• BIST 99.889
  • Altın 141,503
  • Dolar 3,5053
  • Euro 3,9189
  • İstanbul 24 °C
  • Ankara 22 °C
  • İzmir 30 °C
  • Adana 28 °C
  • Antalya 32 °C

Dünün Dünyası, Stefan Zweig'in otobiyografisinden

Dünün Dünyası, Stefan Zweig'in otobiyografisinden
"Cebimde hala Avusturya pasaportum vardı, yurdum hala benim yurdumdu, ben hala oranın vatandaşıydım. Henüz o korkunç, yaşamayanların tahmin bile edemeyeceği, anlayamayacağı vatansızlık başlamamıştı"

Tahir Şilkan

“… Güneş bütün gücüyle ışıldıyordu. Eve dönerken birden kendi gölgemi fark ettiğim gibi şimdiki savaşın ardında önceki savaşın gölgesini gördüm… Sonuç olarak her gölge, ışığın bir çocuğudur ve sadece aydınlığı ve karanlığı, savaşı ve barışı, yükseliş ve çöküşü gören kişi hayatı gerçekten yaşamış sayılır…”

Stefan Zweig, Türkçeye “Dünün Dünyası- Bir Avrupalının Anıları” başlığıyla çevrilen otobiyografisini bu satırlarla tamamlar.

Stefan Zweig, Otobiyografisinde; Birinci ve İkinci dünya savaşlarının başladığı günleri anlatır. Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasını anlatırken, kitlelerin savaş hakkında bildiklerinin neredeyse hiçbir şey olduğunu yazar.

İnsanların  savaşı tanımadığını, savaşın onlar için efsane gibi bir şey olduğunu, özellikle çok uzaklarda, geçmişte kaldığı için, kahramanca ve romantik bir şey haline geldiğini düşündüklerini söyler.

"...İnsanlar savaşı okul kitaplarında yazılanlardan ve galerilerdeki resimlerden biliyorlardı: pırıl pırıl üniformaların içindeki süvarilerin hamleleri, yürekleri delip geçen öldürücü kurşunlar ve tüm savaşın çoşkulu zafer yürüyüşü haline geldiği bir dönem… Sevinçle ve coşkuyla savaşa koşan gençler ve bu coşku ortamında üzüntü ve korku gibi çok doğal duygularını yaşamaktan utanan anneler ve kadınlar savaşın çok kısa süre içinde “zaferle” sonuçlanacağına ve biteceğine inanıyorlardı…"

Ancak, der Zweig,  1939 kuşağı savaşı tanıyordu, artık kendini kandırmıyordu ve bu kuşak, savaşın romantik bir şey değil, tam aksine barbar bir şey olduğunu biliyordu. Bu savaşın yıllarca süreceğini ve hayatlarından yeri asla doldurulamayacak şeyleri alıp götüreceğinin farkındaydı. Meşe yaprakları ve rengârenk giysiler içinde düşmana saldırılmayacağını, tam aksine bitlenmiş, haftalarca yarı aç yarı susuz siperlerde, karargahlarda bekleyip duracağını, düşmanıyla bir kez bile göz göze gelmeden paramparça olacağını biliyordu. 

 Stefan Zweig, yaratılan savaş teknolojisi ile devasa tankların yolunun üzerindeki yaralıları ezip geçtiğini, uçakların kadın ve çocukları yataklarında yatarken paramparça ettiğini anlatarak devam eder: "... 1939’daki savaşın ruhu olmayan makinalaşma nedeniyle insanlık tarihinin yaşadığı tüm savaşlardan bin kat daha kötü, canice ve barbarca olacağı  artık biliniyordu…”
Zweig, Faşizmin ayak seslerini 1933’ten itibaren duyduğunu yazar. Kitabın, ‘ Can Çekişen Barış’ bölümünde, 1934 yılı başında Londra’ya gitmesini şu satırlarla anlatır. “…İstediğim zaman geri dönebilirdim, sürülmemiştim, aşağılanmamıştım. Salzburg’taki evimdeki kitaplarıma henüz kimse dokunmamıştı, cebimde hala Avusturya pasaportum vardı, yurdum hala benim yurdumdu, ben hala oranın vatandaşıydım. Henüz o korkunç, yaşamayanların tahmin bile edemeyeceği, anlayamayacağı vatansızlık başlamamıştı, gözlerim açık olmasına rağmen tıpkı bir kör gibi boşlukta yolumu bulmaya çalıştığım, ayak bastığım her yerden her an, her dakika kovulacağımı bilerek yaşamak zorunda kalacağım vatansızlık günlerim başlamamıştı. Fakat yolun başındaydım…”
Zweig, ‘Can Çekişen Barış’ bölümünün başına, Shakespeare’ın “Julius Ceaser” den aşağıdaki sözleri koyar. “Battı Roma’nın güneşi/ Günlerimiz sona erdi./ Çiy taneleri, bulutlar ve belaların zamanı şimdi,  bizim işimiz bitti.”

 

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Diğer Haberler
      Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
      Tel : +90 212 963 1051 (pbx)