• BIST 103.235
  • Altın 197,827
  • Dolar 4,7171
  • Euro 5,5018
  • İstanbul 26 °C
  • Ankara 24 °C
  • İzmir 27 °C
  • Adana 28 °C
  • Antalya 25 °C

Doğu'dan Batı'ya bir ses yükselir

Doğu'dan Batı'ya bir ses yükselir
Sami Günal yazdı...

Ünlü halk ozanımız Âşık Mahsuni Şerif, “Âşıkların sözü, hep ‘En-el Hak’tır / Vallahi billahi yalanı yoktur.” der. Yine Mahsuni, bir koçaklamasında “yiğitlerini” yüceltirken de “Doğu’dan Batı’ya bir ses yükselir.” demektedir. Mahsuni’nin “ses” dediği şey, bir felsefenin, bir toplumsal uyanışın vücut bulması, kendisini ileriye doğru hissettirmesidir. Gerçekten âşıkların sözleri hep En-el Hak (gerçek ve doğru) mıdır? Peki, bu yükselen sesin gerçekliğine ve doğruluğuna nasıl inanacağız? En-el Hakk’ın olup olmadığını bugüne bakarak sürdürücüleri üzerinden anlayacağız.

O yiğitler, Hallâc-ı Mansûrlardır, Mevlânâlardır, Yunuslardır, Hacı Bektaşlardır, Nesimilerdir, Pir Sultanlardır, Karacaoğlanlardır, Dadaloğullarıdır…

Bu bağlamda Hasan Yükselir’e gelecek olursak! Her ne kadar kendisine “Ben, bir yorumcuyum.” dese de tarihten bu yana gelen ve Anadolu’nun üzerinde etkileri olan yiğitlerin sesini “Doğu’dan Batı’ya” kelimenin tam anlamıyla yükselten çağdaş sanatçılarımızdan birisidir Hasan Yükselir. Evet, Mahsuni’nin sözü de bir En-el Hak’tır.

O, şipşak tüketilen popüler kültürün çarkları arasında kelebek ömürlü bir tüketim malzemesi olarak öğütülemediği için hiç kuşkusuz geniş kitleler tarafından tanınmıyor olabilir. O, damıtılmış sanatlardan ve hayatın yüksek değerlerinden “anlayarak seçkinleşenlerin” sanatçısıdır. Bu kalite çerçevesinde Hasan Yükselir, Anadolu sanatına yeni bir tarz-yorumlama katarak yereli aşıp evrensele ulaşmış seçkin bir halk sanatçısıdır. Bir Alman gazetesi, sanatçımızın türkü ve deyişlere getirdiği yorumlarla ilgili olarak onun sanatını şöyle yorumluyordu:

"Hasan Yükselir, sesini yükselttiğinde, sanki piyano eşliğinde bir Shubert akşamı yaşadığınızı sanabilirsiniz. Gerçekten Anadolu halk türküleri ve deyişlerini söylemekte..."

Hasan Yükselir iki yönlü bir müzisyendir. Birincisi bir türkü yorumcusudur. İkincisi müzikalitesi yüksek derecede bir bestecidir. Onun çeşitli orkestra eserlerini tanınmış orkestralar ve korolar seslendirmiştir.  Şan eğitimi aldığı için tarzı diğer yorumculardan farklıdır. Anadolu’da yaygın olan yöre ağızlarını deforme etmeden seslendirmeyi şan tekniğinin getirdiği avantajlardan yararlanarak yorumlamaktadır.

Kendisini en son iki yıl önce bir “haziran akşamı” konserinde dinlemiştim. Öğrendim ki Avcılar Barış Manço Kültür Merkezi’nde 11 Mart 2018 tarihinde, kendisi gibi müzisyen olan kızı Soprano Dijle’nin de konuk sanatçı olarak katılacağı bir konseri var. Bu durumda Hasan Yükselir’in sanatını dar bir makale çerçevesinde değerlendirmeyi daha öteye götürmekten vazgeçtim. Konser öncesi karşılıklı oturup konuşmanın daha yerinde olacağına karar kıldım.

İzninizle… Diyeceğim o ki sanatın reklamı olur, olmalı da... Pazar akşamı, varacağınız salonda en ekonomik bir şekilde ruhunuzu besleyeceğinizden kuşkunuz olmasın. Klasik mağazinel soruların ötesinde dopdolu sorularla sanat dolu, upuzun okumalar efendim…

hasan-sami-(1).jpg

Sami GÜNAL: Sevgili Hasan Yükselir, sizinle olan söyleşimizde şöyle bir bölümleme planlıyordum. Hoş, bölümleme olmasa da olurdu. Çünkü yaşamınızı yurt dışıyla iç içe götürüyorsunuz. Birbirini tamamlayan bir programla yaşamınızı sürdürüyor olmanız dolayısıyla karışık düzen içinde de gitsek olurdu ama ben yine de bölümleme taraftarıyım. Ne dersiniz, uygun mudur?

Hasan YÜKSELİR: Ev sahibi benim, misafir olan sizsiniz. Anlaşılıyor ki bana gelirken umduğunuzu değil bulduğunuzu yeme üzere gelmişsiniz. Buyurunuz efendim! (Gülüşmeler…)

S. G.: Söze, doğal olarak müzik yolculuğuna çıkışınızla başlayacağız ama izin verirseniz çocukluğunuzdan başlayalım. Sanat hayatınıza ta “beşikteyken” başlamadığınızı biliyoruz. Çocukluk döneminizde, hatta üniversiteye kadar aslında müzikalite anlamında sıfırdınız. Bu iş, 25 yaşında koca adam olduktan sonra birden bire nasıl oldu?

H. Y.: İlkokul, ortaokul ve lise öğrenimimi Gaziantep'te tamamladım. Okuduğum okulların müzik yaşamımla paralellik gösteren bir yanı yoktu.  Ortaokulu Ticaret Bölümü’nde bitirdikten sonra lise tahsilimi Endüstri Meslek Lisesi Elektrik Bölümü mezunu olarak tamamladım. Daha sonra elektrik mühendisliği veya yüksek teknik eğitim okulunda okumak üzere Ankara'ya gittim. Maalesef üniversite sınavlarında hayalimdeki mühendisliği tutturamadım.

1975 yılıydı. Ankara Maltepe’de İşçi Kültür Derneği vardı. Burada Opera’nın, Devlet Tiyatrolarının önemli isimleri şan ve oyunculuk dersleri verip korolar çalıştırıyorlardı. Hem korolarda çalışıyor hem de şan dersleriyle birlikte tiyatro kurslarına devam ediyordum. İşte bu dönemlerde koroda bizi çalıştıran çok değerli arkadaşım Mehmet Kırılmış, Konservatuvarda ve Gazi Üniversitesi Müzik Bölümü’nde yetenek sınavları olacağını duyurup varsa istekli olanların başvurabileceklerini söyledi.

Öncesinden, alaylı ya da örgün hiçbir eğitim ve öğrenimim olmadan yetenek sınavını kazanarak 22 yaşında Gazi Müzik Bölümü’ne girdim ve mezun oldum. Branşım kemandı. Fakat geçirdiğim bir kaza nedeniyle Keman bölümüne devam edemedim. Şan bölümünden mezun oldum. Gazi Müzik’in şöyle bir artı özelliği vardı: Öğretmen yetiştiren bir kurum olduğu için hem Batı müziği hem Türk müziği öğretilir. Temel Bilimler öğrenimi gibi bir programı vardı. Türk müziği armonileri ve Türk müziği makamlarını, halk müziği ayaklarını burada öğrendim... Kompozisyon ve armoni dersleri hocamız Turgut Aldemir’di. Böylece 25 yaşında diplomalı bir müzisyen olarak sanat hayatıma başladım. Bu arada şan eğitimimi geliştirmek üzere okul süreci ve devamında yaklaşık 6 yıl boyunca Soprano Sevim Çıdamlı ile çalıştım.

Müzikal kimliğimin altında yatan Anadolu müziğidir. Bestecilik alanında yaptığım eserlerin kökü bizim topraklarımızdır. Çünkü yaptığım bütün işlerin içerisinde Anadolu’da kullanılan makamların, modların ve ayakların örgüsü vardır.

12 Eylül darbesi oldu! Eş-dost bütün çevremi kaybedip de yapayalnız kaldıktan bir yıl sonra ne yapacağım diye düşünmeye başladım. Bu es verme zamanı içinde kararımı verip okulumu bir başka boyuta taşımak istedim... Derken DTCF’nin Tiyatro Bölümü’nde tiyatro mastırı yapmaya başladım. Girdiğim o iki yıllık eğitim süreci içinde gördüm ki şimdiye kadar edindiğim değerlerin dışında olağanüstü bir kültürle karşılaştım. Bağlı bulunduğum yerel toplumumun uluslararası ölçekte akademik-formel boyutta sunulan estetiğiyle karşılaştım. 9-13. yy.la karşılaştım… Hacı Bektaş’la, Hallacı Mansur’la vb.leri gibi olağanüstü yüksek değerlerle karşılaştım.

S. G.: Çekirdek aile bireylerinizi tanıtmanızda bir sakınca var mı? Yoksa yaşamınız mahrem midir? (Gülüşmeler…) Ailenizde sanatsal çizgide kamuya mal olmuş başka şahsiyetler var mı?

H. Y.: Oğlum Fırat Yükselir orkestra şefi ve bestecidir. Bilkent Kompozisyon ve Şeflik Bölümü mezunudur. Ayrıca Berkeley Üniversitesi Film Müziği Besteciliği Bölümü’nden de diploma almıştır.   Türk sinemasında şimdiye kadar 15 filmin müziklerini yaptı. “En İyi Müzik”  ve “Reklam Müziği” alanlarında ödüller aldı. Kimi ortak ürettiğimiz eserlerin yanında benim eserlerimin yönetimini de üstlendi.

Kızım Dijle, Mimar Sinan Devlet Konservatuarı Opera Bölümü mezunudur. Sopranodur. Şahane bir sestir. Benimle birlikte onlarca konser yaptı. Oğlumun kurduğu ve yönettiği Anatolia Senfoni Orkestrası eşliğinde kızımla birlikte çeşitli konserler yaptık.

S. G.: Çocuklarınızın isimleri coğrafyamıza dair bilinçli bir ikileme mi?

H. Y.: Çocuklarımın isimlerini koymamda en önemli etken, Yılmaz Güney'in "Umutsuzlar" filminde Filiz Akın’ın büyük bir boy aynasının üzerine rujla yazdığı “Sevgili Fırat” diye başlayan bir cümledir. İzlerken, oğlum olduğunda adını Fırat koyacağım dedim. Evlendim ve oğlum Fırat dünyaya geldi. Kızım dünyaya geldiğinde bir dostumun, Fırat’ı Dijle tamamlar, demesi üzerine can ikilim oluştu.

S. G.: Tarzınıza geçmeden önce şunu bir yerine oturtturalım. Özgün müzik diye lokal bir alan tanımlaması olmasa gerek. Zira her tarz, kendine “haslık ölçüler” içinde zaten özgündür. Falanın söylediği özgündür, filanın söylediği değildir diye bir şey yok. Ölçü tarzı itibariyle Türk sanat müziği de özgündür, halk müziği de özgündür, efendim, arabesk de özgündür. Klasik derseniz o da özgünün şahıdır. Şimdi bu bağlamda size dönecek olursak yaptığınız müzik tarzının adı var mı? Siz necisiniz?

H. Y.: Özgünlük meselesi Türkiye’de farklı anlaşıldı, farklı anlatıldı. Özgün  müzik diye tarif edilen üslupların nitelik bakımından birbirlerinden ayrılan ve üstün olan bir yanı hiç yok; eklektik bir yapı söz konusudur. Örneğin, sözel yapı itibariyle ilerici-devrimci demokrat şairlerin şiirleri kullanılırken altyapı tamimiyle arabesk veya pop stilde icra ediliyordu. Özgün müzik diye tabir edilen bu üslubun yorumcuları, eserleri yorumlarlarken Arap müziği ve anlayışının bütün özelliklerini kullanıyorlardı. Sözler Türkçe olmasa, sanki Mısırlı bir Arap’ın veya Lübnanlı sanatçının avazını dinliyorsunuz gibi olacak. Üstelik bu, devrimci-protest müzik olarak ifade ediliyordu. Sözleri yenilikçi, ilerici retoriği olan bir şiir kullanılırken altyapıda hiçbir yeni veya yenilik yok.

Okullarda; şarkı-türkü seslendirmek için fonetik, diksiyon, artikülasyon tonlama vb. dersleri alırsınız. Üstüne de her okunacak eseri anlamak için analiz ve dramaturgu dersleri alırsınız. Özgün bir ifadeye bu yöntemlerle ulaşılabilir. Dolayısıyla benim şarkıyı veya türküyü yorumlama kültürümün alt yapısı buradan gelir. Şarkı, türkü, klasik Türk müziği, opera kendi içinde özgün üsluplardır. Dolayısıyla “özgünlük” tek bir lokal alana ait değil, genel müzik alanına aittir. Verdiğim cevap, sorunuzdaki tezi doğrulamaktadır.

S. G.: Halk müziği özgündür ama içine tutup da Batı müziği formu sokulunca özgünlük meselesi ne olacak? Bu bir deforme midir? Yoksa kökünü korumak şartıyla istenen aşılar yapılabilir mi dersiniz?

H. Y.: Halk müziği en saf olan özgün bir müzik türüdür. Türk müziğini (türkü-şarkı) Batı müziği anlayışı ile anlatmak eksik kalır. Çünkü İki farklı üsluptur. Batı müziği armonilerini kullanırsanız şarkının-türkünün anlatımını deforme edersiniz. Batı’nın kullandığı enstrümanlar -diyelim ki bir senfoni orkestrası- türküye eşlik ederken bunu Batı armonileri ile yaparsanız deforme edersiniz. Ben ise tersini yaptım. Yani, bunu Türk müziği armoni anlayışı ile yaparsanız bugüne kadar yaşayan ve gelişen Türk müzik anlayışını koruyabilirsiniz. Senfoni orkestrası eşlikli eserlerimin alt yapısını bir kompozitör olarak bu anlayış çerçevesinde yaptım. Okurları teknik bilgilerle boğmak istemem ama ilgisini çekecek olanlar için biraz teknik detaylandırmaya girmek istiyorum.

Klasik Batı müziğinde bir tam ses (örneğin, do-re) iki eşit parçaya ayrılır. Elde edilen her bir parçaya bir yarım aralık adı verilir. Tam aralıkların ikiye bölünmesiyle bir sekizli (gam) içerisinde birbirinden eşit uzaklıkta 12 ses meydana gelir. Bu sisteme tampere sistemi denir. Türk halk müziği ses sisteminde, bir sekizli aralık (OKTAV) birbirine eşit olmayan 24 aralığa bölünür.  Türk müzik sisteminde bir tam ses aralığı (örneğin do-re) dokuz eşit parçaya ayrılır. Elde edilen notaların her biri “koma” olarak adlandırılır. Dolayısıyla ses sitemleri bakımından birbirine uymayan iki farklı kültür ve anlayış söz konusudur.

S. G.: Enstrüman seçiminde özel bir bağımlılığınız, hadi yumuşatalım tercihiniz var mı? Yoksa herhangi bir sınırlamayla çevrelenmeden hangi enstrüman duyguları en iyi ve yerinde anlatıyorsa, çalgılamada onu mu kullanırım diyorsunuz?

H. Y.: Temsil ettiğim müziği her enstrümanla anlatabilir ve yorumlayabilirim. Benim için bir sınır yoktur. Bir Afrika çalgısı ile de bir Avrupa çalgısı ile de yorumlarım. Dünyanın tek bir ortak dili vardır o da müzik. Müziğin konuşma dili ise notadır.

S. G.: Gelelim Ruhu Su’ya. Sanatınızı, Ruhi Su ile nasıl ilişkilendiriyorsunuz? Bu konu üzerinde size dair yapılan yorumlara çokça tanık olmuşluğum oldu. Sizin için, direkt özdeşleştirme yöntemiyle “Ruh Su ekolünden” diyenler olduğu gibi bir de benim içinde bulunduğum değerlendirme grubu var. Diyalektik gereği her şey, her şeyden; herkesler de birinden etkilenebilir elbette. Dolayısıyla Ruhu Su’dan etkilenmek suretiyle kendi sanatı içinde kendi kimliğini özgün söyleyiş tarzıyla oluşturmuş bir sanatçıdır Hasan Yükselir. Bu iki gruptan hangisini yalanlayacaksınız ya da dengeleyecek misiniz?

H. Y.: Ruhi Su, dönemim itibari ile her zaman müzik yaşamımın içinde var idi. Çok önemli ve değerli bir yorumcudur. Türkü yorumlamasına güzel katkılar sunmuştur.  Kuşkusuz Ruhi Su’dan etkilendiğim gibi tenor Râşit Baybutof’dan da etkilendim. Fakat benim anlayışım ve yorumlayışım Ruhi Su yorumundan farklıdır. (Dikkatinizi çekerim, üstünüm ya da alttayım demedim; farklıdır, dedim.) benzeşik yanımız sadece aynı ses grubunda oluşumuzdur. Şan eğitimi almış iki ayrı bas sesiz. Fakat kendi tarzımı yarattığıma inanıyorum.

S. G.: Geçmişinizi ve kendinizi konumlandırma yerinizi öğrenmenin rahatlığıyla artık yavaş yavaş çalışmalarınıza girebiliriz. Benim çok sevdiğim ama gözden kaybolmuş kaydi çalışmanız anlamında ilk olduğunu sandığım bir “grup” çalışmanız var. “Dünya’nın Bütün Renkleri” başlıklı bir enstrümantal albümdü. Onu bir hatırlatır mısınız bize?

H. Y.: “Suya Türkü” isimli bir grubumuz vardı. O albüm, bu grup üyelerinden iki kişinin ayrı bir çalışmasıdır. Ben sadece albümde bulunan eserlerin düzenlemelerini yaptım.

S. G.: Sanat yaşamınızın ilk zamanlarına denk gelen bu grubunuza değineceğim. Sanırım bu ilk grubunuzdu. Sizdeki anlamı ve anısı çok derinlerde olsa gerek. Grubu adlandırmanızda felsefi bir yaklaşım seziyorum.  Bu sezinlememe rağmen bendeki uyandırdığı duyguyu hem dile getirmek hem de soruya çevirmek istiyorum. “Ali’ye Türkü” armağan eder gibi “Suya Türkü” nereden gelmektedir? “Suya Türkü” grubunuzun bir zamanlar Ege dolaylarında çok popüler olduğunu; sanki bu grup olmadan konser olmazmış gibi bir ilgi olduğunu biliyoruz. Politik ve ulusal kültürümüz içinde “Suyun İki yakası” (Ege denizi) kültü var. Acaba grup ismi bu ortak kültürü buluşturan “suya” bir atıf mıydı? Yoksa yine barıştan-hümaniteden uzak olmayan felsefi bir atıf mıydı?

H. Y.: Su ile ilgili söyleyeceğim çok şey var. Almanlar, "Wasser ist leben." Su, yaşamın kendisidir, der. 13. yy. Anadolu’sunun önemli ozanı Yunus Emre "Denizden su aldım gönüllere." der. Arılık, saflık, temizliği ifade eder su. Arı ve saf olan insan barıştan yanadır. Temiz ve arı olmak dostluğun kardeşliğin en temel ifadesidir.  Çocukluğumuzda, analarımız tastaki son suyu başımızdan aşağı boca ederlerken "Arılık, duruluk olsun, kirler bu sularda gitsin." derlerdi. Bu yüzden benim yaşamımda su çok önemlidir; kaldı ki tüm insanlığın. Bu felsefe içinde, yakıştırmanız olan Ege için de geçerlidir. Barış olsun isteriz. Evet, ilk grubumuzun adı “Suya Türkü”dür. Hatta  hâlâ Almanya da bulunan, başkanı olduğum derneğin adı da “SU ARTS Kültür ve Sanat” derneğidir.

S. G.: Nazım Hikmet’siz bir Hasan Yükselir düşünülemez… Fikret Otyam, resim yaparken Deniz Som’a, mutlaka müzik dinlediğini anlatır. Yine “güneşin rakı burcuna girdiği” bir günde Anadolu müziğinden söz ederken lafı Hasan Yükselir’e getirir. Fikret Baba, “Hasan'ı dinlerken ağladım, ağlarken koca bir resim yaptım.” diyerek “Sevda Ateşten Bir Gömlek” CD'inizi pikaba koyar ve devamında “Hasan’ım, Nazım'ın acısını hem sesiyle hem müzikle vermiş.” der. Nazım Hikmet, müzikalite hayatınızda sanırım bambaşka bir yer tutmaktadır. Bize, Nazım Hikmet’le olan sanatsal yolculuğunuzu anlatır mısınız?

H. Y.: Fikret Baba, bir güzel adam! O da yıldızlara karıştı. Toprağı bol, devri daim olsun. Cumhuriyet gazetesinde olumlu bir kritik yazmıştı “Nazım Şarkıları” bestelerimle ilgili olarak. Saygıyla yâd ediyorum! Sol kültürden gelen her bir bireyin hayatında Nazım Hikmet’in yaşamı ve şiirleri çok önemli bir yer tutar. Benim için de bu böyle. Ezbere bilirdik şiirlerini. Kendimizi göstermek için Nazım şiirleri okurduk. “Nazım Şarkıları” ya da ilk hâliyle müzikali, Almanya’ya gittiğim yılın (1994) 8 yıl sonrası gerçekleşti. 2002 yılı Nazım Hikmet’in aynı zamanda tüm dünyada 100. doğum yıldönümü olarak kutlandı. Ben de bir anlamda bu zamana  denk getirdim.  Ön araştırma ve şiirlerin seçimi, dramaturgisi, ara metinlerin yazılması ve bestelenmesi 5 yıl kadar bir zamanımı aldı. (Bu konuda bana, DTCF Tiyatro Bölümü mezunu tam bir Nazım Hikmet şiirleri uzmanı olan Özgür Başkaya  yardımcı oldu.) Bu 5 yılı her gün Nazım şiirlerinin bestelenmesi süreci olarak düşünmeyiniz. Geniş bir zaman dilimine yayıldı demek daha doğru. Ve  2 Aralık 2001 yılında Berlin Passion Kilisesi’nde ilk gösterimini yaptım. Bu eserle 2007 yılına kadar Avrupa’da inanılmaz güzellikteki 25-30 kadar şehirde  turneler yaptım.

Birinci bölüm sonu. Söyleşiye yarın devam edilecektir.

 

 

 

 

 

 

 

 

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    Diğer Haberler
    1234567
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)