumu söz konusu. Zaten  demokratik bir mücadele içerisinde de olmuştur Sudan’da. Sonrasında da idam edilmiştir 70 küsür yaşında. 

Muhammed Taha’nın görüşlerinden yola çıktığınızda ve bugüne uyarladığınızda, bütün İslam dünyasında paradigma olarak bir değişim ortaya çıkacaktır. Bugün Katar’dan, Suudi Arabistan’dan Türkiye’deki cematlere kadar geldiğinizde bunların varlık nedenleri ortadan kalkacaktır.

'İRAN İSRAİL'DEN DAHA BÜYÜK TEHLİKE' DİYENLERİN SÖYLEMİ SİYASİ"

İslam içinde her zaman mezhepler ve mezhep ayrımı vardı. Ama Türkiye’de bu ayrım bu kadar net değildi. Son birkaç yılda ise bu biraz daha öne geçmiş gibi görünüyor. Siyasal İslamcı yazarların bazıları “İran bizim için İsrail’den daha tehlikelidir” gibi yazılar yazmaya başladı. Siyasal İslamcılar için İran’ı İsrail’den daha tehlikeli hale getiren şey nedir? Bu tamamen siyasetle mi ilgili?

Şimdi işin güncel siyaset ve politik kısmı ile ilgili açıkçası çok fazla bir açıklama getiremeyeceğim. O benim çalışma alanım içinde değil. Ama şunu söyleyebilirim; İran meselesi, temelde mezhepler arasında  kimi alimlerin bir birlerini kafirlikle, sapkınlıkla suçlaması gibi, İslam  dünyası içinde temel bir yarılmadır. Yani Şia, Şia’nın beraberinde Batıni inançlar, Alevilik vs. gibi, bu sadece bugüne mahsus değil, tarihsel süreç içinde her zaman ‘Düşman’ olarak kodlanmıştır. Bu çok temelsiz de değildir.

Kimi Şii kaynaklarda da Sünni metinler aynı şekilde düşmanlaştırılır ve ötekileştirilir. Örneğin Şia’nın çoğu dinsel metinlerinde ilk halifeler  (Ebubekir, Ömer, Osman) için çok ağır eleştiriler getirilir. Ya da Paygamberin eşi Ayşe için benzer ağır eleştiriler getirilir. Hadislerde  sürekli Ali öne çıkarılır, onun üzerinden bir Hadis külliyatı ortaya çıkartılır. Onun dışındaki hadis külliyatının İslami olmadığı bile ifade edilir. Tersi durum da Sünni dünya için geçerlidir. Dediğim gibi bu ciddi bir yarılmadır. Tarihsel bir meseledir. Şöyle baktığınızda İran İsrail’den daha tehlikeli midir? Temel mantıkla baktığınızda daha tehlikeli olmamalı tabii.

Dinsel bir yorum mu siyasi bir yorum mu bu?

Bence dinsel bir yorum olamaz. Gerek Kuran’a gerekse İslamın kendi içtihatlarına baktığımızda bir Müslümanın, Müslüman olmayan birinden daha tehlikeli olmaması gerekir. İnancın kendi iç tutarlığı açısından bu böyledir. Fakat bunu İslamın kendi iç tutarlılığından ziyade,tarihsel süreç içerisinde bir birini düşman olarak gören inanç taassubu ile ilgili bir meseledir. Daha öncelere baktığımızda orada iktidar kavgaları için içerisine girer, Cemel Vakasında cennetle müjdelendiği söylenen Talha ve Zübeyir, Paygamberin eşi Ayşe ve pek çok Müslüman yaşamını yitirmiştir. Dahası bunlar Peygamberin yakın arkadaşlarıdır. 10 bin insanın öldüğü rivayet edilir bu savaşta. Biz bunu İslam tarihi kitaplarında okuruz.

Biraz daha geriye gittiğimizde Muaviye ile Sıffın Savaşı 3 ay sürmüştür, yine bu savaşta Bedir ve Uhud savaşlarına katılan kimseler vardır, Ali, Peygamberin çok yakınında olan bir kişidir, Muaviye her ne kadar sonradan yaşamına dahil olsa da kayınbiraderliği söz konusudur. O savaşta da  70 bin kişi öldüğü rivayet edilir. Bırakalım İran’ı Şii-Sünni dünya arasındaki o kutuplaşmayı, daha Peygamberin henüz yaşadığı ilk yıllarda on binlerce insan yaşamını yitirmiştir. Biraz ileri bir safhada, Muaviye’nin oğlu Yezid döneminde Medine 3 gün kuşatma altında tutulur, kadınlara tecavüz edilir, binlerce insan öldürülür, yağmalanır, Mekke onun askerleri tarafından kuşatılır, Kerbela Vakası’nda Hz. Hüseyin öldürülür yakın aile çevresi ile birlikte. Öldürenler de Müslümandır.

Dolayısıyla ciddi iktidar çatışmaları ve güç mücadelesi söz konusudur. İslam dünyası bu anlamda pür-i pak temiz bir tarihi bağrında taşımaz. Dolayısıyla bir hesaplaşma gerekmektedir. Onun için işte Yezid’in izlediği siyasetle Ali’nin izlediği siyasetin ayrışması gerekir. Bugün neyi konuşuyorsak, aslında Peygamber döneminde de, halifeler döneminde de benzer konular vardı ve onlar döneminde de ciddi karışıklıklar ve farklı din yorumları mevcuttu.  Sıffın savaşında Ali’nin yanında savaşa katılan Ammar Bin Yasir, -kendisi köledir- Muaviye askerlerine karşı der ki, “Şimdiye kadar dinin kendisi için sizinle savaşıyorduk. Şimdi de dinin yorumu için sizinle savaşıyoruz”. Çünkü Muaviye biliyorsunuz Mekke dönemine kadar İslamiyeti kabul etmiyor. Hatta Ebu Sufyan Bedir’den sonra o cephenin komutanı. 

Aslında mezheplerin ortaya çıkışının ilk tohumları diyebiliriz buna değil mi?

Kesinlikle. Ciddi bir yarılma ve kamplaşma söz konusu çünkü. Hz. Ali’nin Muaviye’ye gönderdiği mektuplarda bu çok açığa çıkar zaten. Kullandığı dil ve terminoloji ve onun mensubu olduğu inanç paradigması, Muaviye’yi hiçbir şekilde İslam’ın içine oturtmaz. Çok başka bir yerden seslenir. Çünkü Muaviye’de ona karşı öyledir. Halife Osman’ın öldürülmesine bakalım. Kufe’den, Mekke’den farklı yerlerden Bedeviler kuşatır Hz. Osman’în evi kuşatma altına alınır. Aslında şehit edileceği  bilinir ve binlerce insan olmasına rağmen kimse de ses çıkarmaz. O şekilde Osman’ın evine girilir, öldürülür ve cenazesi bile kaldırılamaz. Daha sonra çok sınırlı sayıda kişi ile kaldırılır cenazesi. Bugün  yaşadığımız sorunların bir çoğu aslında o dönemlerden miras. İslam tarihinde Mutezile dönemi (800-1200 yılları) dışında aklın egemen olduğu, katılımcı, demokratik, özgürlükçü bir anlayışın egemen olduğu bir  dönemle karşılaşmadığımız için, hep bu iktidar ve güç savaşları dinin  siyasete göre yorumlanışı ve bunun egemen din haline getirilmesi hep bu dönemlerin mirasıdır. 

0000000379564-1.jpgÇİZİLEN HAŞHAŞİ İMAJI DA SİYASİ

Yani İslam tarihinde mezhep savaşları zaten yaşandı diyorsunuz. Gelecekte yeniden bu tür çatışmaların yaşanacağı tehlikesi görüyor musunuz?

Ben görüyorum. Koşullar oluştuğunda, buna uygun teorik bir alan, fıkhi ve teolojik bir metin dünyası söz konusu. Burada kendilerine uygun malzeme bulabilirler. Aslında çok geriye gitmeye de gerek yok. Sivas olaylarına baktığımız zaman, insanlar “kafir”, “dinsiz”, “sapık” diyerek kodlandılar ve oradaki itikadi paradigmanın referans aldığı dayanaklar bugünün dayanakları değil, geçmişin dayanakları, geçmişte yaşanan vakaların tekrar etmesiydi. Sivas’taki ilk yangın da bu değil. 1979’da Sivas’taki meşhur Ali Baba Mahallesi’ne giriliyor ve orada Alevilerin evleri yakılıyor. 20-30 yıllık yakın bir tarihten bahsediyoruz.

Dolayısıyla bugün Suudi Arabistan’la İran ya da Türkiye ile Irak ya da Suriye  arasında benzer bir dilin ortaya çıkması ve zaman içinde düşmanca bir mezhep ve dinsel çatışmaya evrilmesi mümkün olabilir. Çok şaşıracağımız ya da tarihte örneğini görmediğimiz bir olay değil. Yine Osmanlı döneminde Ebu Suud, Yunus Emre’nin şiirlerini küfür olarak görür. Özellikle o cennetle ilgili tasfirleri, ‘Bana seni  gerek seni, cenetin hurilerini meleklerini istemiyorum. Bana sen gereksin’ şeklindeki sözlerini Ebu Suud küfür olarak değerlendirir ve bu şiirleri okuyanları, benimseyenleri de neredeyse kafir ilan eder. Ki Ebu Suud, Osmanlı’da 30-40 yıl görev yapmış ciddi bir dini otoritedir. Sadece o da değildir, İbni Kemal de Müftü Hamza da o dönemde Safevilerle savaş dönemi dışında da Kızılbaşların ölümü için fetva vermişlerdir. Bu fetvaları devletin en büyük dini otoritesi olan Şeyhülislam olarak yayınlamışlardır. Bugün Diyanet’e böyle bir soru gelse aynı fetvayı verecek midir?

Anadolu İslamı aslında ütopik olarak tasvir edilmiş, hiç yaşanmamış bir dönem mi? Yoksa yaşandı da bugün mevzi mi kaybetti?

Böyle bir dönem yaşandı. Aslında tarihsel olarak daha gerilere de gidebiliriz. Mutezile dönemi, bugünkü Irak-Bahreyn bölgesinde İslamın ilk komüncü-toplumcu ekolü olarak bilinen Karmadiler diye bir akım ortaya  çıkmıştır. Çok eşitlikçi ve komünal bir yapı inşa etmişlerdir. Dolayısıyla ütopik İslamcı sosyalistler olarak da kabul edilir Karmadiler.  Bu anlamda tarihin yüz akı örneklerinden biridir. Hakeza bugünkü o bağnaz ve bence bugünün inanç anlayışında olmaması gereken Haşhaşiler olarak bilinen Hasan Sabbah’ın savunduğu dini ekol de katılımcı, demokratik ve özgürlükçü, üretim ilişkilerinde paylaşımcı, iktidara karşı çıkan ve bugün bildiğimiz Anadolu İslamının da kaynağı sayılabilecek Haşhaşiler ve Karmadiler böyle bir dönemdir. Aslında Haşhaşiler ve Hasan Sabbah hakkındaki iddiaların çoğu bir itibarsızlaştırma çabasıdır.

Devam eden süreçte insanlığın da gereksinim duyduğu, doğruluk, hikmet ve maneviyat gibi bugünün Batıni inanç dediğimiz ya da Alevilik ve diğer Batıni ekoller gibi kendini var etmeye çalışan anlayışlar Ali etrafında kümelenmeye çalışan anlayışa kadar gidiyor. Halife Ali, dönemin sosyal adaletçi figürlerinden bir tanesi. Alevilerin Ali etrafında kendilerini ifade etmelerinin bir sebebi de bu. Çünkü Alevilerin özellikle Horasan ve Asya’da İslamla tanışması çok ağır olur. Emeviler dönemi ve sonrasında. Kafalarında tasavvur ettikleri ve aslında bir anlamda kendilerinin de görmek istedikleri bir Ali figürü vardır ve özlem duydukları o inancı Ali’nin kimliği ile özdeşleştirirler. Ve kendi özgün inançları ile İslamın inançlarını eklektik bir şekilde karı karşıya getirirler.

Bunu Zerdüştler için de söyleyebiliriz. O egemen İslam anlayışı dışında gelişen tüm anlayışlar için bunu söyleyebiliriz. Özellikle o nehirlerin bir araya gelerek bugüne kadar bir havuzda birikmesi ile ortaya çıkmıştır Anadolu İslamı. Bu örneği, Katar, Suudi Arabistan veya Bahreyn de pek göremiyoruz. Çünkü orada egemen İslam anlayışı farklı eklektik bir yapı ile karşılaşmamış ve kendi otoriter yapısını inşa etmiş. Ama Anadolu için bunu diyemeyiz. Anadolu’nun yerel inançlarını muhafaza etmişler  ve harmonize ederek kendi özgünlüklerini korumuşlar. Hacı Bektaş’la, Yunus Emre ile Mevlana ile korumuşlar. Daha insan merkezli, daha eşitlikçi, daha akılcı, daha demokratik  bir din anlayışını İslamın kendi ritüelleri ile bağdaştırmaya çalışmışlar ve bugüne getirmişler.

Hz. Ebubekir, Hz. Osman ve Hz. Ömer’in soylu ve varlıklı Arap ailelerine mensup olduklarını biliyoruz. Hz. Ali’nin durumu bu anlamda farklı mı diğer halifelerden?

Hz. Ali diğerleri kadar varlıklı biri değil. Haşimoğulları ailesine mensup. Tüccar. Servet olarak Hz. Osman’la boy ölçüşemeyecek bir halife. Ali’nin gerek hutbelerinde, gerek mektuplarında gerekse etrafında biriken kadrolarda daha çok ezilenleri, köleleri, egemen düzene biraz daha başkaldıran kişilerden oluştuğunu görüyoruz. Hatta yoksullar, ezilenler, Bedeviler ve köleler, Ali’yi merkezdeki kendi temsilcileri olarak görüyorlar. Örneğin o dönemde Ammar Bin Yasir, Ebu Zer gibi muhalif  kimliklerle öne çıkan isimlerin hepsi Ali’nin etrafında yer alan kişilerdir. Bu manda sosyal eşitlikçi bir siyasal duruşu temsil eder Ali. Muaviye ile hiçbri dönem uzlaşmaya girmemiştir. Ali halifeliğe gelir gelmez ilk yaptığı icraatlardan biri Muaviye’yi Şam valiliğinden almak olmuştur. Hatta kimi yakın arkadaşları görevden almasının sıkıntı yaratacağı konusunda uyarmaları üzerine ‘Ben zalimlerle, menfaatperestlerle bir pazarlık içine girmem’ diyerek görevden almak istemiştir Muaviye’yi. 

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    İlgili Haberler
    Diğer Haberler
  • Neden Atatürkçü Oldular?14 Kasım 2017 Salı 21:18
  • Tarih Erdoğan'ı hep yalanlıyor!14 Kasım 2017 Salı 15:12
  • Erdoğan ve Atatürkçülük12 Kasım 2017 Pazar 16:47
  • Ahmet Bey’in Atatürk Düşmanı Öğrencileri11 Kasım 2017 Cumartesi 16:31
  • Utanmazlık!10 Kasım 2017 Cuma 18:20
  • Atatürk’e Hakaret Eden Fethullahçıları Korumayı Bırakın!09 Kasım 2017 Perşembe 19:59
  • Haddini Bil Fethullahçı Şaklaban Engin Ardıç Efendi!08 Kasım 2017 Çarşamba 13:51
  • Nazlıgül Üsteğmen kendini neden vurdu?06 Kasım 2017 Pazartesi 18:21
  • İyi Parti’nin İşlevi: Tarihi Tekerrür Ettirmek03 Kasım 2017 Cuma 17:19
  • İyi Parti alternatif mi?31 Ekim 2017 Salı 12:55
  • 123456
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)